Ayaklarını yerden kesen şu vasıta, içinden geçip gittiği pamuk pamuk bulut kümeleri, mavinin onlarca tonuna sergi olan gökyüzü, irili ufaklı dağlar ve göller, uçsuz bucaksız tarlalar ve ovalar, minnacık görünen şehirler ve evler, şekilden şekle giren yollar… Hepsi o kadar hayretengiz idiler ve öyle derin düşüncelere sevk ediyordular ki!
Köyler, kasabalar birbirlerinden ayrı ve uzaktılar! Lakin yukardan bakınca öyle değildi. Sanki birbirlerine sırt dönmüş, birbirlerine inat durmuş birbirlerini görmezden geliyordular. Bulut kümeleri bir araya gelip koskoca bir pamuk tarlası oluşturmuş gibiydiler. Dağları çizen yollar, ince bir ip hükmünde yer yer komik şekiller almış, boyuna uzuyordular. Çoğu yerde ‘gereksiz uzatılmış, şu kestirmeden yapılsaymış ya’ dedirten türdendiler.
İnsanoğlu büyük ve kuvvetliydi! Lakin yukardan bakınca hiç de öyle değildi. Bir karıncadan bile daha ufak görünen yapıların içinde varlığı ve yokluğu belirsizdi. Yer yer parlayan çatılar birbirinden ayrı ve habersiz ne çok hayatı kapsıyordu böyle. Hâlbuki onlardan herhangi biri, bu durumdan habersiz ve ilgisiz yaşam telaşesindeydi. Belki günahlarla belki sevaplarla iç içe… Ortak tek yönleri bu bütüne vakıf olamamalarıydı belki de.
Evet, bulutların üstündeydi! Uçak her kavislendiğinde ufkunda da genişlemeler oluyordu. Parça parça olunmuşluk ile bütün arasında gidip geliyordu. Bir konuyu dahi her yönüyle ele almadan, onun her detayına vakıf olmadan sağlıklı bir görüş beyan edilemeyeceği ve gereğince sonuçlandırılamayacağı söz konusuyken yeryüzünü -bir bölümü de olsa- bütünüyle görebilmenin ne derece mühim olduğunu fehmediyordu.
Bu, belki çoğu kimse için bir doğa ziyafetiydi ve bu yönüyle mühimdi. Ya da güzel bir deneyimdi. Kimisi için büyük bir korku ve ürperti sebebiydi. Öyle ya, çoğu kişi sırf korktuğu için hava yolculuğu yapmıyordu. Oysa o, yerleri ve gökleri yaratanın yüceliğine ilişkin ufacık da olsa bir ufuk penceresi açması nedeniyle bu yolculuğa şükrediyordu. Günlerce sürebilen bir yolu, bir iki saatte tüketmenin yanı sıra emsalsiz duygulara ve doğa güzelliğine şahit olmaya da olanak sağlaması cihetiyle büyük bir nimetti.
Nimet şükür isterdi! O da tefekkür ederek ve Sani-i Zülcelal’in hatsız sanatı karşısında hayret ve muhabbet ile ‘suphanallah’ diyerek şükrünü ifa ediyordu. En güzel şükür de buydu esasen. Zira sözden ziyade özün şükrüne muhtaç; kalp ve dimağ… Ancak bu sayede manevi yollar kat edilebilir ve ilimde derunileşilir. Nihayetinde gözün ufku olduğu gibi kalbin de ufku var ve karartılmaması icap eder.
Müslümanın her haline şaşılırmış. Zira varlıkta da yoklukta da şükreder, sabreder ve sevap kazanırmış ya, bunu şu an daha iyi kavrıyordu! Bu varlık ve yokluk, şekil değiştirerek ve farklı cihetleriyle hayatın her alanına yayılıyordu nihayetinde. Kişi, her an aklının cidarlarını zorlayan birçok meseleyle karşı karşıya kalabiliyor ve tabiri caizse afallayabiliyordu. Bir imtihanın tam da orta yerindeydi ve kolay suallere kıyasla zor olanlar çoğunluktaydı. Bu, iyi ile kötüyü tam anlamıyla ayırt etme adına uygulanan bir yöntemdi ve şarttı.
