İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ziya Kazıcı ile İslam medeniyetini oluşturan temel etkenler, hilafet, Osmanlı eğitim sistemi ile yeni dönem eğitim sistemi arasındaki mukayese ve günümüz toplumunun kendi medeniyetine ve tarihine bigâne kalmakla birçok gelişim ve değişim kaynağını batıya mal ettiği hakikatini konuştuk.
Efendim bugünkü Türkiye için söylüyorum. Erzurum`daki vatandaşımız iftar ettiği zaman ben burada İstanbul`da iftarımı açabilir miyim? Açamam. Aramızda bir saat fark var. Peki, bu nedir? İşte bu gibi şeyler Müslümanları astronomi, matematik gibi ilimlere yönlendirdi.
Bugüne bakıyoruz; ta bilmem kaç sene önce Müslümanlar tarafından keşfedilen, hani bizim bugün dünya yüzeyinde varsaydığımız birtakım çizgiler var. İşte meridyen ve paralel… Bin sene önce Müslümanlar bunu bulmuş ve bugünkü teknik imkânlarla yapılan ölçülere yakın derecede bir ölçüyle bunu tespit etmişlerdir. Sebep? İşte bu ilim. Şunu da hemen söyleyelim. İslam`da insanların hayrına olacak hangi ilim olursa olsun, adı ne olursa olsun eğer insanların hayrına ise İslam o ilmi en yüksek derecedeki ilim olarak kabul eder. İslam`da “şunu okudum haram, tarih okudum haram, matematik haram, coğrafya haram” diye bir şey söz konusu değil. Yeter ki yapacağınız iş insanlara, Müslümanlara hizmetli bir işi meydana getirmiş olsun. İşte bu anlayışladır ki; Müslümanlar ilme ağırlık verdiler ve bu ilimle ister istemez bir medeniyeti meydana getirdiler.
“İSLAM DÜNYASINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİM VE ANARŞİNİN TEMELİNDE BATILILAR VAR”
İslam toplumunu 3 Mart 1924 tarihinde TBMM tarafından ilga edinceye kadar idare eden Hilafet müessesi hususunda neler söylemek istersiniz? Günümüz toplumlarının ondan mahrum kalmasıyla kaybettiği en öncelikli şey sizce nedir?
İslam dünyasında hilafet, Hz. Peygamber (SAV)’in vefatından sonra ilk halife olarak Hz. Ebubekir (RA)`in seçilmesi ile başlar. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali… Ondan sonra hilafet devam etti. Fakat bu şekildeki hilafet bir çeşit babadan oğula geçme şeklinde oldu. İşte Emeviler arkasından Abbasiler… Abbasiler bir müddet Bağdat`ta hilafeti devam ettirdiler. 1258 senesindeki Moğol istilasından sonra o dönemdeki Mısır Devleti`ne sığındılar ve hilafeti orada devam ettirdiler. Buradaki hilafet pek fazla etkili değil. Çünkü devlet başka, halife başka idi. Pek fazla etkisi yoktu, sadece manevi bir etkisi vardı toplum üzerinde. Daha sonra Yavuz Sultan Selim`in Mısır`ı ilhak etmesi, o dönemde oraya bağlı olan Arap ülkelerinin özellikle “Harameyn” dediğimiz bölgelerin oraya bağlanması… Böylece hilafet Osmanlılara intikal etti. Hilafet Osmanlılara intikal edince bütün bir İslam dünyası tabii Osmanlı`daki hilafet Mısır`daki gibi değildi. Hem padişah, hem devlet olarak bir güçtü, hem de dini manada bir otorite olması bakımından İslam dünyası halifeye farklı bir gözle bakıyordu. Bir taraftan padişah olarak o dönem Osmanlı dünyanın en büyük devletlerinden birisi, güçlü günümüz Türkiye’sinden kat kat büyük olan bir devlet ve her tarafta da maddi gücü olan bir devlet. Dolayısıyla bu gücün yanında bir de manevi otorite olarak hilafetin kendilerinde bulunması, deyim yerindeyse İslam dünyasını birleştiriyordu. Fakat Birinci Dünya Savaşı`ndan sonra, -gerçi 3 Mart 1924’ten öncede de hani bu Birinci Dünya Savaşı esnasında da- İslam dünyası parçalanmıştı. Çünkü İslam dünyası -maalesef söylediğimiz şeydir- kendisini ilme vermediği için, ilimle uğraşmadığı için, başkasının sözüne hemen kanabildiği için, her önüne gelene “evet” diyebildiği için bir parçalanma, bir dağılma sürecine girmişti. 1924’de hilafetin kaldırılması ile birlikte zaten bu bölgeler -Arap Yarımadası olsun, Kuzey Afrika olsun, diğer Müslüman devletler olsun- tamamen sömürge haline getirilmişlerdi. O dönemde batılıların işgali altındaydı bu ülkeler. Hilafet o dönemde etkisini yitirmiş oldu. Türkiye`de de 1924’te kaldırılmasıyla birlikte zaten tamamen ortadan kaldırılmış oldu. Bu tarihten itibaren gerek Türkiye`de gerekse bazı Müslüman ülkelerde “Hilafeti yeniden kurabilir miyiz?” gibi bir takım çalışmalar yapıldı ama bunlardan bir sonuç alınamadı.
Şimdi “Hilafet bugün devam etmiş olsaydı, acaba İslam dünyası birlik olabilir miydi?” Doğrusunu isterseniz ben bundan şüpheliyim. Çünkü özellikle Arap dünyasında durum çok farklı… Eğer maddi gücünüz yok ise Arap Yarımadası’ndaki ülkelerde çok farklı şeylerle karşılaşırsınız ki; Arapların kendi aralarında söylediği bir söz vardır: “Arap tek bir noktada birleşir; o da birleşememek.” Niye; ırkları bir, dinleri bir, dilleri bir, coğrafyaları bir, iklimleri bir… Ama bu devlet, şu devlet, o devlet şu anda dünyada kaç tane Arap Devleti var. Bunun için bugünkü “Hilafet devam etseydi” öyle zannediyorum ki bunlar gene olacaklardı. Çünkü İslam ülkesi bir süre deyim yerindeyse batılıların oyuncağı haline geldi. Batılı nasıl isterse öyle hareket etmek durumunda kaldı. Maddi manada güçlü olmadığınız zaman sadece mana yetmiyor. Çünkü ipin ucu sizin elinizden çıkmış oluyor. Batılıların eline geçmiş oluyor ve batılılar da sizi istedikleri gibi oynatabiliyor. Nitekim bugün İslam dünyasında meydana gelen değişim, anarşi vb. olayların hepsinin temelinde batılılar var. Ve anlamak mümkün değil. Adam “Allah-u Ekber” diyerek Müslüman öldürüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Sen nasıl bir Müslümansın ki “Allah-u Ekber” diyerek Müslüman öldürüyorsun? Yahu öldüreceksen; dünyada Müslümanlara eziyet eden bir sürü kimse/grup var, git onlarla savaş. Ama yok, Müslüman öldürüyorlar…
“SAVAŞLAR OSMANLI`NIN BELİNİ BÜKTÜ”
Hocam size göre Osmanlı Devleti dünya çapında bir otorite merkezi olma özelliğini nasıl kaybetti? İpin ucunu ilk olarak nerede kaçırdı?
Osmanlı Devleti, tarihte 600 küsur sene devam etmiş büyük bir devlet. Hep söylediğimiz bir şey var… Tarihi olayları değerlendirirken; meseleye o günün şartları ile o günün imkânları ile bakmak gerekir. Meseleye bugünün kafasıyla baktığınızda yanlış bir değerlendirme yapmış olursunuz. Şimdi o günün şartlarında, Osmanlı Devleti’nin bulunduğu dönemde deyim yerindeyse, savaşların olmadığı bir dönem, bir sene hemen hemen yok gibidir. Savaş hem insan, hem de ekonomi tüketen, yok eden bir unsurdur. Dolayısıyla Osmanlı ha bire savaşlarla uğraşıyor. Ama bu arada da ilmi gelişmelerine devam ediyordu. Osmanlı mümkün mertebe o günkü savaşlarda kendi halkını, ilimle uğraşanları savaşa sokmamaya gayret ediyordu ve eğitim için gerçekten muazzam bir sistem kurmuş. Medrese… Medrese denilince biz sadece Kur`an kursu gibi düşünürüz ama günümüzde “üniversite” diyoruz. Üniversite dediğimizde her türlü ilmin okunduğu yerlerdir. Tıp Fakültesi vardır, Sosyolojisi vardır, Tarihi vardır, Edebiyatı vardır… Medresede de aynı şeyler vardır.
Peki, medresede okuyacak olan öğrencinin profili, medresede ders verecek hocanın profili, hocanın şartları ne olacak? Bunların hepsi gerek “kanunname” dediğimiz kitaplarda, gerekse de vakfiyelerde belirlenmiştir. Sözgelimi bir Osmanlı hocasının okutacağı talebe sayısı yirmiyi geçmez. Yirmi birinci olduğu zaman başka birine gönderir. Fakat Osmanlı daha sonra özellikle askeri alanda toprak kaybedince -bize bağlı bir takım yerler başkalarının eline geçince- oradaki Müslümanlar merkeze göç etmek durumunda kaldılar. Hicret ettiler ve bu göç sonucunda eğitim sisteminde bir bozulma meydana geldi. Eskiden yirmi talebe okutan hoca otuz talebe okutmaya başladı. Eskiden “filan medresede şu şartlara haiz olan kişi ancak hocalık yapabilir” denirken daha sonra o şartlara haiz olmayan kimseler geldi. Niye? Çünkü dışarıdan göç ettiler, bunların da aç kalması pek düşünülemezdi. Dolayısıyla bunlara da bir vazife vermemiz gerekiyordu.
Osmanlı medreselerinin bozulma şartlarına/sebeplerine baktığımızda bir hayli farklı etkenler var. Başta gelen etken; eğitim sisteminin bozulmasıdır. İnsanlar önce bu bozulmanın pek farkına varmadılar. Ama yavaş yavaş, kendiliğinden artık bu askeri manadaki toprak kayıpları oradaki insanların merkeze göç etmeleri yavaş yavaş sistemin bozulmasına neden oldu. Artık zincirleme bozulma devam etti. Diyelim ki Fatih`in İstanbul`u fethi… O surların toplarla dövülmesi… Şimdi diyoruz ki “Efendim! Top atıldı sur döküldü.” Ama siz geometri bilmez iseniz o surlarda delik açamazsınız. Nedir geometri? Üçgen. Bize basit gelir. Toplarla üçgenin üst köşesini ha bire dövüyorsunuz. Ondan sonra en büyük gülleyi de ortaya atıyorsunuz ve böylece o duvarı gevşetip surda deliğin açılmasına sebep oluyorsunuz. O dönemin en büyük silahı. Şimdi Osmanlı hep savaşıyor. Batıda savaş yok. Evet, Osmanlı İtalya ile savaşırken Fransa’sı, Almanya’sı, İngiltere’si, Rusya’sı bunlar rahat, huzur içerisinde ilimle uğraşıyor. Osmanlı Rusya ile savaşırken yine aynı devletler ilimle uğraşıyor ama Osmanlı ha bire savaşta… Niye? Çünkü Batı, ha bire Osmanlı ile savaşıyor. Savaşınca da Osmanlı`da ne ilim kalıyor, ne ulema kalıyor, ne de eğitim. Dolayısıyla bir zaman geliyor ki top tüfek kullanırken batılı; Yeniçeri diyor ki “Hayır, ben kılıç kullanacağım, ben ok kullanacağım.” Yahu karşısındaki adam yüz metre geriden sana silah sıkıyor, sen elinde kılıçla kalkanla karşılık veriyorsun. Bu olmaz. Böyle bir dönem meydana geldi.
