Hâkim küfrün ana karakterini, insanlığa tamamen hâkim olma isteği belirler. Küfrün temsilcileri, insanlık büsbütün kendilerine tabi olsun, hâkim oldukları alanda kendi programları dışına çıkan bir tek kişi bulunmasın isterler.
Hakkın çizgisinden uzaklaşan insanları, zorla veya aldatarak kendilerine boyun eğdirir, kendi programlarına göre yönlendirirler. “Allah’tan başka ilah yoktur” diyerek tağutu reddeden, onun programına “Hayır” diyen, böylece onun programı dışına çıkan Müslümanların varlığından ise derin bir huzursuzluk duyarlar.
Bu durumu, “kendilerini tanımama” ve “kendilerine karşı isyan” olarak nitelendirir, varlıklarının tehlikeye düşmesi olarak değerlendirir, Müslümanın üzerine varır, boyun eğdiremeyince Müslümanı kendi programı dışına çıkarmaya, onların dilediği tartışma ve mücadele alanına çekmeye, böylece dolaylı olarak kendi hâkimiyet alanları içine almaya çalışırlar.
Kendilerine isyan eden Müslümanı, dolaylı da olsa kendi hâkimiyet alanlarında görmek, koşullarını kendilerinin belirlediği, neticesini kendilerince önceden ayarladıkları bir alanın içinde bulmak onlara büyük bir zevk verir, bunun için Müslümanların yürüyüşünü bozma programına çok yönlü yatırım yaparlar.
Müslümanı sözle taciz eder; ona yalan bir geçmiş uydurur, onunla ilgili iftiralarla örülü bir mevcut durum iddiasında bulunur ve ona “kendi tasarladıkları bir gelecek” tasarlayıp bunu Müslümanın tasarısı diye topluma sunarlar.
Ne o geçmiş, Müslümanların geçmişidir.
Ne o mevcut durum, Müslümanların mevcut durumudur.
Ne de o istikbal, Müslümanların tasarladıkları istikbaldir.
Onlar, Müslümanı olması istedikleri gibi tarif eder ve Müslümanın gelecekte içinde olmasını istedikleri programı “İşte Müslümanın programı” diye topluma reklam ederler. Müslümanlar o program doğrultusunda davranmayınca küfür güçleri, onları baskıyla ezer ve o baskıdan netice bekleyerek kendilerinin tasarladıkları programın içine, kendi istedikleri zamanda, kendi diledikleri neticeleri verecek şekilde çekmeye çalışırlar.
Böylece hem oyunu diledikleri gibi oynar hem de topluma “Bak, biz her şeyi biliyoruz” diyerek övünür, toplum üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirirler.
Bu, küfrün oyunudur. Müslümanı o oyun içine çekmek; Müslümanın Rabbinin dilediği şekilde yol almaktan uzaklaşıp onların programı içinde görmek küfre “muktedir olma” zevkini tattırır. Halbuki, İslam mücadelesi, küfrü bu zevkten yoksun bırakma mücadelesidir.
Bunun için Müslüman, mücadelesini kendi programı içinde verir, küfür ne yaparsa yapsın, şartlarını ancak kendisinin ilahi emirler doğrultusunda belirlediği bir yolda ilerler. Taciz, tahrik ve baskılar, onu küfrün zamanlaması içine çekmez. Bu noktada iradesine hakim olur. Kendisini bir an olsun boşluğa bırakmaz. Küfre ne teslim olur ne de küfre karşı mücadelenin safhalarını farkında olmadığı bir böbürlenme, bir meydan okumaya cevap verme hissiyle gereksiz çıkışlar yaparak ihlal eder.
Furkan Suresi, bu noktada yol göstericidir.
“4- Kafirler “Şu Kur’an, Muhammed’in uydurduğu bir yalandır. Bu uydurma işinde kendisine yardım eden başkaları da vardır” dediler. Onlar gerçekten zulüm işlemişler ve yalan söylemişlerdir.