İşte, zahirde yapmış olduğu bu yolculuk, aynı zamanda ruhunun âlemlerde seyrettiği bir hüviyet de kazanıyordu! Yükseldikçe alçalanların varlığı ve buna yine şahit oluşu da değiştirmemişti bu sonucu. Zira o, Müslümanın her an ve durumda ‘tefekkür’ anahtarıyla zincirleri açabileceği ve bu sayede kimliğini ibraz ve muhafaza edebileceği bilincindeydi artık. Anlamak ve kavramak arasındaki ince çizgiyi de böylece aşmış oluyordu.
Bulutların üstündeyken aslında ne kadar aciz, ne kadar güçsüz ve zavallı olduğunu da düşünmüyor değildi hani! Yeryüzünün ve gökyüzünün ihtişam ve nizamını ancak böyle ‘kuş bakışı’ görünce idrak edebildiğinin gâh acısını gâh zikrini çekiyordu. O yüce zatın hükümranlığını itiraf etmede geç kalmış olmaktan korkuyor, öte yandan esefleniyordu. Lakin gönlünde beliren sonsuz bir teslimiyet duygusu da vardı ki bu da onu sevindiriyor ve umutlandırıyordu. Yüzünde gezinen kaygı ve huzur izleri, birbiriyle zıt durduğu kadar bir mümine en çok yakışan ifadelerdi aslında. Zira korku ve ümit arasında olmayı tavsiye eden bir din idi İslam.
Düşünüyordu! Esasen tefekkür ediyordu. ‘Peki ya ikisi arasındakiler?’ diyordu. Öyle buyuruyordu ya Hâkim-i Zülkemal:
“Andolsun biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları 6 günde yarattık; bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et.” (Kâf 38-39)
Gökler, yerler ve ikisi arasında bulunan bütün mevcudat! Mikrodan makroya canlı ve cansız tüm varlıklar O’nun eseri değil miydi? Ve tüm bu saymakta, bir arada aynı anda görmekte ve haberdar olmakta aciz kaldıklarımız altı günde yaratılmamış mıydı? Üstelik en ufak bir yorgunluk belirtisi bile olmaksızın. Allah-u Teâlâ bu hakikatleri hatırlatarak Resulüne, eziyet edicilerin kinlerini kusmalarına karşılık sabretmesini ve Rabbini hamd ile tesbih etmesini emretmiyor muydu? Bu hamd ve senayı, belli vakitlere mahsus kılmasının bir hikmeti yok muydu? Bu hikmete vakıf olmak için düşünmek yeter miydi? Sorular uzayıp gidiyordu.
‘Demek ki’ diyordu, ‘Bazı sırlara vakıf olabilmenin yolu bütünü görebilmekten geçiyor!’
Peki ya görmek yeter miydi? Kuş bakışı bakınca anlaşılabiliyor muydu tezat gibi görünenler. Aslı astarı bilinmeyenler… Aklın cidarlarını zorlayanlar… Alaşağı olup esfele yuvarlananlar… Ve dahi eşrefi mahlûkat olanlar…
‘İkisi arasında’ olup da eşref sınıfına dâhil olabilenlerin bahtiyarlığını düşündü bir an! Baş gözüyle göremeseler bile Allah’ın azametinin her bir zerredeki akislerini, layıkıyla görebildikleri gerçeğiyle mutluluk duydu. Bunun için öyle yükseklerde gezinmeye de gerek yoktu esasen. Zira mümin için her bir namaz, adeta bir miraç hükmündeydi ve vecd ile kılanları gök katlarında seyrettiriyordu.
‘Görmek yetmez! Mümince bakmak ve kalben kavramak gerek’ diyordu.
‘İşte o zaman, müminin her hali ve her işi; kendisi için hayır ve güzelliğe dönüşen, ona cennet kapılarını ardına değin açan, Rabbi ile arasındaki bağı kuvvetlendiren, dünya metaına gerektiği gibi ve ancak gerektiği kadar meylettiren bir hüviyete dönüşür.’
Şu fani, geçici ve ancak iman ekseninde anlam ve değer kazanabilen dünya hayatında, bütünün içindeki parçaları ve parçalara tiryak bütünü; akli, kalbi ve imani tüm melekelerle algılayabilmek temennisiyle…
Nur Kılıç / İnzar Dergisi - Temmuz 2013
Nur Kılıç