Hz. Nuh (a.s) zamanında insanlık nasıl bir ise birin sesi nasıl bütün birlere ulaşabiliyorsa bugün de iletişim ve ulaşım teknikleriyle birin sesi dünyanın öbür ucundaki birlere ulaşabiliyor.
İnsanlık serüveni, döngüsünü tamamlayarak şekil olarak aslına geri dönüyor. Coğrafik engellerin olduğu dönemlerde her kavme bir peygamber geliyordu. Bilgi aktarımının kısıtlı olduğu dönemlerde her devre bir peygamber geliyordu.
Hz. Peygamberin (s.a.v) ahir zaman peygamberi olarak bütün insanlığa gönderilişindeki hikmet, bir daha kendini gösteriyor. “Bütün insanlığa gönderiliş” insanlığın zaman ve mekân engellerini aşıp “tek topluma” dönüşmesiyle başlı başına bir mucizeye, insanı Hz. Resulullah (s.a.v)’a iman etmeye ikna eden, mecbur bırakan bir büyük mucizeye dönüşüyor.
İnsanlık, zaman ve mekân engellerinin kalmasıyla sadece birbirine ulaşmakla kalmıyor, hal ve hareket açısından da koşullar ve imkanlar açısından da birbirinden etkileniyor.
Küreselleşme, bilgi, hizmet ve malların ulusal sınırları aşarak kabile ve kavim farklarını neredeyse silerek “dünya çapında” dediğimiz bir anlayış, bir davranış, bir giyim… tarzı oluşturmasıdır.
Eskiden her kavmin bir giyim tarzı vardı. 50-60 yıl önce bile bir büyük şehirde farklı giyimlerde insanlar adeta bir mozaik oluştururdu. Bugün herkes, neredeyse aynı üniformayı giyiyor. Bir Koreli ile bir Mısırlının; bir Türk ile bir Kanadalının giyimi adeta aynı tezgâhtan çıkmış. İster mü`min ister kâfir, küresel bir giyim tarzı oluşuyor.
Eskiden her yörenin özgün meyveleri, özgün yiyecekleri vardı. Bugün dünyanın bir ucunda yetişen bir meyveyi öbür ucundaki insan da yiyor. Bir metropolde bütün dünya toplumlarına ait lokantalar bulunuyor.
Eskiden özgün içecekler vardı. Bugün haram söz konusu olmadığında, bir içecek bütün dünya marketlerinde satılıyor.
Eskiden, eğitim sistemi köyden köye bile değişirdi. Bugün dünyanın bütün okulları, aynı eğitim tekniklerini kullanıyor. Eğitim, küreselleşmeyi sağlamanın en etkin aracı durumunda.
Eskiden gelenek ve adet vardı. Bugün moda ve çağın tarzı vardır. Eskiden insanlar, kendilerini geleneğe ne kadar uymak zorunda hissediyorlarsa bugün moda ve tarza karşı aynı şeyi hissediyorlar. Bir farkla; gelenek sabitliği sağlarken moda, kapitalistlerin çıkarı doğrultusunda sürekli değişime yol açıyor.
Eskiden her bölgenin ekonomik koşulları vardı. Bugün dünyanın bir bölgesindeki ekonomik durgunluk, dünyanın her ülkesini etkiliyor.
Eskiden “tatmin” hedefi bir olsa da her yörenin farklı bir eğlence türü vardı. Bugün yılbaşlarında bütün yönleriyle göründüğü gibi dünyanın her yanının fasıkları aynı eğlence türünde tatmin arıyor.
Eskiden her toplumun bir sesleniş tarzı vardı, özgün ünlemleri vardı. Bugün herkes telefonda “Alo!” diyor, neredeyse bütün insanlık benzer ünlemlerle anlaşıyor.
Eskiden her toplumun bir yaşam düzeyi çağı vardı. Bugün bütün insanlık, aynı çağı paylaşıyor.
İnsanlık, birlikten çokluğa doğru yol alan serüveninde döngüsünü tamamlayarak tekrar bire dönüyor. Ancak fıtratından, yaratılış gayesinden en uzak noktada batıl üzere birliğe dönüyor. Bu şeklen ilk hal ile birdir. Ancak öz olarak insanlığın kendisine en yabancı noktadır. Fıtratından uzaklaşma halinden sonra, hak yoldan sapıldıktan sonra girilen yolun son noktasıdır. Hak, bir; batıl da birdir. Hak, yerindedir; batıl ise binbir kola ayrıldı ve şimdi ayrıldığı nokta yer ve zaman bakımından ne olursa olsun batılın binbir türünün vardığı nokta yine birdir. Dolayısıyla bu, hakkın bir, batılın da bir olduğunun hepimizin şahitliğinde mucizevî bir ispatıdır. Batılın bütün renkleri, birer köpüktü; bugün bütün renkler kalkıyor, batılın bir oluşu bütün yönleriyle açıklığa kavuşuyor.
Yeni bir peygamber gelmeyecek. Der ki Savi Tefsiri, Al-i İmran 110’un tefsirinde; Bu ümmet eski nebiler gibidir. Hidayet üzeredir ve hidayete erdirme görevindedir. (Muhtedi ve hadidir)
Vazife bizim, insanlığa bu serüveni, bu döngüyü, bu hareketi anlatacak olan ve onu batıldaki birlikten haktaki birliğe çağıracak olan biziz.