Hatta anlatırlar; Sudan`da öyle bir olay olur. İtalyanlar o bölgeye girdiği zaman İtalyanlar top tüfekle giriyor, Sudanlı atla, okla, yayla onları karşılamaya çıkıyor. Muvaffak olabilirler mi? Elbette olamazlar. İşte böyle bir durum meydana geldiği için Osmanlı mecburen ilimden uzaklaştı. Yani savaşlar ilmi yok etti. Örneğin; Çanakkale… İstanbul`da tıpta, başka fakültede başka okullarda ne kadar öğrenci varsa Çanakkale Savaşı esnasında hepsi cepheye gitti ve büyük bir kesimi orada şehit oldu. E şimdi bunlar şehit olunca tıp kalır mı? Aynı şey… Savaşlar Osmanlı`nın belini büktü.
“DİN, EĞİTİMİN DIŞINDA KALINCA SADECE KENDİMİZİ DÜŞÜNÜR OLDUK”
Hocam Osmanlı toplum yapısı, uzmanlık alanlarınızdan. Osmanlı ile Türkiye`nin son dönem toplum yapısını değerlendirecek olursanız dejenerasyon ile ilgili neler söylersiniz?
O günün toplumu ile günümüzdeki toplum birbirinden tamamen farklı. Niye farklı? Bir; değişen dünya şartları. İki; bizim şu anda aldığımız eğitim. Şimdi bir dönem öyle bir eğitim aldık ki; din, tamamen eğitimin dışında kaldı. Din, eğitimin dışında kalınca da; hak nedir, hukuk nedir, insan sevgisi nedir, kul hakkı nedir? Bunların hepsi bir kenarda kaldı ve biz artık sadece kendimizi düşünür olduk. “Ben rahat içerisinde yaşayayım da varsın komşum açlıktan ölsün.” Osmanlı toplumunda böyle bir anlayış yoktu. Osmanlı`daki anlayış; herkese olabildiğince yardımda bulunmak. Osmanlı toplumunda diyelim ki iki komşu… Biri pazardan bir şey satın aldığında onu evine getirirken gizli getirir, kimsenin görmeyeceği şekilde paketlerdi. Niye? Çünkü o adam der ki; “Evet, ben bunu aldım. Benim bunu almaya gücüm yetiyor ama komşumun gücü yok. Onu görüp de almaya gücü yetmediği için üzülmesin, ‘bende niye yok’ demesin.” Osmanlı`da böyle bir anlayış vardı. İşte bu anlayışı bize veren, Osmanlı`ya veren dini anlayıştır, dini eğitimdir. Biz, materyalist bir eğitimde yetiştik ve bu materyalist eğitim sadece kendimizi düşünür hale getirdi bizi. Öyle olunca da ister istemez farklar meydana geldi.
Osmanlı toplumunda sadaka taşı vardı. Sadaka taşı nedir? Sadaka taşı, her caminin veya büyük meydanların yanında camilerin giriş kapısında veya meydanın bir tarafında aşağı yukarı bir metre yüksekliğinde granitten bir taş, taşın ortası hafif bir oyuk. O günün parası madeni para. Misal, siz o gün sadaka vermek istiyorsunuz. Ve onun da temelinde şu bakış açısı var. Sadakayı verdiğiniz ya da iyilik yaptığınız birisine yaptığınız hayrı ne başa kakacaksınız ne bir reklam aracı olarak kullanacaksınız. “Yahu bakın ben filana şu kadar para verdim, şu kadar sadaka verdim” dediğiniz an zaten o yaptığınız hayrın tamamı gider. Onun içindir ki Osmanlı vatandaşı yatsı namazına giderken karanlıkta taşın yanından geçerken; o gün beş akçe sadaka vermek istiyorsa taşın oyuğuna beş akçe bırakıp yoluna devam ederdi. Sonrasında gelen ihtiyaç sahibi biri ise; misal 3 akçe ihtiyacı var ise o taştan sadece üç akçe alır, geri kalan akçelere dokunmazdı. “Benim ihtiyacım üç akçe, kalan akçeler de başkasına lazım olur” derdi. Günümüzün kafası olsaydı, üç değil, beş değil, elli beş akçe de olsa hepsini toplar alır. O günkü vatandaş bunu almıyor. Bu şekilde Osmanlı toplumunda başkalarını da düşünme anlayışı vardı. Osmanlı toplumunda verilen eğitim insanları bu hale getirmişti. Çünkü eğitim dine dayalıydı. Bu toplumu birbirine bağlıyordu.
“ŞİMDİ MÜSPET İLİMLERE AĞIRLIK VERİYORUZ AMA DİNİ EĞİTİM MAALESEF ÇOK GERİLERDE KALDI”
Osmanlı eğitim sistemi ile Türkiye eğitim sistemini kıyasladığımızda nasıl bir sonuca ulaşırız?
Osmanlı dönemi eğitimi biraz önce söylediğimiz gibi dini temele dayanmakla birlikte dönemin bütün “müspet ilimler” dediğimiz ilimler Osmanlı’da mevcuttu. Şimdi müspet ilimlere ağırlık veriyoruz ama dini eğitim maalesef çok gerilerde kaldı. Geride kaldığı için de bu eğitimin temelinde bir sıkıntı söz konusu. Biraz önce söylediğimiz insan hak ve hukuku açısından bir takım sıkıntılarımız mevcut ve birbirinden farklı… Tabii Osmanlı döneminde mevcut olmayan yeni bir takım şeyler ortaya çıktı. İster istemez siz bugün onları tedris etmek, öğrenmek zorundasınız. Ama bununla birlikte biz bırakın Osmanlı`yı, Osmanlı öncesinde meydana gelen bir takım şeyleri de henüz bilemediğimizi görüyoruz ki; arşiv belgeleri bize bir takım şeyleri öğretiyor. Eskiden bu arşiv belgelerine girmek, o kadar kolay değildi. Şimdi rahatlıkla her yerde girilebiliyor, okuyanlar da çoğalıyor. Arşivlere dayalı eğitim, doktora, tez, yüksek lisans yapanlar da olduğu için birtakım şeyleri öğrenme imkânını elde edebiliyoruz.
Osmanlı Dönemi`ndeki ilim-irfan ile elbette ki arada farklar var. Çünkü biz bir toplumda yaşıyoruz. Bir hocamız şöyle demişti; “Siz ne kadar temizliğe riayet ederseniz edin, eğer çamurlu bir yoldan geçiyorsanız, taşlara da bassanız mutlaka o çamur az da olsa size bulaşacaktır.” Dolayısıyla günümüzdeki eğitim ile Osmanlı Dönemi`ndeki -ama Osmanlı döneminin ilk dönemleri- arasında birtakım farklılıklar elbette olacaktır. Diğer yandan Allah`a çok şükür, İlahiyat Fakülteleri olsun İmam Hatip okulları olsun, müstakil dini eğitim veren yerler olsun bunlar da yavaş yavaş Osmanlı döneminin irfanını, topluma yerleştirmeye gayret ediyorlar.
“İNSANLAR ARTIK İSTER İSTEMEZ BİR ALANA YOĞUNLAŞIYOR.”
Hocam malumunuz eskiden çok yönlü bilim adamları vardı. Örneğin; matematik, hukuk, fıkıh, astronomi vs. Günümüzde ise parçalanmış bir aydın profili var. Sizce nedeni nedir?
Özellikle İslami ilimler bir anlamda birbirine bağlıdır. Şu manada; siz mesela fıkhi ya da hukuki bir konudan bahsederken eğer buna dayandıracak bir ayet, bir hadis bilmiyorsanız bunu yapamazsınız. Bunu bilmeniz gerekiyor. Bu manada birbirlerine bağlı idi. Ama bugünün şartlarında durum farklı. Bizim bir hocamız vardı (Allah rahmet eylesin). Ona bir takım sorular sorardık. “Hocam bu konu nedir, bunun hakkında ne diyorsunuz?” Hocamız; “Evladım ben bu soruyu kendim kadar olan şekliyle biliyorum. Bu fıkhi bir meseledir, gidin falan hocanıza sorun, bu hadisle ilgili bir konudur, gidin filan hocanıza sorun” derdi. Şimdi günümüzde de her insan bizim “ilmihal bilgisi” dediğiniz bilgileri elbette bilmek zorundadır. Ama artık sahalar ayrılmış. Bu sadece dini manada değil, bütün ilimlerde böyledir. Tıbba bakıyorsunuz göze bakan başkadır, kalbe bakan başkadır, ciğere bakan başkadır. Her birinde farklı bir alan meydana geldi.
Misal “Tarih” diyoruz. Birisi diyor ki “Ben sadece ortaçağ alanında iyi bilgi sahibiyim.” Öbürü diyor ki “Ben Osmanlı dönemi”, öbürü “Selçuklu” veya “Abbasi” ya da “Emevi” diyor. Şimdi buna benzer sebeplerden dolayı insanlar artık ister istemez bir alana yoğunlaşıyor. Çünkü alanlar bir hayli genişledi ve artık sizin gücünüz bütün alanları bilmeye yetmiyor. Bizden önceki dönemlerdeki âlimler, bize göre biraz daha farklıydı. Gördükleri eğitim birçok eğitim dalını içine alıyordu. Tefsiriyle, hadisiyle… Ama bakıyoruz ki orada da az çok bir farklılık göze çarpmaktadır. Ama günümüz şartları da bizi her alana hâkim kılacak bir duruma getirmiyor…
“İSLAM DÜNYASINDAKİ SIKINTILARIN TEMELİ BATIYA DAYANIYOR”
Yeni rejim kurulurken neden hilafet, saltanat ve Osmanlı kurumları şeytanlaştırıldı. Bu yapılırken savaşılan İngiliz ve Fransız medeniyetleri ise “ulaşılması gereken muasır medeniyet” hedefi haline getirildi. Bu çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette siz yeni bir devlet kuruyorsunuz. İyi-kötü, o işin ayrı tarafı… Bırakın devleti, siz bir bina yapacaksınız. Ama bir de gelip bakıyorsunuz orada bir bina var. “Yav bu bina çürük, şurası yıkılıyor, burası gidiyor, orası akıyor, bina yıkılacak, ben daha yenisini yapacağım” der ve onu yıkarsanız. Eğer “Bu bina şu kadar sağlam, hiçbir şeyi yok, ben yine de yıkmak istiyorum” derseniz o zaman millet der ki; “Yahu arkadaş, madem bu bina bu kadar sağlam, niye yıkıyorsun? Devam et git.”
Şu an günümüzde İslam dünyasında bir takım sıkıntılar var. Peki, bu sıkıntıların temeli neye dayanıyor? Batıya dayanıyor. Gidin bakın bu sıkıntıyı meydana getirenler kimlerdir? Temelde Batı var, Batı anlayışı var. Ve Müslümanlar olarak hep söylediğimiz şey “gerçekleri okumadığımız, gerçekleri bilmediğimiz için batıya ‘Eyvallah’ diyoruz.” Osmanlı neye bağlıydı? İslam hukukuna bağlıydı. Siz İslam hukukunu ortadan kaldıracaksınız, amacınız bu! Onun için de “Kanunları İsviçre`den alıyoruz, ticareti İtalya`dan alıyoruz” diyeceksiniz. Ve o günkü insanları -bizim gözümüzde- medeni insan yapan tam da bu şeyler. “Bunlar, bu işleri yapmakla ilerlediler. Biz de bunu alalım, eskiyi temelden yıkıp yok edelim” anlayışı ile yapıldı yapılanlar…
“TARİHİMİZİ, MEDENİYETİMİZİ ÖĞRENMEK İSTİYORSAK BU HARFLERİ BİLMEYE İHTİYACIMIZ VAR”
İktidar “Yeni Osmanlıcılık” ile suçlanıyor. “Osmanlıcılık” kötü bir şey midir ki herkes “Hayır yeni Osmanlı değiliz” diyor. Bu toplumun yeni Osmanlı olması gerekmez mi?
