Ömür zincirinin bir başka halkası daha kopmakta işte…
Mevsimler değişiyor!
Yer gergefine bir başka motif işlenmekte yine…
Nazlı nazlı süzülmekte yağmur, toprağın sinesine
Beslemek için onu ‘canözü’yle
Kara kışa hazırlama telaşesiyle…
Evet, zaman geçiyor ve mevsimler değişiyor! Ağaçlar birer birer sıyrılmaktalar yemyeşil giysilerinden... Dallar yemişlerinden feragat etmede! Ve sonbahardan sonra işte, yine bir kış gelmekte…
Adeta bir matem havası sarmış ortalığı! Kuşlar yuvalarına çekilmiş, yabani hayvanlar inlerinde derin bir uykunun kollarına bırakmışlar kendilerini. Yeryüzü yitirmekte canlılarını; bitkiler boyun bükmekte solmuş çehreleriyle… Bir ölüm ki kol gezmede ‘yeşil’ler içinde!
Aylardan Ekim. Zemheri soğuklar başlangıcı! Soğuk havanın kendini yavaş yavaş hissettirmesinin yanı sıra, sıcak bir manevi hava da hâkimiyet kurmakta imanlı bedenlerde… Zira hicri; Zilhicce!
Yeryüzünü bürüyen ‘beyaz’ ürkütmekte ‘yeşil’ sevdalılarını. Oysa bir son değil bu onlar adına! Bunu en iyi kardelenler bilmekte…
Rengini yeniden kazanmak adına solmakta güller. Evvelkinden daha gür kök salabilmek uğruna gövdelerinden vazgeçmekteler! Ve zahirde yok oluşu yaşayan yeryüzü; sinesinde yepyeni bir baharı beslemekte…
Ölümle gelen bir ‘diriliş’ aslında… Ölümü bayram kılan ‘kurban’ misali!
Evet, Kurban! Zilhicce’ye anlam katan Hacc’ın sembolü…
Gözünü bile kırpmadan keskin bıçak altına; o ‘emir’ uğruna yatan İsmail (as)’in eş adı…
Kevser suyuna kanmak isteyenlerin menba-ı…
Sadakat denizine dalmak isteyenlerin can simidi…
Sevgi evine yerleşmek isteyenlerin anahtarı…
Aşk ile dirilişin adı; kurban!
…ve Rabbi Rahim’in armağanı ‘bayram’…
Günler geçiyor! Bir bayram arifesindeyiz işte, yine. Gül kokulu yârin (sav) beşiğindeyiz. Ah bir bilsek biz ne azadeleriz. Bereket ikliminin tam da orta yerinde; el açıp dilenme saatindeyiz…
Evet, Kurban bayramı!
Koçların en semizleri seçilip hazırlanmakta yolculuğuna... Alınlarına al kınalar yakılarak her birinin! Sonunda canından olacağını adeta bile bile, teslim olmakta akılsızlığı atfedip durduğumuz o bedenler! Sırt üstü yatmaktalar; ‘lebbeyk’ nidâlarıyla inleyen yer yatağına usulca. İsmail (as)’in körpe bedenine mukabil kesildiklerini bilircesine… İbrahim (as)’in eşsiz sadâkatine ‘kurban’ gideceklerine sevinircesine… Gece karası gözlerine; kurbanlık olacaklarını sezdikleri andan itibaren inen aydınlığı, mekânlar ötesine taşımak istercesine…
Bir takım çevrelerin dillerine doladıkları ‘vahşet’ saçmalığının çok ötesinde, teslimiyetin en bariz bir örneği; akıtılan tonlarca kan! Boğazlanan her canlı, varlığın ve ‘can’ın asıl sahibinin emrine boyun eğişin bir göstergesi aslında. Bir teslim oluşun, varlıkta yok olup asıl varlığa talip oluşun, diriliş uğruna ‘diri’likten/hamlıktan sıyrılışın adı esasında. Yanıp kavrulmanın ve aşka doymanın; Allah’ın emrine amade olmanın nişanesi hali hazırda…
“Biz her ümmet için bir `mensek` kıldık, O`nun kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah`ın adını ansınlar diye. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır, artık yalnızca O`na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver.” (Hacc / 34)
***
Evet, bayramı bayram kılan birkaç damla kan ve yedi bölüm et olmadığına göre… Dilleri ve ırkları birbirinden farklı binlerce bedenin; millerce uzakta bir araya toplanmasının asıl sebebi, birlikte kırk gün geçirmek olmadığına göre… Sofralarına aylarca bir lokma et bırakamamış yoksul evlerini; dolu ellerle ziyaret eden bedenlerin tek gayesi, gösteriş olamayacağına göre…
Haccın, vakfenin, bayramlaşmanın ve kurbanın asıl anlamı ne? Neden müminler adeta suya sabuna dokunmadan kurban kesmeye davet ediliyor? Türlü türlü kampanyalarla kurban kesimi neden bir nevi sabote ediliyor? Kim olduğu belirsiz ortaklar atayarak, sadece para ve vekâlet(!) verip tarafları işin içinden sıyırmaya çalışanların amacı ne?
Kurban, gerçekten de büyük bir eylem! Sinesinde en güzel erdemleri barındıran bir kavram… Dolasıyla birtakım odakların bilinçli/bilinçsiz oyunlarını bozmak ve onu ruhuna uygun bir şekilde yaşamak gerekiyor. Kurban alırken de keserken de veya vekâlet verirken ve ortak atarken de hassasiyetle üzerinde durmak, bu ibadeti evvela özümsemek ve usulünce yerine getirmek icap ediyor.
Gelin, bu bayram; başlar gövdeden ayrılınca biz birleşelim! Dökülen her bir damla kan; yüreklerimize ta ezelden ekili tohumları yeşertsin yeniden. Asırlar boyu sevgiyle kenetlenmiş mü’min topluluğa karışsın bedenlerimiz. Minâ’da atılan her bir taş; nefsimizde boy veren afetleri, kini, hasedi, kibri yerle bir etsin…
Gelin, bu bayram; koçlar sırt üstü yere değerken biz ‘vakfe’delim! Dillerimiz sözlerin en güzeliyle söyleşip dursun. Bedenler Arafat’ta vakfeye dururken; bizim de ruhlarımız arşı âlâda uçuşup dursun. Değil mi ki o mübarek beldelere bu yıl da gidemedik; Harameyn’e, tekbir ve tehlillerimizi melekler uçursun…
Gelin, bu bayram; rahat evlerimizde türlü nimetlerden yararlanırken, esaret altındaki kardeşlerimizi de unutmayalım! Ellerimizin uzanamadığı zulüm diyarlarını dillerimizden düşürmeyelim… Her biri ‘miraç’ hükmünde olan namazlarımızdan sonra ‘teşrik’lerimizi onların da duyabildiği inancıyla dillendirelim…
“Allah u Ekber
Allah u Ekber
La ilahe illallahu vallahu Ekber
Allah u Ekber
Ve li`llahi`l-Hamd”
Nur Kılıç / İnzar Dergisi - Ekim 2013 (109. Sayı)
Nur Kılıç