Toplumumuzun en büyük faziletlerinden biri Kur’an’-ı Kerim’e karşı hürmetidir. Evlerimizde Kur’an (Mushaf), yüksekçe bir yerde bulunur. Hatta geçmişte “kavlik” denen özel bir kılıf içinde asılı tutulurdu. Kur’an için “kavlik” yapmak da ayrıca takdir edilirdi.
Kur’an’a sırt dönülerek ya da Kur’an’a doğru ayak uzatılarak oturulmaz.
Kur’an’a abdestsiz ellenmez, Kur’an alınırken başın üstüne konur, taşınırken göğüs hizasında tutulur, bırakılırken öpülür, alna doğru hürmetle kaldırılır veya baş üstüne konur, sonra yerine yerleştirilir.
Kur’an’la içeri girildiğinde ayağa kalkılır veya en azından ayaklar toplanır.
Geçmişte, toplu taşıma araçlarında yanında Kur’an bulunan biri varsa onu şoför mahallinde şoförün önüne koyardı.
Çocuklar henüz ilk kavrayış çağında iken Kur’an dersleri almaya başlar. Pek çok yörede Kur’an eğitiminin her aşamasında hem Kur’an öğrenen çocuğa hem Kur’an öğreten hocasına hediye verilir. Kur’an’ın hatmi için de küçük bir ziyafet düzenlenir. Geçmişte Kur’an öğreten hocalara ayrıca bir koyun hediye etmek veya altın vermek yaygın adetlerdendi.
Kur’an’ı güzel okuyan hocalar sevilir. Kur’an’ın güzel okunması teşvik edilir.
Kur’an üzerine yemin edilir, Kur’an üzerine yapılan yemine güven duyulur.
İki topluluk şiddetli bir çatışmaya girdiğinde aralarına Kur’an konduğunda çatışma durur. Düşmanından kaçan biri yakalandığında “Kur’an’a sığınıyorum (ez di bexté Kur’an’é de me) dediğinde affedilir. Sulh merasimlerimizde de Kur’an’ın altından geçilerek taraflar birbirine güven verirler.
Dolayısıyla toplumumuz, Kur’an’ı hayatının merkezine almıştır. Ama ne yazık ki bu merkeze alış, şekilde kalmıştır. Kur’an, aramızda ulus devletlerdeki bayrak gibi kalmış ya da eski ordularda sancağa benzemiş, şekli bir mahiyete bürünmüştür.
Kur’an’ı öz bakımından hayatımızın merkezine alma konusunda ise her gözlemcinin tespit edeceği kadar Kur’an-ı Kerim’den uzak kalmışız. Ama bu konuda da abartılı yaklaşımlar söz konusudur.
Kur’an’a Tamamen Uzak mıyız?
Geleneksel dünyamızda Kur’an’ın özünü kast ederek Kur’an’a tamamen uzak kaldığımızı öne sürmek isabetsiz bir yaklaşımdır.
Misafirperverliğimiz…
Namus konusundaki hassasiyetimiz…
Emanete riayet konusundaki titizliğimiz…
Anne babaya hürmetimiz…
Zulüm karşısında sessiz kalmayışımız…
Ümmetin derdiyle dertlenişimiz…
Kur’an-ı Kerim’in hayatımıza kattığı büyük faziletlerdir. Dolayısıyla Kur’an, sadece şeklen aramızda bulunmamış ya da tatlı bir edayla okuyan yaşlılarımızın sesinde kalmamıştır.
Biz, Kur’an’ı anlamamışız ama Kur’an’ı anlatanlardan anladıklarımız, bizim hayatımıza İslam’ın pek çok üstünlüğünü katmaya yetmiştir.
Kur’an Konusunda Nedir Eksiğimiz?
Kur’an konusundaki en büyük eksiğimiz Kur’an’ı anlamamaktır. Kur’an, ilmi bilgisi dedelerinden öğrendiklerinden ibaret olan sıradan adama öğretmen olabileceği gibi filozofa da üstad olabilir. Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılabilir yanının yanında ancak “ilimde derinleşenlerin” anlayabileceği yanı da vardır.
Ne yazık ki farklı cahili yaklaşımlarla bundan sapmışız. Hint kültürünün sınıfçı yapısı bizi etkilemiş ya da kilisenin dini metinler konusundaki tekelciliği Müslüman dünyaya sirayet etmiştir. Biz, o etkilerle, Kur’an’ın her ayetinin ve her manasının ancak “ilimde derinleşenler” tarafından anlaşılabileceği gibi bir düşünceye kapılmışız.
İslam’ın bilateşbih Milli Marşı niteliğinde olan Fatiha’nın manasını bile sıradan insana öğretmemişiz. Ona Kur’an’ın şeklî kapağını açmışız ama Kur’an’ın özünün kapısını kapatmışız. İnsanımız, bir Kur’an ayeti manasına hasret bir şekilde ömür sürüp vefat etmiştir ki bu cahili hâlin benzeri, ancak avamın mukaddes metinlere dokunmasını yasaklayan Yezidîler arasında ya da sıradan Hıristiyan’ı İncil’den uzak tutan mutaassıp Hıristiyanlar arasında yaşanmıştır.
Bu hususta o kadar ileri gitmişiz ki Şah Veliyullah Dehlevî gibi alimlerimiz Kur’an mealini kaleme aldıklarında onları bidat ehli olmakla itham etmişiz.