Şimdi şöyle bir şey var. “İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır” ya da “Cahili olduğu şeyin düşmanıdır” denir. Şimdi mesele “iktidar”, “şu”, “bu” meselesi değil. Lise seviyesindeki okullara seçmeli ders olarak Osmanlıcanın konması… Şimdi “Osmanlıca” denilince millet sanki bunu yabancı bir dilmiş gibi; Çince, Japonca gibi bir şey sanıyor. Hâlbuki Osmanlıca, bugün bizim konuştuğumuz Türkçe. Aradaki fark ne? Biz bugün Latin alfabesini kullanıyoruz, Osmanlı döneminde Arap alfabesi kullanılıyordu. Aradaki tek fark bu. Ama bizim bin senelik tarihimiz o Arap alfabesi ile yazılmıştır. Eğer biz tarihimizi, medeniyetimizi öğrenmek istiyorsak bu harfleri bilmeye ihtiyacımız var. Bu da ancak bir eğitim ile olur.
Bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne gidin, orada dünya kadar yabancı çalışıyor. Araştırma yapıyor. Adam, hem benim bugünkü alfabemi (Latin) okuyor hem de Osmanlı alfabesini -ki arşiv alfabesi çetrefilli bir alfabedir- okuyor. Peki, “Osmanlı” diyoruz. “Bitti, gitti yahu öldü” Peki bu adam niye gelip okuyor? Amerikalı gelip okuyor. Fransız niye geliyor, Hintli niye geliyor. Demek ki bunların bildikleri bir şey var. Nedir? Ha biz “öldü” diyoruz. Ama Osmanlı büyük bir medeniyet ve bu medeniyet hangi şeyleri yaptı da böyle bir seviyeye ulaştı? Eğitim sistemi neydi? Toplumun yapısı nasıldı? Bunları öğrenmek için gelip okuyorlar ve arkasından da bunları kendi ülkelerinde günümüze adapte ederek uygulamaya çalışıyorlar. Şöyle bir hatırayı nakledeyim. Bundan birkaç sene önce bizim Anadolu`daki bir şehrimize gittim. Orada ilahiyat fakültesi var. Baktım dekan bey biraz rahatsız. “Hayırdır” dedim. “Efendim” dedi, “Bizim rektörümüz yeni atandı, biz tam bu saatte ona randevu vermiştik, ziyarete gidecektik ki siz geldiniz.” Ben de “beraber gidelim” dedim ve kalkıp birlikte gittik… Tanıştırdılar. “Hocam branşınız nedir?” “İslam medeniyeti ama özellikle Osmanlı medeniyeti” dedim. “Hocam” dedi o dekan rektör. “Size bir hatıramı anlatacağım” dedi. “Liseden sonraki bütün eğitimimi Amerika`da aldım. Ben sosyal ilimci değilim, fenciyim” dedi. “Amerika`ya gittiğimin ilk senesi bulunduğum şehirde ‘Türk Evi’ diye bir dernek vardı. Başkanı da bir Amerikalıydı. Bir gece tertiplendi, arkadaşlarla onu ziyarete gittik. Adam kalktı konuşma yaptı. ‘Türkler Ermenileri şöyle kestiler, şöyle biçtiler…’ El kaldırıyorum, millet diyor ki ‘Aman sakın elini kaldırma. Hemen pasaportunu elini verirler, seni gerisin geriye Türkiye’ye gönderirler.’ Bir, iki el kaldırdım, ‘Buyur delikanlı’ dedi. Dedim ki ‘Efendim siz bunu söylüyorsunuz ama neden Ermenilerin Ruslarla birleşip oradaki Müslümanları camilere tıkıp benzinle yaktıklarından, kurşuna dizdiklerinden bahsetmiyorsunuz?’ Neyse adam konuşmasını bitirdi, bana dedi ki; ‘Delikanlı benim odaya gelir misin?’ ‘Eyvah’ dedim. ‘Bizim pasaport gitti. Beni Türkiyeye gönderecekler.’ Gittim. Adam yer gösterdi. Oturdum. Dedi ki bana ‘Delikanlı önce cesaretinden dolayı seni tebrik ediyorum. Ben şimdiye kadar hep bunu söylüyordum, kimse de bunun aksi bir durumu belirtmiyordu. Artık senin bu söylediklerini de söyleyeceğim.’ Ve önemli olan şu, adam; ‘Biz Amerikalılar iki devleti inceliyoruz. Bunlar hangi hataları işlediler de tarih sahnesinden silindiler. Bunlardan biri Roma, biri de Osmanlı’ dedi.”
Sadece bu değil. Bundan kaç sene önce ben İsrail`e gittim, üniversitelerini gezdik. Orada da bize söylenen şey “İsrail`deki üniversitelerde en çok okutulan tarih ve alfabe; Osmanlı Tarihi” Niye? Çünkü Osmanlı büyük bir devlet, o günkü şartlarda farklı din, dil, ırk ve düşüncedeki insanları nasıl idare etti? Adamlar bunu araştırıyorlar. Tabi biz bunları bilmediğimiz için “Osmanlı kötüydü, şöyleydi” diyoruz. Yahu öğren! Senin dilin, senin tarihin, senin dinin buna bağlı… Bundan dolayı maalesef bilmediğimiz için, cahili olduğumuz şeyin de düşmanı oluyoruz. Bir de günümüzde partiler arası şu gerçek var: Eğer siz iktidarda iseniz ben de muhalefetteysem mutlaka sizin yaptığınıza iyi de olsa ‘kötü’ demem lazım ki muhalefette kalabileyim ve bu manada da beni destekleyen çeşitli kesimler olabilir…
“OKUDUKLARIMIZI VE DUYDUKLARIMIZI; KUR’AN VE SÜNNET İLE DEĞERLENDİRMEMİZ LAZIM”
Hocam son olarak, gerek konuştuklarımızla alakalı, gerekse de konuştuklarımızın dışında söylemek istediğiniz bir şey veya okurlarımıza iletmek istediğiniz bir mesajınız varsa buyurun?
Son olarak söylemek istediğim şu; Müslümanın okuması lazım! Yalnız okurken de bir muhakeme yapması lazım. “Ben şu kitabı okuyorum da burada söylenen bir cümle, bir konu var. Bu Kur`an`a uyuyor mu, uymuyor mu? Sünnete uyuyor mu, uymuyor mu? Ben Ahmet Efendi`yi çok seviyorum ya, Ahmet Efendi söylediği için mi doğrudur? Yoksa Kur`an`a uyduğu için mi?” Bunu da düşünmek durumundayız. Yani okuduklarımızı ve duyduklarımızı; Kur’an-ı Kerim`le, Hz. Peygamber (SAV)’in sünneti ile sağlam bir tarih bilgisi ve sağlam bir mantıkla değerlendirmemiz lazım. Müslüman bunu yapmadığı müddetçe sıkıntı çeker. Eğer bunu yaparsak gerçekten ilimde de ilerleriz, buna bağlı olarak medeniyette de ilerleriz ve yine Osmanlı`nın ruhunu oynayabiliriz. Ama bunu yapmaz isek, sadece “filan dediği için doğru” kabul edersek o zaman yerimizde sayarız.
Bizim bir hayli doktora ve yüksek lisans hazırlattığımız öğrencilerimiz var. Onlara baktığımda Allah`a çok şükür diyorum ki; boynuz kulağı geçmeli, siz bizi geçeceksiniz, geçmek zorundasınız. Geçmezseniz bir işe yaramaz yerimizde sayarız. Bundan çok memnunum. Onun için arkadaşlarımızın çalışması, Müslümanların gayret etmesi gerekiyor. Âlimler peygamberlerin vârisleridir, mirasçılarıdır. Bunu da unutmadan herkes hiç olmazsa kendi alanında sağlam bir bilgiye sahip olmalı. Ve son olarak; kul hakkına da riayet edelim, derim…
Hocam vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum.
Sağ olun, ben de teşekkür ediyorum.
................................................................................................................
Prof. Dr. Ziya Kazıcı kimdir?
Ziya Kazıcı, 1945 yılında Şanlıurfa’nın Bozova ilçesine bağlı Karacaören Köyü’nde doğdu. 1965 yılında Kahramanmaraş İmam-Hatip Okulu’nu, 1969 yılında da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. Mezuniyetinden sonra Isparta İHL’ye öğretmen olarak atandı. 1974 yılında Yüksek İslam Enstitüsünde asistan olarak göreve başladı. 1977 yılında öğretim üyesi ve müdür yardımcısı olarak atandı. 1987 yılında doçent, 1993 yılında da profesör unvanını aldı. Arşiv ağırlıklı müstakil eserlerinden başka pek çok ilmi dergide makaleleri yayımlandı. Evli ve iki çocuk babasıdır. "İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi" kitabı İlahiyat Fakültesinde ders kitabı olarak okutulmaktadır ve halen bilimsel çalışmalarına da devam etmektedir.
Röportaj: Saim Yüksek / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
İnzar Röportaj/Söyleşi
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ziya Kazıcı ile İslam medeniyetini oluşturan temel etkenler, hilafet, Osmanlı eğitim sistemi ile yeni dönem eğitim sistemi arasındaki mukayese ve günümüz toplumunun kendi medeniyetine ve tarihine bigâne kalmakla birçok gelişim ve değişim kaynağını batıya mal ettiği hakikatini konuştuk.
Sizleri keyif duyarak okuyacağınız röportajımız ile baş başa bırakıyoruz…
“İSLAM DÜNYASI TOPYEKÛN OKUMADIĞI İÇİN KENDİ DEĞERLERİNİ KAYBEDİYOR”
İslam medeniyetini oluşturan temel etkenler nelerdir?
‘İslam medeniyeti’ dediğimiz zaman önce İslam medeniyetini meydana getiren unsurlara ve kaynaklarına bakmak gerekir. Nedir İslam medeniyetinin kaynakları, bu kaynaklar neye dayanır? Bunu bilmek gerekir. İslam medeniyetinin başta gelen kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Bundan sonra Hz. Peygamber (SAV)’in sahih olan sünneti. O günkü Arap toplumuna bakıyoruz, dünyanın hiçbir yerinde yaşanmayacak derecede bir takım kötülükler ve eksikliklerin bulunduğu bir toplumdu. Bir zamanlar İran Kisrası’nın “Baldırı çıplak Arap” dediği, kimsenin kaale almadığı bu Araplar, nasıl oldu da birden bire o Pers İmparatorluğu`nu ortadan kaldıracak kadar güçlü bir devlet haline geldi? İşte bunu İslam medeniyetinin temel kaynaklarında aramak gerekir.