Peygamberlerin vazifesi ve Hz. Muhammed Mustafa’(s.a.v)’nın tabileri olarak bu ümmete kaldı. Peygamberliğin hakka çağrı yönü, bir vazife olarak bu ümmetin mensuplarının omuzlarına düştü:
“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, fenalıktan alıkor ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inanmış olsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu, içlerinde inananlar vardır fakat çoğu yoldan çıkmıştır.” (Al-i İmran: 110)
“Seyyid Kutup Hazretleri, bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyuruyor:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Müslüman milletinin kendi hakikat ve kıymetlerini bilmeleri için idrak etmeleri gereken şey budur. Müslümanlar yükselmek için çıkarıldıklarını, kumanda için getirildiklerini, ümmetlerin en hayırlısı olduklarını bilmeliler. Allah, şu yeryüzündeki kumandayı şerre değil, hayra vermeyi ister. Bunun için hayırlı bir ümmetin cahiliyet milletlerinden telakki almaması gerekmektedir. Sadece yanında bulunan şeyleri diğer ümmetlere vermesi gerekir. Müslüman’ın her zaman başkalarına verebilecek bir şeyi bulunması gerekir. Sağlam itikattan, sağlam tasavvurdan, sağlam nizamdan, sağlam ahlaktan, sağlam marifetten, sağlam ilimden vereceği şeyler… Daima yücelerde olmak, daima kumanda mevkiinde bulunmak onun vazifesidir. Müslüman, itikadi tasavvuru, içtimai nizamı ile bu makama en ehildir. Binaenaleyh, ilmi ilerleme ve hilafet hakkını ifa etmek için yeryüzünü imar etme ile bunlara ehil olmalıdır.”
Vazife bizim. Ama biz, bu küresel çağda İslam’a nasıl davet edeceğiz?
Daha önce ifade edildiği üzere küreselleşme, bilginin, edebiyat akımlarının, yeniliklerin, teknolojinin, sermayenin ülke ve toplum sınırlarını aşarak bütün dünyayı etkisi altına alması; ülke ve toplum sınırlarının sosyal, teknik, ekonomik üretim ve gelişmelere karşı koruma, engelleme özelliğinin yok olmasıdır.
Davet, kelime anlamıyla çağrıdır, bir ziyafette bulunma talebidir. Istılahta ise Müslüman olmayanları İslam’a, Müslümanları ise İslam olmalarının gereğini yerine getirmeye çağrıdır.
Çağ, kendisinden önceki zaman dilimlerinden, yaygın düşünce ve davranışlar, etkin siyasi güç gibi belirgin özelliklerle ayrılan zaman dilimidir.
Kabul edelim ki biz, küreselleşme çağındayız; daha önce yaşanmamış bir zaman dilimindeyiz.
Biz, bu küreselleşme çağında İslam’a nasıl davet edeceğiz? Kendisine davet ettiğimiz nasıl istiyorsa öyle ve bu birlik çağının ilk davet komutanı nasıl yapmışsa öyle…
Kendisine davet ettiğimiz Allah (cc)’tır. Allah (cc), nasıl istiyorsa öyle davet edeceğiz. Bu birlik çağının davet komutanı, Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)’dır. O bu daveti nasıl yapmışsa öyle yapacağız.
Misyonumuz belli: Batılda buluşan insanlığı hakta buluşturmak.
Bu misyonu emreden belli: Yüce Allah (cc)
Bu misyonda örnek alınacak önder belli: Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)
Çağrı aynı çağrı, yol-metod, aynı yol-aynı metod… Teknikler ise (ki sadece araçtır) bugünün tekniği…
Geçmiş tekrarlanmaz ancak geçmişin ışığı, bütün görkemiyle bugüne vuruyor, bugünü bütün ayrıntılarıyla gösteriyor ve geleceğe yansıyor, gelecekten işaretler veriyor.
Dün at sırtında çöllerde yol alıp Habeş’e, İran’a, Bizans’a mektup götüren sahabe yerine bugün çağın teknik araçları başında biz varız.
Mektup aynı mektup; ulaştırma, iletme biçimi farklı…
Düşünün ki Hz. Resulullah (s.a.v), bir mektup vermiş, bizden ulaştırmamızı talep ediyor. Vazifeden kaçmak caiz midir?
O halde ey küresel çağın Müslüman’ı, sen peygamberlerin vazifesini yüklenmiş bir ümmetin mensubu olarak bir davetçisin, davetten kaçamazsın.
Hz. Resulullah (s.a.v)’ın mektubunu evde rafa koyup, onu kendine saklayıp günde beş kez “Bizi doğru yola ilet” diye Rabbine ak bir yüzle varamazsın, emr-i bilmaruf ve nehy-i anil münker yapmadan dualarının kabul olmasını bekleyemezsin. Tevhid dininin çağrıcısı Hz. İbrahim’in yolunu sürdürmeden Kâbe ziyaretinden istifade etmiş sayılamazsın. Ravza-i Muttahara’da, Hz. Resulullah (s.a.v)’ın manevi huzurunda ağlarken yurduna dönüp ümmetin haline gülemezsin.
İnsanlık cehenneme doğru yol alırken, buna duyarsız kalıp ben cennette bir yer bulayım da gerisi varsın cehennemde yansın diyemezsin..
İslam, bencillerin dini değildir.
İslam paylaşım dinidir.
Sendeki iyiliği artırmak zorundasın.
Bu iyiliği artırmanın yolu, onu paylaşmaktır. İyilik, paylaşıldıkça artar.
İnşaallah, bu bilinç içinde Rabbim izin verdiği sürece bu konu hakkında yazacağım
Dua ve ilginizi bekliyorum…
Allah (cc)’a emanet olunuz…
Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Şubat 2013
Dr. Abdulkadir Turan