5- Yine onlar ‘Bu Kur’an, eski milletlerin masallarıdır. Muhammed onu adamlarına kopya ettirmiştir ve bu kopyalar sabahları ve akşamları kendisine okunmaktadır’ dediler.”
Ayet-i Kerimelerinin temas ettiği konuyu işleyen Surenin 63. ayeti Müslümana kendi programına bağlı kalmayı emreder. Riyazü’s Salihin’in derleyicisi İmam Nevevi Hazretlerinin bu ayeti aldığı bölüm ve bu ayetten sonra yer verdiği Hadis-i Şerif ise büyük bir işarettir.
Rabbimiz Furkan Suresi 63. ayette şöyle buyurur: “Rahman olan Allah’ın kulları, yeryüzünde tevazu ve vakar ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atıp sataştıkları zaman aldırmadan “Selametle” deyip geçerler.”
Taberi tefsiri ve diğer tefsirler, ayet metnindeki tevazünün, ne pısırıkça bir hal içinde olmak ne de kibir içinde olmak olduğunu, bunun ikisi arasında bir yol olduğunu söyler ki İslam da bu dengenin ta kendisidir. Müslüman, ne boynunu uzatan bir koyundur ne de kof bir kahramanlık gösterisi içindeki kişi…
Taberi’nin ayetin tefsirinde aktardığı şu bilgi, tevazünün ne olduğunu ve dengeyi korumanın ne kadar önemli olduğunu izah etmektedir:
“Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer bir gün, yavaş yavaş yürüyen bir genç görmüş ve ona: “Neyin var hasta mısın? “ diye sormuş. Genç de: “Hayır, ey Mü’minlerin emiri.” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hz. Ömer, ona elindeki kamçıyla vurmuş ve canlı bir şekilde yürümesini emretmiştir.”
Mesele budur… Koşullarını kendisinin belirlediği bir yürüyüş… Bu yürüyüşte kendinden emin olma hâli vardır. Küfür, müminin bu yürüyüşünü bozmak ister ama mü’min ona uymaz. Seyyid Kutup Hazretleri ayetin tefsirinde şöyle der: “Onlar yeryüzünde rahat ve yumuşak adımlar atarak yürürler. Yürürken kendilerini zorlamazlar, yapmacık hareketlerde bulunmazlar. Ne kibirlenirler ne de böbürlenirler. Ne burunları havada yürürler ne de kabararak veya şişerek yürürler. Çünkü insanın sergilediği tüm davranışları gibi yürüyüşü de onun kişiliğinin ve içindeki duygularının göstergesidir. Normal, kendine güvenen, kararlı ve ciddi bir ruh, bu özelliklerini sahibinin yürüyüşüne de yansıtır. Böylece normal, kendinden emin, ciddi ve kararlı yürür. Bu yürüyüşte saygınlık, rahatlık, ciddiyet ve güçlülük göze çarpar.”
İmam Nevevi Hazretleri, Furkan Suresi 63’ü “Vakar ve Sekinet” bölümüne almış. Ayet-i Kerime’den hemen sonra ise “Aişe (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
‘Rasulullah (s.a.v.)’in küçük dili görünecek şekilde kahkaha ile güldüğünü asla görmedim. O, ancak tebessüm ederdi.’ (Buhari ve Müslim)” hadis-i şerifine yer vermiş.
Bu ayetten sonra bu hadis-i şerif… İnsan, ilk okuyuşta ne ilgisi var, diyor. Halbuki İmam Nevevi Hazretlerinin onu buraya alması bilinçli bir tercihtir.
Gülmek, dışın insanı içine çektiği bir boşalma hâlidir; bedenin bir dış dürtü; söz, görüntü veya hayal karşısında aniden denetimini kaybetmesi, kendi kontrolünün dışına çıkması, o dürtüye istem dışı karşılık vermesidir. Gülmek, kendini boşa atmak, iradeyi erteleyip duyguya kapılmaktır. Tebessüm ise bir kontrol halidir. Hem dürtü karşısında tepkisiz kalmamak hem de onu bir ölçü içinde tahlil etme ve kişinin kendi belirlediği kadar cevap vermesi halidir.