Nedir bu kaynak? Dedik ki; Kur’an-ı Kerim. Kur’an-ı Kerim bizden ne istiyor, peki? İlk emrine bakıyoruz "Oku" diyor. “Seni yaratan Rabb`inin adıyla oku!” Ve hepimizin özellikle camilerde akşam namazından sonra imamların okudukları bir aşır var “lev enzalna…” Allah-u Teâlâ orada kendinden bahsederken “Huvallâhullezî lâ ilahe illâ hû, âlimul ğaybi…” İlk önce bundan bahseder. Âlim olmaktan, bilme sıfatından. İlk önce onlar gelir diğer sıfatlar sonra gelir. Şimdi İslam`da bilim bu kadar önemli ve Müslümanlar bu ilmi, bu önemi anladıkları için bütün imkânlarını ilmi manada seferber ettiler. Hatta şunu biliyoruz. Bedir Savaşı`nda Hz. Peygamber galip geldi ve 70 kadar gayr-ı müslim, müşrik esir alındı. Bakınız o dönemde “muhacir” dediğimiz yani Mekke’den Medine’ye göç eden Müslümanlar, Mekke’den göç ederken çıplak vaziyette tabiri caizse, sırtındaki elbiseleri ile gittiler. Bir sürü mali yokluk içerisinde Medine`de sıkıntı çekerken Hz. Peygamber mali sıkıntılarına değil, diyor ki; “Esirler içinde okuma yazma bilenlerden her biri on Medineli çocuğa okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılacaktır.” Hâlbuki o dönemlerde esirlerden bin ila dört bin arasında dirhem para alınıyordu ki; bu küçük bir rakam değil. Buna rağmen Hz. Peygamber (SAV) okumaya önem veriyor. Birçok hadisinde de okumayı, ilmi teşvik etmiştir.
Bugün “medeniyet” denince millet şunu zanneder; görünen şu binalardır vs. Hâlbuki medeniyetlerin iki unsuru, iki özelliği var. Görünen maddi kısmı bir de manevi kısmı var. Eskiden o “Cahiliye Dönemi” dediğimiz Arap Yarımadası’nda bir kimse bir odadan öbür odaya tek başına gidemez. Niye? Birisi onu yolda yakalar, pazarda köle diye satardı. İslam medeniyeti öyle bir şey getirdi ki; Hz. Peygamberin ifadesi ile “Bir kadın filan yerde kalkacak tek başına yırtıcı hayvanlar hariç hiçbir şeyden korkmadan filan yere kadar gidebilecektir.” İslam medeniyeti, bir de işin manevi yönünü yüklemiş oldu. Böylece Müslümanlar arasında medeniyetin hem maddi, hem de manevi unsuru gelişme imkânı buldu.
Hz. Peygamber (SAV) bir gün mescide gider. Bakıyor ki iki grup. Bir grup oturmuş kendi başına ibadet ediyor, nafile namaz kılıyor. Bir grup da oturmuş o günün şartlarına göre ilmi manada münakaşalar yapıyor. Şöyle bakıyor iki gruba, ikisi de iyi yapıyor. “Bunlar, yani nafile namaz kılanlar sadece kendileri için yapıyorlar. Bunlar ise başkaları için de aynı şeyi yapıyorlar” der ve gider ilmi manada münakaşada bulunanların arasına oturarak; “Allah beni bir muallim olarak gönderdi” buyurur. Gerek Kur’an-ı Kerim`in bu emirleri, gerekse de Hz. Peygamberin emir ve uyarıları İslam medeniyetinin ilk temelini atmış oldu. Arkasından da bu medeniyet artık rayına oturdu ve Müslümanlar bunu en üst seviyeye getirmek için gayret sarf ettiler.
Bugün maalesef biz okumadığımız için, top yekûn bir İslam dünyası okumadığı için bu medeniyetin meydana getirdiği bir takım unsurları da değerleri de başkalarına kaptırdık, başkaları el attı. Misal olarak söylüyorum. “Medcezir” dediğimiz şey, yani bugünkü insanın “gel-git” dediği olaylar. Bu olaylar niye meydana gelir? Ayın hareketlerine bağlı olarak. Peki, bunu kim söyledi? Örnek olarak söyledim, bundan 200 sene önce bilmem Hollandalı, yahu bundan bin sene önceki benim kitabımda var bu, ama okumadığım için elin gâvuruna mal etmişler… Dolayısıyla kendi medeniyetimin eserlerini tanıyamıyorum.
İbn Nefis diye bir doktorumuz var. Bin sene önce yaşamış, ilk defa insandaki kan dolaşımını bulan kişi. Ama ben diyorum ki “Bu bilimsel buluşu bundan üç yüz sene önce Fransız veya Alman bulmuş!” Yahu kendi kitabımda var ama ben okumuyorum. Okumadığım için bu değerlerimi başkalarına maalesef kaptırıyorum. Dolayısıyla bugünkü İslam dünyası okumadığı için kendi medeniyetinden de kendi medeniyetinin özelliklerinden de bihaberdir. İslam dünyası topyekûn okumadığı için kendi değerlerini kaybediyor. Şunu da söyleyeyim İslam medeniyeti kendisinden önceki medeniyetlerden de istifade etmiştir. Başkalarının bizim medeniyetimizden istifade ettiği gibi. Ama İslam medeniyeti başkasından istifade ederken diyor ki “Bunu buradan aldım”. Yani ilmi manada bir hırsızlık söz konusu değil. Ama bugünkü Batı medeniyetinde tamamen hırsızlık var. Hz. Peygamber (SAV) bir hadisinde diyor ki:
“İslam`da cahiliye döneminin faziletleri ile amel edilir.”
Bir şey eğer fazilet ise, iyilik ise Kur`an ve sünnete aykırı değil ise İslam onu almaktan çekinmez ve onu alır. Ama başkaları da bizim medeniyetimizden istifade etti. Alanımla ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde epey çalıştım, araştırma yaptım. Osmanlı`da hangi alan aklınıza gelirse gelsin –din, ekonomi, siyaset, idare vs.- kayda geçmemiş bir şey yok. Bir iğne alınmışsa dahi kaydı girilmiş, çıkmışsa kayda geçmiştir. İşte bunların hepsi bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne gidin, orada günde araştırma yapmak için gelenlerin sayısı yirmi, bilemediniz yirmi beş kişidir. Bu sayının garanti yarıdan fazlası yabancıdır. Amerikalısı, İngiliz’i, Fransız’ı, Hint’i, Japon’u… Yahu biz diyoruz ki “Osmanlı öldü, bitti”. Peki, bunlar niye geliyorlar? Hiçbir medeniyet gökten zenbille inmez. Medeniyetler birbirinden istifade eder. Biraz önce dediğim gibi; eğer bir şey fazilet ise nasslara aykırı değil ise hiç çekinmeyiz, onu alırız. Hz. Peygamberin emri bu.
Şimdi Osmanlı Arşivi yazılarını okumak -biz bilmediğimiz için- “çok zor”. Aslında “zor” değil. Bize göre “zor”. Niye? Çünkü biz onu tamamen bıraktık. Hatta hatırlıyorum okullarda “Osmanlıca kargacık, burgacık bir alfabeydi, iyi ki bugünkü Latin alfabesine geçtik. Osmanlı bizi geri bıraktı, o alfabe bizi geri bıraktı” söylemleri vardı. Hiçbir alfabe bir milleti ileri ya da geri götürme durumuna sahip değildir oysa. Eğer öyle olsaydı bugün Japonların en geri millet olmaları gerekirdi. En çetrefilli alfabe onların zira. İsrail`in de aynı şekilde olması lazımdı. Bir zaman bize deniliyordu ki; “Bütün dünya bu alfabeyi (Latin) kullanıyor.” Sonra baktık ki; Rusların alfabesi farklı, Yunanistan’ın farklı, İsrail’in ki farklı, Çin’in ki farklı, Japon’un ki farklı, Hint’in ki farklı, farklı da farklı. Demek ki mesele “alfabe” meselesi değilmiş. Özellikle bizim açımızdan söylüyorum, Türkiye açısından… Biz bir gecede cahil kaldık. Tarihle, dinle olan irtibatımız, medeniyetle olan irtibatımız tamamen kesilmiş oldu. Yahu elin gâvuru niye geliyor Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırma yapmaya? Hem benim bugünkü alfabeyi kullanıyor, benim gibi Türkçe konuşuyor ve bize göre en zor alfabe dediğimiz arşiv belgelerini okuyabiliyor. Niye gelip bunu okuyor? Bu kadar masraf niye?
“AMERİKA, OSMANLI ARŞİVİNDEN ÇOK İSTİFADE EDİYOR.”
Bugünkü teknolojiyi, teknolojinin getirdiği imkânları devreden çıkarın Amerika eşittir Osmanlı’dır. Niye böyle diyorum? Çünkü Amerika, Osmanlı arşivinden çok istifade ediyor. Amerika dediğimiz 200 yıllık bir devlet, yani geçmişi olmayan bir devlet. Osmanlı Devleti`nin tüm mahkeme tutanakları da şu an elimizde. Mahkeme kayıtlarına bakıyoruz ki her mahkemede, her davada farklı jüriler vardır. Mahkemede jüri; davalı, davacı, şahit değil. Mahkeme nasıl işliyor? Kadı Efendi acaba taraf mı tutuyor? Kadı Efendi bilmeden yanlış bir karar mı veriyor? Jüri bunun takibini yapıyor ve bunlar mahkeme kayıtlarına geçiyor. Şimdi bakıyorsunuz aynı durum Amerikan mahkemelerinde da var. Amerika yeni bir devlet olmasına rağmen bunu nereden almış? Bunu Osmanlı`dan almış. Nasıl almış? Osmanlı tarihini, Osmanlı kültürünü araştırarak. 200 yıllık bir devlet gücünü nereden aldı? Bizim kaynaklarımızı okudukları için hepsinden haberdar. Medeniyetler birbirinden istifade eder. İslam medeniyeti, Arap toplumunu nereden nereye getirdi. Ama maalesef biz bugün okumadığımız için bunu bilmiyoruz. Her şeyi bırakmış birbirimizle uğraştığımız için kendi medeniyetimizi unuttuk, değerleri de başkalarına kaptırmış olduk.
“MÜSLÜMANLAR İLME AĞIRLIK VERDİLER VE BU İLİMLE BİR MEDENİYET KURDULAR”
Peki, bizlerin “Oku” emrinden anlaması gereken öncelikli husus nedir?
Evet, ilk emir “oku” diyor. Neyi oku? Tefsir mi oku, hadis mi oku, tarih mi oku, matematik mi oku, coğrafya mı oku? Bakın bunlar belli değil. “İkra” yani “oku” biz buradan şunu anlıyoruz. Elbette Müslüman erkeğiyle, kadınıyla bizim bugün “herkesin bilmesi gerekir” dediğimiz dini ilimleri, ibadetle ilgili ilimleri bilmek zorunda. Sözgelimi “Ben Ramazan’da unutarak bir bardak su içtim, orucum gitti mi kaldı mı?” Her Müslümanın bunu bilmesi lazım. “Abdest alırken kolumu yıkamayı unuttum? Abdestim oldu mu, olmadı mı?” Her Müslümanın bunu bilmesi lazım. Ama bunun dışında bir Müslüman kendisini, memleketini, dinini en yüksek şekle, en yüksek duruma getirmeyi hangi ilimle becerebiliyorsa o ilimleri de tahsil etmek mecburiyetindedir. Ve bundan dolayıdır ki; daha Hz. Peygamberden kısa bir müddet sonra Müslümanlar bu meseleyi anladılar ve kendilerini büyük ölçüde ilme verdiler.
Hangi ilim? Hani biz bugün namaz kılarken, oruç tutarken, bayram yaparken kısacası kendi ibadetlerimizi yerine getirirken müspet ilim dediğimiz ilimlere muhtacız. Bugün bana sorun “Öğle namazı kaçta olur?” hiç bilmem, düşünmem bile. Çünkü ezan okunuyor, hemen yakınımdaki camiye gider, namaz kılar, saatlere bakmam bile. Ama düşünün ki; öyle bir yerdesiniz yanınızda ne saat var, ne de ezan duyacak bir yer var. Müslümansınız, namaz kılacaksınız ne yapmanız lazım? Başınızı yerden kaldırıp gökteki güneşin hareketlerini kontrol etmek zorundasınız. Aynı şekilde bugün Ramazan`ın ne zaman geleceğini bilmiyorum. Niye? Çünkü diyorlar ki “Filan gün Ramazan, filan gün bayram” ona göre davranıyorum. Ama düşünün ki böyle bir şeyin olmadığı bir dönemdesiniz. Neyi kontrol etmek zorundasınız? Ayın hareketlerini kontrol etmek zorundasınız. Bu basit anlamda da olsa bir astronomi bilgisidir.