Merhum Seyyid Kutup’un Yoldaki İşaretler’in henüz başında ifade ettiği üzere, Ashab, birer Kur’an talebesiydi. Onları besleyen sadece Kur'an idi. Resulullah salallahü aleyhi vesellem’in hadisleri ile kılavuzluğu, bu ilk kaynağın sadece bir mahsulü olarak belirmişti. Nitekim Hz. Aişe radiyallahü anha’ya Resulullah sallallahü aleyhi vesellem’in ahlakı sorulduğunda Hz. Aişe “Onun ahlakı Kur’an idi” buyurmuştur. Buna göre, Kur'an, o neslin tek beslenme, davranış ve yetişme kaynağı idi. Bunun böyle olması, o gün insanlığın önünde başka bir şeyin olmaması değildi. O gün de insanlığın önünde eski Yunan kültürü ve diğer kültürler vardı. Ama Resulullah sallallahü aleyhi vesellem, Hz. Ömer radiyallahü anh’ın elinde Tavrat'ın sayfalarından birini görünce öfkelenmiş ve ona “Allah'a yemin ederim ki eğer Musa sağ olup aranızda bulunsaydı bana uymaktan başka onun için helal (meşru) bir yol olmazdı” buyurmuştur.
Ashab, Kur’an’ı ayet ayet takip eder ve hayatına uygulardı. Ebû Abdurrahman es-Sulemî’nin “Biz, Kur'ân-ı Kerim'den on âyet-i kerime öğrendik mi o on âyetin helalini, haramını, emir ve nehiylerini öğrenmedikçe bir sonraki on âyeti öğrenmeye geçmezdik” dediği rivayet edilmiştir. (Muvatta)
Bu takiple örnek sahabe nesli inşa oldu, ortaya bir Kur’an nesli çıktı. Kur’an neslinin hiç şüphesiz en mühim özelliği, onların zihniyetlerinin de amellerinin de Kur’an’a göre şekillenmesidir. Onlar, bir hususta dara düştüklerinde, o hususu Kur’an’ın emri gereği (Nisa 59) Allah ve Rasûlüne arz ederlerdi. Onları dünyanın efendiliğine ve ahiret bağlamında ise cennetle müjdelenme makamına çıkaran bu faziletleriydi.
Kur’an’ın yolu, Sıratü’l-Müstakim’dir. Sıratü’l-Müstakim, başarıya, zafere götüren dosdoğru yoldur. Onlar, bu yola girdiler ve başardılar.
Bizse bir hususta çekiştiğimizde, bir hususta çözüm aradığımızda geleneksel dünyamızda örfümüze, geleneğimize başvurduk. Bugün ise şu veya bu kültürün sözde filozof veya sözde sosyolog ve psikologlarına başvuruyoruz, onlardan getirdiğimiz delillerle birbirimizi alt etmeye, birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz.
Hâlbuki bugün de olması gereken; Ashab gibi hangi hususta yol ararsak arayalım, hangi bolluğa ulaşmak için kaygılanırsak kaygılanalım, hangi hususta dara düşersek düşelim, hangi hususta çekişirsek çekişelim o hususta Allah ve Rasûlüne sığınmaktır. Her sorun için çözüm Kur’an’ı sıkıca takip edip titizce tatbik etmektir.
Emperyalizmin Oyununu Fark etmek
Toplumumuzun Kur’an’la ilişkisindeki sorun, Kur’an’ın şekline duyulan saygı değil, bu saygının pratikte karşılığının yeterince olmamasıydı. Müslüman toplum, Kur’an’ın şekline çok hürmet ettiği için değil, Kur’an’ın özünü tatbik etmediği için yeryüzündeki efendiliğini kaybetmiş ve cennete giden yoldan çıkmıştır.
Oysa emperyalizm, Müslüman dünyasında halkın Kur’an’ın şekline duyduğu saygıyı sorgulayan fikirleri teşvik etti. Biz, emperyalizmden kurtulmak için toplumu Kur’an’ın özüyle buluşturmak istiyorduk. Oysa emperyalizmin karşı atağıyla, geçmişin Kur’an’ın şekline saygı duyan toplumu Kur’an’ın özüyle buluşmadığı gibi o şekle saygıdan da uzaklaştı. Kur’an üzerine yemin etmeyen, içeriye Kur’an’la girildiğinde ayağa kalkmayan, Kur’an’ı öpüp başına koymayı bilmeyen bir toplumla yüz yüze kaldık.
Emperyalizmin bize oynadığı ikinci oyun, Sünnet’le ilgilidir. Sünnet, Kur’an’ın pratiğidir. Bizim hayatımızda Kur’an’la ilgili eksik olan pratikti, dolayısıyla Sünnet’ti. Biz de ihya hareketleri olarak Sünnet’i ihya ederek İslam toplumunu tecdit etmek istedik. Sünnet yolundan Kur’an’a ulaşarak, Kur’an’ı Ashab gibi hayatımızın merkezine almaya çalıştık.
Oysa emperyalizm, Müslüman dünyada Sünneti, Kur’an’ın alternatifi gibi gören, Sünnet’i Kur’an’dan ayrıştıran fikirleri teşvik etti. Emperyalizm, sanki Kur’an’ın yaşanmasına Sünnet engel oluyormuş gibi bir algı oluşturdu. Emperyalizm, Sünnet’le Kur’an’ı çatıştırarak ikisini de tamamen etkisizleştirme stratejisini güttü. Bu büyük oyunun icrası bugün de devam ediyor.
Gün, emperyalizmin oyununu bozma ve Sünnet yolundan Kur’an’a bakıp Hz. Resûl ve pâk ashabının Kur’an’ı tatbik ettikleri gibi Kur’an’ı hayatımızın merkezine alıp tatbik etme günüdür.
Dr. Abdulkadir Turan
Dr. Abdulkadir Turan