Tebessüm, kişinin elindedir; gülmek ise istem dışıdır. Kahkahayla gülmek, kişinin kendisini dış koşullara bıraktığının, tebessüm ise kişinin kendisini kontrol ettiğinin işaretidir.
Duyguları kontrol etmek çok zordur. Furkan Suresi 63’te olduğu gibi Rabbimiz, başka bir ayet-i kerimede de müminlerin vasıflarını açıklarken “Onlar öfkelerini yenerler. (Al-i İmran 134)” buyurmaktadır.
İmam Nevevi bu hadis-i şerif “Vakar ve Sekinet” bölümüne alarak Mü’minin sevincini de kontrol etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Şüphesiz, öfke de gülmek de birer simgedir, onların kontrol altında tutulması, bütün duyguların kontrol altında tutulmasını ifade eder.
Bu nasıl olacak?
İslam mücadelesi Hak’tan gelirken küfür, onu milliyetçi duygulara, yani şeytani hislere bağlayacak.
İslam mücadelesi kendi imkanları üzerine yürürken küfür, onu başkalarına, hatta bizzat kendi küfrüne bağlayacak. İcabında benim adamım diyecek.
İslam mücadelesi, toplumu ıslah etmek, toplumu geliştirmek, dünya ve ahirette daha iyi bir geleceğe kavuşturmak için verilirken küfür onu bozgunculuk, yıkıcılık peşinde olmakla suçlayacak.
İslam nasılsa küfür tam zıddını tarif edecek, Hz. Musa (as)’dan sonra toplum daha iyi bir noktada olmuş, Hz. İsa (as)’a, kısmen bile tabi olmuş toplumlar büyük bir gelişme göstermiş, Hz. Muhammed Mustafa (s. a. v.)’ya tabi olduktan sonra Yesrib Kasabası Medine olmuş, medeniyetin beşiği olmuş. Ama küfür İslam mücadelesini yıkıcılıkla, fitneyle, toplumun geleceğini tehlikeye düşürmekle itham edecek ve Müslüman, buna karşı tahrik olmayacak, hem durmayacak, programını sonlandırmayacak, boyun eğmeyecek, karşı koyacak, hem de duygularını kontrol altında tutacak. Bu, çok zordur. Küfredenin küfrüne ancak ölçüler içinde karşılık vermek, özellikle bizim gibi his toplumlarında, bizim gibi coşku toplumlarında, bizim gibi hamaset toplumlarında “Olamaz” denecek bir durum gibidir. Rabbimiz, bu zorluk karşısında da bizi yalnız bırakmamış, bize Furkan Suresi’nin hemen sonraki ayet-i kerimelerinde reçetesini sunmuştur:
“64- Onlar geceleri Rablerine secde ederler ve onun huzurunda ayakta dikilirler.
65- Onlar derler ki; Ey Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzak tut, çünkü cehennemin azabı sürekli bir afettir.
66- Orası ne fena bir konut ve ne fena bir barınaktır.”
Mü’minler, davalarının kendi kişisel davaları değil, Allah’ın davası olduğunu bilirler, bunun için geceleri çok zikir yapıp olayın uhrevi yönünü sürekli akılda tutarlar.
Kalpler, ancak zikirle sükunet bulur ve insan ancak ahireti düşünürse kendi duygularına uyma zevkinden vazgeçer. Duygu tatmini, ister öfke olsun, ister sevinç büyük bir zevktir. Ahiret hayatı düşünülmeden o zevkten vazgeçerek hem “Vakar” hem “Sükunet” içinde olmak mümkün değildir.
Rabbim, bizleri küfrü karşı vakarla mücadele edenlerden eylesin…
Dr. Abdulkadir Turan
Dr. Abdulkadir Turan