Sizleri keyif duyarak okuyacağınız röportajımız ile baş başa bırakıyoruz…
“İSLAM DÜNYASI TOPYEKÛN OKUMADIĞI İÇİN KENDİ DEĞERLERİNİ KAYBEDİYOR”
İslam medeniyetini oluşturan temel etkenler nelerdir?
‘İslam medeniyeti’ dediğimiz zaman önce İslam medeniyetini meydana getiren unsurlara ve kaynaklarına bakmak gerekir. Nedir İslam medeniyetinin kaynakları, bu kaynaklar neye dayanır? Bunu bilmek gerekir. İslam medeniyetinin başta gelen kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Bundan sonra Hz. Peygamber (SAV)’in sahih olan sünneti. O günkü Arap toplumuna bakıyoruz, dünyanın hiçbir yerinde yaşanmayacak derecede bir takım kötülükler ve eksikliklerin bulunduğu bir toplumdu. Bir zamanlar İran Kisrası’nın “Baldırı çıplak Arap” dediği, kimsenin kaale almadığı bu Araplar, nasıl oldu da birden bire o Pers İmparatorluğu`nu ortadan kaldıracak kadar güçlü bir devlet haline geldi? İşte bunu İslam medeniyetinin temel kaynaklarında aramak gerekir.
Nedir bu kaynak? Dedik ki; Kur’an-ı Kerim. Kur’an-ı Kerim bizden ne istiyor, peki? İlk emrine bakıyoruz "Oku" diyor. “Seni yaratan Rabb`inin adıyla oku!” Ve hepimizin özellikle camilerde akşam namazından sonra imamların okudukları bir aşır var “lev enzalna…” Allah-u Teâlâ orada kendinden bahsederken “Huvallâhullezî lâ ilahe illâ hû, âlimul ğaybi…” İlk önce bundan bahseder. Âlim olmaktan, bilme sıfatından. İlk önce onlar gelir diğer sıfatlar sonra gelir. Şimdi İslam`da bilim bu kadar önemli ve Müslümanlar bu ilmi, bu önemi anladıkları için bütün imkânlarını ilmi manada seferber ettiler. Hatta şunu biliyoruz. Bedir Savaşı`nda Hz. Peygamber galip geldi ve 70 kadar gayr-ı müslim, müşrik esir alındı. Bakınız o dönemde “muhacir” dediğimiz yani Mekke’den Medine’ye göç eden Müslümanlar, Mekke’den göç ederken çıplak vaziyette tabiri caizse, sırtındaki elbiseleri ile gittiler. Bir sürü mali yokluk içerisinde Medine`de sıkıntı çekerken Hz. Peygamber mali sıkıntılarına değil, diyor ki; “Esirler içinde okuma yazma bilenlerden her biri on Medineli çocuğa okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılacaktır.” Hâlbuki o dönemlerde esirlerden bin ila dört bin arasında dirhem para alınıyordu ki; bu küçük bir rakam değil. Buna rağmen Hz. Peygamber (SAV) okumaya önem veriyor. Birçok hadisinde de okumayı, ilmi teşvik etmiştir.
Bugün “medeniyet” denince millet şunu zanneder; görünen şu binalardır vs. Hâlbuki medeniyetlerin iki unsuru, iki özelliği var. Görünen maddi kısmı bir de manevi kısmı var. Eskiden o “Cahiliye Dönemi” dediğimiz Arap Yarımadası’nda bir kimse bir odadan öbür odaya tek başına gidemez. Niye? Birisi onu yolda yakalar, pazarda köle diye satardı. İslam medeniyeti öyle bir şey getirdi ki; Hz. Peygamberin ifadesi ile “Bir kadın filan yerde kalkacak tek başına yırtıcı hayvanlar hariç hiçbir şeyden korkmadan filan yere kadar gidebilecektir.” İslam medeniyeti, bir de işin manevi yönünü yüklemiş oldu. Böylece Müslümanlar arasında medeniyetin hem maddi, hem de manevi unsuru gelişme imkânı buldu.
Hz. Peygamber (SAV) bir gün mescide gider. Bakıyor ki iki grup. Bir grup oturmuş kendi başına ibadet ediyor, nafile namaz kılıyor. Bir grup da oturmuş o günün şartlarına göre ilmi manada münakaşalar yapıyor. Şöyle bakıyor iki gruba, ikisi de iyi yapıyor. “Bunlar, yani nafile namaz kılanlar sadece kendileri için yapıyorlar. Bunlar ise başkaları için de aynı şeyi yapıyorlar” der ve gider ilmi manada münakaşada bulunanların arasına oturarak; “Allah beni bir muallim olarak gönderdi” buyurur. Gerek Kur’an-ı Kerim`in bu emirleri, gerekse de Hz. Peygamberin emir ve uyarıları İslam medeniyetinin ilk temelini atmış oldu. Arkasından da bu medeniyet artık rayına oturdu ve Müslümanlar bunu en üst seviyeye getirmek için gayret sarf ettiler.
Bugün maalesef biz okumadığımız için, top yekûn bir İslam dünyası okumadığı için bu medeniyetin meydana getirdiği bir takım unsurları da değerleri de başkalarına kaptırdık, başkaları el attı. Misal olarak söylüyorum. “Medcezir” dediğimiz şey, yani bugünkü insanın “gel-git” dediği olaylar. Bu olaylar niye meydana gelir? Ayın hareketlerine bağlı olarak. Peki, bunu kim söyledi? Örnek olarak söyledim, bundan 200 sene önce bilmem Hollandalı, yahu bundan bin sene önceki benim kitabımda var bu, ama okumadığım için elin gâvuruna mal etmişler… Dolayısıyla kendi medeniyetimin eserlerini tanıyamıyorum.
İbn Nefis diye bir doktorumuz var. Bin sene önce yaşamış, ilk defa insandaki kan dolaşımını bulan kişi. Ama ben diyorum ki “Bu bilimsel buluşu bundan üç yüz sene önce Fransız veya Alman bulmuş!” Yahu kendi kitabımda var ama ben okumuyorum. Okumadığım için bu değerlerimi başkalarına maalesef kaptırıyorum. Dolayısıyla bugünkü İslam dünyası okumadığı için kendi medeniyetinden de kendi medeniyetinin özelliklerinden de bihaberdir. İslam dünyası topyekûn okumadığı için kendi değerlerini kaybediyor. Şunu da söyleyeyim İslam medeniyeti kendisinden önceki medeniyetlerden de istifade etmiştir. Başkalarının bizim medeniyetimizden istifade ettiği gibi. Ama İslam medeniyeti başkasından istifade ederken diyor ki “Bunu buradan aldım”. Yani ilmi manada bir hırsızlık söz konusu değil. Ama bugünkü Batı medeniyetinde tamamen hırsızlık var. Hz. Peygamber (SAV) bir hadisinde diyor ki:
“İslam`da cahiliye döneminin faziletleri ile amel edilir.”
Bir şey eğer fazilet ise, iyilik ise Kur`an ve sünnete aykırı değil ise İslam onu almaktan çekinmez ve onu alır. Ama başkaları da bizim medeniyetimizden istifade etti. Alanımla ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde epey çalıştım, araştırma yaptım. Osmanlı`da hangi alan aklınıza gelirse gelsin –din, ekonomi, siyaset, idare vs.- kayda geçmemiş bir şey yok. Bir iğne alınmışsa dahi kaydı girilmiş, çıkmışsa kayda geçmiştir. İşte bunların hepsi bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne gidin, orada günde araştırma yapmak için gelenlerin sayısı yirmi, bilemediniz yirmi beş kişidir. Bu sayının garanti yarıdan fazlası yabancıdır. Amerikalısı, İngiliz’i, Fransız’ı, Hint’i, Japon’u… Yahu biz diyoruz ki “Osmanlı öldü, bitti”. Peki, bunlar niye geliyorlar? Hiçbir medeniyet gökten zenbille inmez. Medeniyetler birbirinden istifade eder. Biraz önce dediğim gibi; eğer bir şey fazilet ise nasslara aykırı değil ise hiç çekinmeyiz, onu alırız. Hz. Peygamberin emri bu.
Şimdi Osmanlı Arşivi yazılarını okumak -biz bilmediğimiz için- “çok zor”. Aslında “zor” değil. Bize göre “zor”. Niye? Çünkü biz onu tamamen bıraktık. Hatta hatırlıyorum okullarda “Osmanlıca kargacık, burgacık bir alfabeydi, iyi ki bugünkü Latin alfabesine geçtik. Osmanlı bizi geri bıraktı, o alfabe bizi geri bıraktı” söylemleri vardı. Hiçbir alfabe bir milleti ileri ya da geri götürme durumuna sahip değildir oysa. Eğer öyle olsaydı bugün Japonların en geri millet olmaları gerekirdi. En çetrefilli alfabe onların zira. İsrail`in de aynı şekilde olması lazımdı. Bir zaman bize deniliyordu ki; “Bütün dünya bu alfabeyi (Latin) kullanıyor.” Sonra baktık ki; Rusların alfabesi farklı, Yunanistan’ın farklı, İsrail’in ki farklı, Çin’in ki farklı, Japon’un ki farklı, Hint’in ki farklı, farklı da farklı. Demek ki mesele “alfabe” meselesi değilmiş. Özellikle bizim açımızdan söylüyorum, Türkiye açısından… Biz bir gecede cahil kaldık. Tarihle, dinle olan irtibatımız, medeniyetle olan irtibatımız tamamen kesilmiş oldu. Yahu elin gâvuru niye geliyor Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırma yapmaya? Hem benim bugünkü alfabeyi kullanıyor, benim gibi Türkçe konuşuyor ve bize göre en zor alfabe dediğimiz arşiv belgelerini okuyabiliyor. Niye gelip bunu okuyor? Bu kadar masraf niye?
“AMERİKA, OSMANLI ARŞİVİNDEN ÇOK İSTİFADE EDİYOR.”
Bugünkü teknolojiyi, teknolojinin getirdiği imkânları devreden çıkarın Amerika eşittir Osmanlı’dır. Niye böyle diyorum? Çünkü Amerika, Osmanlı arşivinden çok istifade ediyor. Amerika dediğimiz 200 yıllık bir devlet, yani geçmişi olmayan bir devlet. Osmanlı Devleti`nin tüm mahkeme tutanakları da şu an elimizde. Mahkeme kayıtlarına bakıyoruz ki her mahkemede, her davada farklı jüriler vardır. Mahkemede jüri; davalı, davacı, şahit değil. Mahkeme nasıl işliyor? Kadı Efendi acaba taraf mı tutuyor? Kadı Efendi bilmeden yanlış bir karar mı veriyor? Jüri bunun takibini yapıyor ve bunlar mahkeme kayıtlarına geçiyor. Şimdi bakıyorsunuz aynı durum Amerikan mahkemelerinde da var. Amerika yeni bir devlet olmasına rağmen bunu nereden almış? Bunu Osmanlı`dan almış. Nasıl almış? Osmanlı tarihini, Osmanlı kültürünü araştırarak. 200 yıllık bir devlet gücünü nereden aldı? Bizim kaynaklarımızı okudukları için hepsinden haberdar. Medeniyetler birbirinden istifade eder. İslam medeniyeti, Arap toplumunu nereden nereye getirdi. Ama maalesef biz bugün okumadığımız için bunu bilmiyoruz. Her şeyi bırakmış birbirimizle uğraştığımız için kendi medeniyetimizi unuttuk, değerleri de başkalarına kaptırmış olduk.
“MÜSLÜMANLAR İLME AĞIRLIK VERDİLER VE BU İLİMLE BİR MEDENİYET KURDULAR”
Peki, bizlerin “Oku” emrinden anlaması gereken öncelikli husus nedir?
Evet, ilk emir “oku” diyor. Neyi oku? Tefsir mi oku, hadis mi oku, tarih mi oku, matematik mi oku, coğrafya mı oku? Bakın bunlar belli değil. “İkra” yani “oku” biz buradan şunu anlıyoruz. Elbette Müslüman erkeğiyle, kadınıyla bizim bugün “herkesin bilmesi gerekir” dediğimiz dini ilimleri, ibadetle ilgili ilimleri bilmek zorunda. Sözgelimi “Ben Ramazan’da unutarak bir bardak su içtim, orucum gitti mi kaldı mı?” Her Müslümanın bunu bilmesi lazım. “Abdest alırken kolumu yıkamayı unuttum? Abdestim oldu mu, olmadı mı?” Her Müslümanın bunu bilmesi lazım. Ama bunun dışında bir Müslüman kendisini, memleketini, dinini en yüksek şekle, en yüksek duruma getirmeyi hangi ilimle becerebiliyorsa o ilimleri de tahsil etmek mecburiyetindedir. Ve bundan dolayıdır ki; daha Hz. Peygamberden kısa bir müddet sonra Müslümanlar bu meseleyi anladılar ve kendilerini büyük ölçüde ilme verdiler.
Hangi ilim? Hani biz bugün namaz kılarken, oruç tutarken, bayram yaparken kısacası kendi ibadetlerimizi yerine getirirken müspet ilim dediğimiz ilimlere muhtacız. Bugün bana sorun “Öğle namazı kaçta olur?” hiç bilmem, düşünmem bile. Çünkü ezan okunuyor, hemen yakınımdaki camiye gider, namaz kılar, saatlere bakmam bile. Ama düşünün ki; öyle bir yerdesiniz yanınızda ne saat var, ne de ezan duyacak bir yer var. Müslümansınız, namaz kılacaksınız ne yapmanız lazım? Başınızı yerden kaldırıp gökteki güneşin hareketlerini kontrol etmek zorundasınız. Aynı şekilde bugün Ramazan`ın ne zaman geleceğini bilmiyorum. Niye? Çünkü diyorlar ki “Filan gün Ramazan, filan gün bayram” ona göre davranıyorum. Ama düşünün ki böyle bir şeyin olmadığı bir dönemdesiniz. Neyi kontrol etmek zorundasınız? Ayın hareketlerini kontrol etmek zorundasınız. Bu basit anlamda da olsa bir astronomi bilgisidir.
Efendim bugünkü Türkiye için söylüyorum. Erzurum`daki vatandaşımız iftar ettiği zaman ben burada İstanbul`da iftarımı açabilir miyim? Açamam. Aramızda bir saat fark var. Peki, bu nedir? İşte bu gibi şeyler Müslümanları astronomi, matematik gibi ilimlere yönlendirdi.
Bugüne bakıyoruz; ta bilmem kaç sene önce Müslümanlar tarafından keşfedilen, hani bizim bugün dünya yüzeyinde varsaydığımız birtakım çizgiler var. İşte meridyen ve paralel… Bin sene önce Müslümanlar bunu bulmuş ve bugünkü teknik imkânlarla yapılan ölçülere yakın derecede bir ölçüyle bunu tespit etmişlerdir. Sebep? İşte bu ilim. Şunu da hemen söyleyelim. İslam`da insanların hayrına olacak hangi ilim olursa olsun, adı ne olursa olsun eğer insanların hayrına ise İslam o ilmi en yüksek derecedeki ilim olarak kabul eder. İslam`da “şunu okudum haram, tarih okudum haram, matematik haram, coğrafya haram” diye bir şey söz konusu değil. Yeter ki yapacağınız iş insanlara, Müslümanlara hizmetli bir işi meydana getirmiş olsun. İşte bu anlayışladır ki; Müslümanlar ilme ağırlık verdiler ve bu ilimle ister istemez bir medeniyeti meydana getirdiler.
“İSLAM DÜNYASINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİM VE ANARŞİNİN TEMELİNDE BATILILAR VAR”
İslam toplumunu 3 Mart 1924 tarihinde TBMM tarafından ilga edinceye kadar idare eden Hilafet müessesi hususunda neler söylemek istersiniz? Günümüz toplumlarının ondan mahrum kalmasıyla kaybettiği en öncelikli şey sizce nedir?
İslam dünyasında hilafet, Hz. Peygamber (SAV)’in vefatından sonra ilk halife olarak Hz. Ebubekir (RA)`in seçilmesi ile başlar. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali… Ondan sonra hilafet devam etti. Fakat bu şekildeki hilafet bir çeşit babadan oğula geçme şeklinde oldu. İşte Emeviler arkasından Abbasiler… Abbasiler bir müddet Bağdat`ta hilafeti devam ettirdiler. 1258 senesindeki Moğol istilasından sonra o dönemdeki Mısır Devleti`ne sığındılar ve hilafeti orada devam ettirdiler. Buradaki hilafet pek fazla etkili değil. Çünkü devlet başka, halife başka idi. Pek fazla etkisi yoktu, sadece manevi bir etkisi vardı toplum üzerinde. Daha sonra Yavuz Sultan Selim`in Mısır`ı ilhak etmesi, o dönemde oraya bağlı olan Arap ülkelerinin özellikle “Harameyn” dediğimiz bölgelerin oraya bağlanması… Böylece hilafet Osmanlılara intikal etti. Hilafet Osmanlılara intikal edince bütün bir İslam dünyası tabii Osmanlı`daki hilafet Mısır`daki gibi değildi. Hem padişah, hem devlet olarak bir güçtü, hem de dini manada bir otorite olması bakımından İslam dünyası halifeye farklı bir gözle bakıyordu. Bir taraftan padişah olarak o dönem Osmanlı dünyanın en büyük devletlerinden birisi, güçlü günümüz Türkiye’sinden kat kat büyük olan bir devlet ve her tarafta da maddi gücü olan bir devlet. Dolayısıyla bu gücün yanında bir de manevi otorite olarak hilafetin kendilerinde bulunması, deyim yerindeyse İslam dünyasını birleştiriyordu. Fakat Birinci Dünya Savaşı`ndan sonra, -gerçi 3 Mart 1924’ten öncede de hani bu Birinci Dünya Savaşı esnasında da- İslam dünyası parçalanmıştı. Çünkü İslam dünyası -maalesef söylediğimiz şeydir- kendisini ilme vermediği için, ilimle uğraşmadığı için, başkasının sözüne hemen kanabildiği için, her önüne gelene “evet” diyebildiği için bir parçalanma, bir dağılma sürecine girmişti. 1924’de hilafetin kaldırılması ile birlikte zaten bu bölgeler -Arap Yarımadası olsun, Kuzey Afrika olsun, diğer Müslüman devletler olsun- tamamen sömürge haline getirilmişlerdi. O dönemde batılıların işgali altındaydı bu ülkeler. Hilafet o dönemde etkisini yitirmiş oldu. Türkiye`de de 1924’te kaldırılmasıyla birlikte zaten tamamen ortadan kaldırılmış oldu. Bu tarihten itibaren gerek Türkiye`de gerekse bazı Müslüman ülkelerde “Hilafeti yeniden kurabilir miyiz?” gibi bir takım çalışmalar yapıldı ama bunlardan bir sonuç alınamadı.
Şimdi “Hilafet bugün devam etmiş olsaydı, acaba İslam dünyası birlik olabilir miydi?” Doğrusunu isterseniz ben bundan şüpheliyim. Çünkü özellikle Arap dünyasında durum çok farklı… Eğer maddi gücünüz yok ise Arap Yarımadası’ndaki ülkelerde çok farklı şeylerle karşılaşırsınız ki; Arapların kendi aralarında söylediği bir söz vardır: “Arap tek bir noktada birleşir; o da birleşememek.” Niye; ırkları bir, dinleri bir, dilleri bir, coğrafyaları bir, iklimleri bir… Ama bu devlet, şu devlet, o devlet şu anda dünyada kaç tane Arap Devleti var. Bunun için bugünkü “Hilafet devam etseydi” öyle zannediyorum ki bunlar gene olacaklardı. Çünkü İslam ülkesi bir süre deyim yerindeyse batılıların oyuncağı haline geldi. Batılı nasıl isterse öyle hareket etmek durumunda kaldı. Maddi manada güçlü olmadığınız zaman sadece mana yetmiyor. Çünkü ipin ucu sizin elinizden çıkmış oluyor. Batılıların eline geçmiş oluyor ve batılılar da sizi istedikleri gibi oynatabiliyor. Nitekim bugün İslam dünyasında meydana gelen değişim, anarşi vb. olayların hepsinin temelinde batılılar var. Ve anlamak mümkün değil. Adam “Allah-u Ekber” diyerek Müslüman öldürüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Sen nasıl bir Müslümansın ki “Allah-u Ekber” diyerek Müslüman öldürüyorsun? Yahu öldüreceksen; dünyada Müslümanlara eziyet eden bir sürü kimse/grup var, git onlarla savaş. Ama yok, Müslüman öldürüyorlar…
“SAVAŞLAR OSMANLI`NIN BELİNİ BÜKTÜ”
Hocam size göre Osmanlı Devleti dünya çapında bir otorite merkezi olma özelliğini nasıl kaybetti? İpin ucunu ilk olarak nerede kaçırdı?
Osmanlı Devleti, tarihte 600 küsur sene devam etmiş büyük bir devlet. Hep söylediğimiz bir şey var… Tarihi olayları değerlendirirken; meseleye o günün şartları ile o günün imkânları ile bakmak gerekir. Meseleye bugünün kafasıyla baktığınızda yanlış bir değerlendirme yapmış olursunuz. Şimdi o günün şartlarında, Osmanlı Devleti’nin bulunduğu dönemde deyim yerindeyse, savaşların olmadığı bir dönem, bir sene hemen hemen yok gibidir. Savaş hem insan, hem de ekonomi tüketen, yok eden bir unsurdur. Dolayısıyla Osmanlı ha bire savaşlarla uğraşıyor. Ama bu arada da ilmi gelişmelerine devam ediyordu. Osmanlı mümkün mertebe o günkü savaşlarda kendi halkını, ilimle uğraşanları savaşa sokmamaya gayret ediyordu ve eğitim için gerçekten muazzam bir sistem kurmuş. Medrese… Medrese denilince biz sadece Kur`an kursu gibi düşünürüz ama günümüzde “üniversite” diyoruz. Üniversite dediğimizde her türlü ilmin okunduğu yerlerdir. Tıp Fakültesi vardır, Sosyolojisi vardır, Tarihi vardır, Edebiyatı vardır… Medresede de aynı şeyler vardır.
Peki, medresede okuyacak olan öğrencinin profili, medresede ders verecek hocanın profili, hocanın şartları ne olacak? Bunların hepsi gerek “kanunname” dediğimiz kitaplarda, gerekse de vakfiyelerde belirlenmiştir. Sözgelimi bir Osmanlı hocasının okutacağı talebe sayısı yirmiyi geçmez. Yirmi birinci olduğu zaman başka birine gönderir. Fakat Osmanlı daha sonra özellikle askeri alanda toprak kaybedince -bize bağlı bir takım yerler başkalarının eline geçince- oradaki Müslümanlar merkeze göç etmek durumunda kaldılar. Hicret ettiler ve bu göç sonucunda eğitim sisteminde bir bozulma meydana geldi. Eskiden yirmi talebe okutan hoca otuz talebe okutmaya başladı. Eskiden “filan medresede şu şartlara haiz olan kişi ancak hocalık yapabilir” denirken daha sonra o şartlara haiz olmayan kimseler geldi. Niye? Çünkü dışarıdan göç ettiler, bunların da aç kalması pek düşünülemezdi. Dolayısıyla bunlara da bir vazife vermemiz gerekiyordu.
Osmanlı medreselerinin bozulma şartlarına/sebeplerine baktığımızda bir hayli farklı etkenler var. Başta gelen etken; eğitim sisteminin bozulmasıdır. İnsanlar önce bu bozulmanın pek farkına varmadılar. Ama yavaş yavaş, kendiliğinden artık bu askeri manadaki toprak kayıpları oradaki insanların merkeze göç etmeleri yavaş yavaş sistemin bozulmasına neden oldu. Artık zincirleme bozulma devam etti. Diyelim ki Fatih`in İstanbul`u fethi… O surların toplarla dövülmesi… Şimdi diyoruz ki “Efendim! Top atıldı sur döküldü.” Ama siz geometri bilmez iseniz o surlarda delik açamazsınız. Nedir geometri? Üçgen. Bize basit gelir. Toplarla üçgenin üst köşesini ha bire dövüyorsunuz. Ondan sonra en büyük gülleyi de ortaya atıyorsunuz ve böylece o duvarı gevşetip surda deliğin açılmasına sebep oluyorsunuz. O dönemin en büyük silahı. Şimdi Osmanlı hep savaşıyor. Batıda savaş yok. Evet, Osmanlı İtalya ile savaşırken Fransa’sı, Almanya’sı, İngiltere’si, Rusya’sı bunlar rahat, huzur içerisinde ilimle uğraşıyor. Osmanlı Rusya ile savaşırken yine aynı devletler ilimle uğraşıyor ama Osmanlı ha bire savaşta… Niye? Çünkü Batı, ha bire Osmanlı ile savaşıyor. Savaşınca da Osmanlı`da ne ilim kalıyor, ne ulema kalıyor, ne de eğitim. Dolayısıyla bir zaman geliyor ki top tüfek kullanırken batılı; Yeniçeri diyor ki “Hayır, ben kılıç kullanacağım, ben ok kullanacağım.” Yahu karşısındaki adam yüz metre geriden sana silah sıkıyor, sen elinde kılıçla kalkanla karşılık veriyorsun. Bu olmaz. Böyle bir dönem meydana geldi.
Hatta anlatırlar; Sudan`da öyle bir olay olur. İtalyanlar o bölgeye girdiği zaman İtalyanlar top tüfekle giriyor, Sudanlı atla, okla, yayla onları karşılamaya çıkıyor. Muvaffak olabilirler mi? Elbette olamazlar. İşte böyle bir durum meydana geldiği için Osmanlı mecburen ilimden uzaklaştı. Yani savaşlar ilmi yok etti. Örneğin; Çanakkale… İstanbul`da tıpta, başka fakültede başka okullarda ne kadar öğrenci varsa Çanakkale Savaşı esnasında hepsi cepheye gitti ve büyük bir kesimi orada şehit oldu. E şimdi bunlar şehit olunca tıp kalır mı? Aynı şey… Savaşlar Osmanlı`nın belini büktü.
“DİN, EĞİTİMİN DIŞINDA KALINCA SADECE KENDİMİZİ DÜŞÜNÜR OLDUK”
Hocam Osmanlı toplum yapısı, uzmanlık alanlarınızdan. Osmanlı ile Türkiye`nin son dönem toplum yapısını değerlendirecek olursanız dejenerasyon ile ilgili neler söylersiniz?
O günün toplumu ile günümüzdeki toplum birbirinden tamamen farklı. Niye farklı? Bir; değişen dünya şartları. İki; bizim şu anda aldığımız eğitim. Şimdi bir dönem öyle bir eğitim aldık ki; din, tamamen eğitimin dışında kaldı. Din, eğitimin dışında kalınca da; hak nedir, hukuk nedir, insan sevgisi nedir, kul hakkı nedir? Bunların hepsi bir kenarda kaldı ve biz artık sadece kendimizi düşünür olduk. “Ben rahat içerisinde yaşayayım da varsın komşum açlıktan ölsün.” Osmanlı toplumunda böyle bir anlayış yoktu. Osmanlı`daki anlayış; herkese olabildiğince yardımda bulunmak. Osmanlı toplumunda diyelim ki iki komşu… Biri pazardan bir şey satın aldığında onu evine getirirken gizli getirir, kimsenin görmeyeceği şekilde paketlerdi. Niye? Çünkü o adam der ki; “Evet, ben bunu aldım. Benim bunu almaya gücüm yetiyor ama komşumun gücü yok. Onu görüp de almaya gücü yetmediği için üzülmesin, ‘bende niye yok’ demesin.” Osmanlı`da böyle bir anlayış vardı. İşte bu anlayışı bize veren, Osmanlı`ya veren dini anlayıştır, dini eğitimdir. Biz, materyalist bir eğitimde yetiştik ve bu materyalist eğitim sadece kendimizi düşünür hale getirdi bizi. Öyle olunca da ister istemez farklar meydana geldi.
Osmanlı toplumunda sadaka taşı vardı. Sadaka taşı nedir? Sadaka taşı, her caminin veya büyük meydanların yanında camilerin giriş kapısında veya meydanın bir tarafında aşağı yukarı bir metre yüksekliğinde granitten bir taş, taşın ortası hafif bir oyuk. O günün parası madeni para. Misal, siz o gün sadaka vermek istiyorsunuz. Ve onun da temelinde şu bakış açısı var. Sadakayı verdiğiniz ya da iyilik yaptığınız birisine yaptığınız hayrı ne başa kakacaksınız ne bir reklam aracı olarak kullanacaksınız. “Yahu bakın ben filana şu kadar para verdim, şu kadar sadaka verdim” dediğiniz an zaten o yaptığınız hayrın tamamı gider. Onun içindir ki Osmanlı vatandaşı yatsı namazına giderken karanlıkta taşın yanından geçerken; o gün beş akçe sadaka vermek istiyorsa taşın oyuğuna beş akçe bırakıp yoluna devam ederdi. Sonrasında gelen ihtiyaç sahibi biri ise; misal 3 akçe ihtiyacı var ise o taştan sadece üç akçe alır, geri kalan akçelere dokunmazdı. “Benim ihtiyacım üç akçe, kalan akçeler de başkasına lazım olur” derdi. Günümüzün kafası olsaydı, üç değil, beş değil, elli beş akçe de olsa hepsini toplar alır. O günkü vatandaş bunu almıyor. Bu şekilde Osmanlı toplumunda başkalarını da düşünme anlayışı vardı. Osmanlı toplumunda verilen eğitim insanları bu hale getirmişti. Çünkü eğitim dine dayalıydı. Bu toplumu birbirine bağlıyordu.
“ŞİMDİ MÜSPET İLİMLERE AĞIRLIK VERİYORUZ AMA DİNİ EĞİTİM MAALESEF ÇOK GERİLERDE KALDI”
Osmanlı eğitim sistemi ile Türkiye eğitim sistemini kıyasladığımızda nasıl bir sonuca ulaşırız?
Osmanlı dönemi eğitimi biraz önce söylediğimiz gibi dini temele dayanmakla birlikte dönemin bütün “müspet ilimler” dediğimiz ilimler Osmanlı’da mevcuttu. Şimdi müspet ilimlere ağırlık veriyoruz ama dini eğitim maalesef çok gerilerde kaldı. Geride kaldığı için de bu eğitimin temelinde bir sıkıntı söz konusu. Biraz önce söylediğimiz insan hak ve hukuku açısından bir takım sıkıntılarımız mevcut ve birbirinden farklı… Tabii Osmanlı döneminde mevcut olmayan yeni bir takım şeyler ortaya çıktı. İster istemez siz bugün onları tedris etmek, öğrenmek zorundasınız. Ama bununla birlikte biz bırakın Osmanlı`yı, Osmanlı öncesinde meydana gelen bir takım şeyleri de henüz bilemediğimizi görüyoruz ki; arşiv belgeleri bize bir takım şeyleri öğretiyor. Eskiden bu arşiv belgelerine girmek, o kadar kolay değildi. Şimdi rahatlıkla her yerde girilebiliyor, okuyanlar da çoğalıyor. Arşivlere dayalı eğitim, doktora, tez, yüksek lisans yapanlar da olduğu için birtakım şeyleri öğrenme imkânını elde edebiliyoruz.
Osmanlı Dönemi`ndeki ilim-irfan ile elbette ki arada farklar var. Çünkü biz bir toplumda yaşıyoruz. Bir hocamız şöyle demişti; “Siz ne kadar temizliğe riayet ederseniz edin, eğer çamurlu bir yoldan geçiyorsanız, taşlara da bassanız mutlaka o çamur az da olsa size bulaşacaktır.” Dolayısıyla günümüzdeki eğitim ile Osmanlı Dönemi`ndeki -ama Osmanlı döneminin ilk dönemleri- arasında birtakım farklılıklar elbette olacaktır. Diğer yandan Allah`a çok şükür, İlahiyat Fakülteleri olsun İmam Hatip okulları olsun, müstakil dini eğitim veren yerler olsun bunlar da yavaş yavaş Osmanlı döneminin irfanını, topluma yerleştirmeye gayret ediyorlar.
“İNSANLAR ARTIK İSTER İSTEMEZ BİR ALANA YOĞUNLAŞIYOR.”
Hocam malumunuz eskiden çok yönlü bilim adamları vardı. Örneğin; matematik, hukuk, fıkıh, astronomi vs. Günümüzde ise parçalanmış bir aydın profili var. Sizce nedeni nedir?
Özellikle İslami ilimler bir anlamda birbirine bağlıdır. Şu manada; siz mesela fıkhi ya da hukuki bir konudan bahsederken eğer buna dayandıracak bir ayet, bir hadis bilmiyorsanız bunu yapamazsınız. Bunu bilmeniz gerekiyor. Bu manada birbirlerine bağlı idi. Ama bugünün şartlarında durum farklı. Bizim bir hocamız vardı (Allah rahmet eylesin). Ona bir takım sorular sorardık. “Hocam bu konu nedir, bunun hakkında ne diyorsunuz?” Hocamız; “Evladım ben bu soruyu kendim kadar olan şekliyle biliyorum. Bu fıkhi bir meseledir, gidin falan hocanıza sorun, bu hadisle ilgili bir konudur, gidin filan hocanıza sorun” derdi. Şimdi günümüzde de her insan bizim “ilmihal bilgisi” dediğiniz bilgileri elbette bilmek zorundadır. Ama artık sahalar ayrılmış. Bu sadece dini manada değil, bütün ilimlerde böyledir. Tıbba bakıyorsunuz göze bakan başkadır, kalbe bakan başkadır, ciğere bakan başkadır. Her birinde farklı bir alan meydana geldi.
Misal “Tarih” diyoruz. Birisi diyor ki “Ben sadece ortaçağ alanında iyi bilgi sahibiyim.” Öbürü diyor ki “Ben Osmanlı dönemi”, öbürü “Selçuklu” veya “Abbasi” ya da “Emevi” diyor. Şimdi buna benzer sebeplerden dolayı insanlar artık ister istemez bir alana yoğunlaşıyor. Çünkü alanlar bir hayli genişledi ve artık sizin gücünüz bütün alanları bilmeye yetmiyor. Bizden önceki dönemlerdeki âlimler, bize göre biraz daha farklıydı. Gördükleri eğitim birçok eğitim dalını içine alıyordu. Tefsiriyle, hadisiyle… Ama bakıyoruz ki orada da az çok bir farklılık göze çarpmaktadır. Ama günümüz şartları da bizi her alana hâkim kılacak bir duruma getirmiyor…
“İSLAM DÜNYASINDAKİ SIKINTILARIN TEMELİ BATIYA DAYANIYOR”
Yeni rejim kurulurken neden hilafet, saltanat ve Osmanlı kurumları şeytanlaştırıldı. Bu yapılırken savaşılan İngiliz ve Fransız medeniyetleri ise “ulaşılması gereken muasır medeniyet” hedefi haline getirildi. Bu çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette siz yeni bir devlet kuruyorsunuz. İyi-kötü, o işin ayrı tarafı… Bırakın devleti, siz bir bina yapacaksınız. Ama bir de gelip bakıyorsunuz orada bir bina var. “Yav bu bina çürük, şurası yıkılıyor, burası gidiyor, orası akıyor, bina yıkılacak, ben daha yenisini yapacağım” der ve onu yıkarsanız. Eğer “Bu bina şu kadar sağlam, hiçbir şeyi yok, ben yine de yıkmak istiyorum” derseniz o zaman millet der ki; “Yahu arkadaş, madem bu bina bu kadar sağlam, niye yıkıyorsun? Devam et git.”
Şu an günümüzde İslam dünyasında bir takım sıkıntılar var. Peki, bu sıkıntıların temeli neye dayanıyor? Batıya dayanıyor. Gidin bakın bu sıkıntıyı meydana getirenler kimlerdir? Temelde Batı var, Batı anlayışı var. Ve Müslümanlar olarak hep söylediğimiz şey “gerçekleri okumadığımız, gerçekleri bilmediğimiz için batıya ‘Eyvallah’ diyoruz.” Osmanlı neye bağlıydı? İslam hukukuna bağlıydı. Siz İslam hukukunu ortadan kaldıracaksınız, amacınız bu! Onun için de “Kanunları İsviçre`den alıyoruz, ticareti İtalya`dan alıyoruz” diyeceksiniz. Ve o günkü insanları -bizim gözümüzde- medeni insan yapan tam da bu şeyler. “Bunlar, bu işleri yapmakla ilerlediler. Biz de bunu alalım, eskiyi temelden yıkıp yok edelim” anlayışı ile yapıldı yapılanlar…
“TARİHİMİZİ, MEDENİYETİMİZİ ÖĞRENMEK İSTİYORSAK BU HARFLERİ BİLMEYE İHTİYACIMIZ VAR”
İktidar “Yeni Osmanlıcılık” ile suçlanıyor. “Osmanlıcılık” kötü bir şey midir ki herkes “Hayır yeni Osmanlı değiliz” diyor. Bu toplumun yeni Osmanlı olması gerekmez mi?
Şimdi şöyle bir şey var. “İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır” ya da “Cahili olduğu şeyin düşmanıdır” denir. Şimdi mesele “iktidar”, “şu”, “bu” meselesi değil. Lise seviyesindeki okullara seçmeli ders olarak Osmanlıcanın konması… Şimdi “Osmanlıca” denilince millet sanki bunu yabancı bir dilmiş gibi; Çince, Japonca gibi bir şey sanıyor. Hâlbuki Osmanlıca, bugün bizim konuştuğumuz Türkçe. Aradaki fark ne? Biz bugün Latin alfabesini kullanıyoruz, Osmanlı döneminde Arap alfabesi kullanılıyordu. Aradaki tek fark bu. Ama bizim bin senelik tarihimiz o Arap alfabesi ile yazılmıştır. Eğer biz tarihimizi, medeniyetimizi öğrenmek istiyorsak bu harfleri bilmeye ihtiyacımız var. Bu da ancak bir eğitim ile olur.
Bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne gidin, orada dünya kadar yabancı çalışıyor. Araştırma yapıyor. Adam, hem benim bugünkü alfabemi (Latin) okuyor hem de Osmanlı alfabesini -ki arşiv alfabesi çetrefilli bir alfabedir- okuyor. Peki, “Osmanlı” diyoruz. “Bitti, gitti yahu öldü” Peki bu adam niye gelip okuyor? Amerikalı gelip okuyor. Fransız niye geliyor, Hintli niye geliyor. Demek ki bunların bildikleri bir şey var. Nedir? Ha biz “öldü” diyoruz. Ama Osmanlı büyük bir medeniyet ve bu medeniyet hangi şeyleri yaptı da böyle bir seviyeye ulaştı? Eğitim sistemi neydi? Toplumun yapısı nasıldı? Bunları öğrenmek için gelip okuyorlar ve arkasından da bunları kendi ülkelerinde günümüze adapte ederek uygulamaya çalışıyorlar. Şöyle bir hatırayı nakledeyim. Bundan birkaç sene önce bizim Anadolu`daki bir şehrimize gittim. Orada ilahiyat fakültesi var. Baktım dekan bey biraz rahatsız. “Hayırdır” dedim. “Efendim” dedi, “Bizim rektörümüz yeni atandı, biz tam bu saatte ona randevu vermiştik, ziyarete gidecektik ki siz geldiniz.” Ben de “beraber gidelim” dedim ve kalkıp birlikte gittik… Tanıştırdılar. “Hocam branşınız nedir?” “İslam medeniyeti ama özellikle Osmanlı medeniyeti” dedim. “Hocam” dedi o dekan rektör. “Size bir hatıramı anlatacağım” dedi. “Liseden sonraki bütün eğitimimi Amerika`da aldım. Ben sosyal ilimci değilim, fenciyim” dedi. “Amerika`ya gittiğimin ilk senesi bulunduğum şehirde ‘Türk Evi’ diye bir dernek vardı. Başkanı da bir Amerikalıydı. Bir gece tertiplendi, arkadaşlarla onu ziyarete gittik. Adam kalktı konuşma yaptı. ‘Türkler Ermenileri şöyle kestiler, şöyle biçtiler…’ El kaldırıyorum, millet diyor ki ‘Aman sakın elini kaldırma. Hemen pasaportunu elini verirler, seni gerisin geriye Türkiye’ye gönderirler.’ Bir, iki el kaldırdım, ‘Buyur delikanlı’ dedi. Dedim ki ‘Efendim siz bunu söylüyorsunuz ama neden Ermenilerin Ruslarla birleşip oradaki Müslümanları camilere tıkıp benzinle yaktıklarından, kurşuna dizdiklerinden bahsetmiyorsunuz?’ Neyse adam konuşmasını bitirdi, bana dedi ki; ‘Delikanlı benim odaya gelir misin?’ ‘Eyvah’ dedim. ‘Bizim pasaport gitti. Beni Türkiyeye gönderecekler.’ Gittim. Adam yer gösterdi. Oturdum. Dedi ki bana ‘Delikanlı önce cesaretinden dolayı seni tebrik ediyorum. Ben şimdiye kadar hep bunu söylüyordum, kimse de bunun aksi bir durumu belirtmiyordu. Artık senin bu söylediklerini de söyleyeceğim.’ Ve önemli olan şu, adam; ‘Biz Amerikalılar iki devleti inceliyoruz. Bunlar hangi hataları işlediler de tarih sahnesinden silindiler. Bunlardan biri Roma, biri de Osmanlı’ dedi.”
Sadece bu değil. Bundan kaç sene önce ben İsrail`e gittim, üniversitelerini gezdik. Orada da bize söylenen şey “İsrail`deki üniversitelerde en çok okutulan tarih ve alfabe; Osmanlı Tarihi” Niye? Çünkü Osmanlı büyük bir devlet, o günkü şartlarda farklı din, dil, ırk ve düşüncedeki insanları nasıl idare etti? Adamlar bunu araştırıyorlar. Tabi biz bunları bilmediğimiz için “Osmanlı kötüydü, şöyleydi” diyoruz. Yahu öğren! Senin dilin, senin tarihin, senin dinin buna bağlı… Bundan dolayı maalesef bilmediğimiz için, cahili olduğumuz şeyin de düşmanı oluyoruz. Bir de günümüzde partiler arası şu gerçek var: Eğer siz iktidarda iseniz ben de muhalefetteysem mutlaka sizin yaptığınıza iyi de olsa ‘kötü’ demem lazım ki muhalefette kalabileyim ve bu manada da beni destekleyen çeşitli kesimler olabilir…
“OKUDUKLARIMIZI VE DUYDUKLARIMIZI; KUR’AN VE SÜNNET İLE DEĞERLENDİRMEMİZ LAZIM”
Hocam son olarak, gerek konuştuklarımızla alakalı, gerekse de konuştuklarımızın dışında söylemek istediğiniz bir şey veya okurlarımıza iletmek istediğiniz bir mesajınız varsa buyurun?
Son olarak söylemek istediğim şu; Müslümanın okuması lazım! Yalnız okurken de bir muhakeme yapması lazım. “Ben şu kitabı okuyorum da burada söylenen bir cümle, bir konu var. Bu Kur`an`a uyuyor mu, uymuyor mu? Sünnete uyuyor mu, uymuyor mu? Ben Ahmet Efendi`yi çok seviyorum ya, Ahmet Efendi söylediği için mi doğrudur? Yoksa Kur`an`a uyduğu için mi?” Bunu da düşünmek durumundayız. Yani okuduklarımızı ve duyduklarımızı; Kur’an-ı Kerim`le, Hz. Peygamber (SAV)’in sünneti ile sağlam bir tarih bilgisi ve sağlam bir mantıkla değerlendirmemiz lazım. Müslüman bunu yapmadığı müddetçe sıkıntı çeker. Eğer bunu yaparsak gerçekten ilimde de ilerleriz, buna bağlı olarak medeniyette de ilerleriz ve yine Osmanlı`nın ruhunu oynayabiliriz. Ama bunu yapmaz isek, sadece “filan dediği için doğru” kabul edersek o zaman yerimizde sayarız.
Bizim bir hayli doktora ve yüksek lisans hazırlattığımız öğrencilerimiz var. Onlara baktığımda Allah`a çok şükür diyorum ki; boynuz kulağı geçmeli, siz bizi geçeceksiniz, geçmek zorundasınız. Geçmezseniz bir işe yaramaz yerimizde sayarız. Bundan çok memnunum. Onun için arkadaşlarımızın çalışması, Müslümanların gayret etmesi gerekiyor. Âlimler peygamberlerin vârisleridir, mirasçılarıdır. Bunu da unutmadan herkes hiç olmazsa kendi alanında sağlam bir bilgiye sahip olmalı. Ve son olarak; kul hakkına da riayet edelim, derim…
Hocam vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum.
Sağ olun, ben de teşekkür ediyorum.
................................................................................................................
Prof. Dr. Ziya Kazıcı kimdir?
Ziya Kazıcı, 1945 yılında Şanlıurfa’nın Bozova ilçesine bağlı Karacaören Köyü’nde doğdu. 1965 yılında Kahramanmaraş İmam-Hatip Okulu’nu, 1969 yılında da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. Mezuniyetinden sonra Isparta İHL’ye öğretmen olarak atandı. 1974 yılında Yüksek İslam Enstitüsünde asistan olarak göreve başladı. 1977 yılında öğretim üyesi ve müdür yardımcısı olarak atandı. 1987 yılında doçent, 1993 yılında da profesör unvanını aldı. Arşiv ağırlıklı müstakil eserlerinden başka pek çok ilmi dergide makaleleri yayımlandı. Evli ve iki çocuk babasıdır. "İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi" kitabı İlahiyat Fakültesinde ders kitabı olarak okutulmaktadır ve halen bilimsel çalışmalarına da devam etmektedir.
Röportaj: Saim Yüksek / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
İnzar Röportaj/Söyleşi