‘Olan’ zahir, bilinen, realite, hakikattir. Tavır ‘olan’ın müspet ya da menfiliği üzere belirlenir. Ferdi ilişkilerde sağlıklı olmanın dayanağı ‘olan’ı değerlendirip menfiliği denge adına törpülemektir. Bir avuç olumsuzluğa, bir derya dolusu güzelliği kurban etmemektir.
Olan, sebep ve sonuçlarla tamamlanmış bir bütünlük olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda ikili ve çoklu ilişkilerde sevgi ve nefreti öznenin kendisine yöneltmek, olanı algılama sakatlığıdır. Sevgi ve nefret, öznenin eylemleri üzerine şekillenmelidir.
" Yaratılanı severim, Yaratandan ötürü" sözü bu hakikati kapsamlı bir şekilde içermektedir. Kişi adı ve sanıyla değil, " Doğru, ahlaklı, dürüst, digergam olduğu için sevilir veya " Yalancı, ahlaksız, aldatan, bencil" olma yönleriyle nefret edilir. Ki iyi birinin kötülüklere kayması, kötü birinin de iyiliklere erişmesi mümkündür. Nitekim Hazret-i Muhammed Aleyhissalatu vesselam şöyle buyurur:
“ Dostunu orta yollu sev! Umulur ki, bir gün düşmanın olabilir. Düşmanına aşırı buğz etme! Umulur ki, bir gün dostun olabilir.”
Olabilecek ise muhtemel bir çerçevede olduğu için ona yoğunlaşmak, merkez kuvveti zayıflatır. Dünü elemi/lezzetiyle gitmiş olan, yarını da henüz göz önünde olmayan bir insanın hayal ve faraziyeler boşluğunda sonuçlar, araması boş bir uğraştır. Sadece olabilecek, muhtemel artı ve eksiler etrafında değerlendirilip tedbir basamağıyla tevekkül kapısına varılır. Sonucun ancak Allah`a ait olduğu kanaatiyle beden/ruh ikilisi tahmil olunmuş hamlini taşımaya odaklanır.
Gerçeklik genelde üç kategoride ele alınır:
Hakikat, olgu ve gözlem.
Kâinattaki her şeyin dayandığı bir ilim ve kudret hakikati vardır. Yani, gerçeğin arkasında ona şekil veren bir ilmî kalıp ve güç vardır. Örneğin Yüce Allah’ın Âlim ve Kadir isimleri ilmel, aynel ve hakkel yakin bir hakikattir.
Olgu ise, kudretin gerçeğe şekil verme halkasıdır. Örneğin Yüce Allah’ın icraata dönük her isminin varlık âlemindeki zahiri ve gaybi tecellisidir. Allah’ın (c.c) Şâfi olması bir hakikatken, hastalara şifa vermesi bir olgudur.
Olguların gözlemlerimizle alâkası yoktur. Nitekim farkına varamadığımız birçok olgu vardır. Ancak, biz bilmesek de, onlar gerçektir.
Üçüncü ve en dar kategori ise, söz konusu olguları, gözlemlerimizden oluşan deneye dayalı bilgidir. Neticede gözlemsel her bilgi bir teoremdir; sonradan daha güçlü gözlemsel bulgularla o bilginin daha değişik bir yönü bulunabilir. Gözün burada nasıl baktığı önemlidir. Çünkü bir sadece rengi ve şekliyle görmek vardır ki, bu eksik bir gözlemdir:
“ Hâlbuki onları hidayete da`vet etseniz, işitmezler! Çünkü onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler!” ( A’raf: 198)
Diğeri rengin, şeklin, kokunun ardındaki hakikati görmek vardır ki bu kalpte yakinle beslenen teslimiyetçi bir gözlemdir.
" Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzeri yatarken (her vakit) Allah`ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz….” ( Al-i İmran: 191)
...
" Dilin kemiği yoktur." sözü dile/konuşmaya gereken ehemmiyeti vermek ve konuşulanların yerine göre insanı aziz veya zelil ettiğini bilmek açısından veciz bir sözdür. Dolayısıyla insanın şahsiyet olarak büyüklüğü veya düşüklüğü diliyle orantılıdır. İnsanın esiriyken söz, sözün esiri olmamak için dokuz boğumu olan bir boğazdan çıkan söze çok düşünüp ardından yol vermek en doğru olanıdır.
" Müslüman eliyle diliyle diğer insanların emin olduğu kimsedir." Hadis-i Şerifiyle dil ve dilin afetleri hakkındaki onlarca hadis ve yüzlerce özlü söz konuşmanın nasıllığı, hedefi ve zamanı hakkında bize önemli ölçütler sunar ki, şu veciz söz onlardan biridir.
" Küçük insanlar, kişileri; normal insanlar, olayları; büyük insanlar ise davaları konuşurlar."
Hedef küçültmenin en görünürü Ahmet, Mehmet, Ali, Ayşe, Fatma, Zeynep`e odaklanmaktır, onların eksikliklerinde kendi zaaflarını görmemektir. Ülkeleri de dil, kültür, görenek, inanç birlikteliğinde cüsseli bir birey düşünürsek uluslararası politik çıkarların getirisi(!) kabul edilen " Şu ülke, bu ülke..." söylemleri de bireylerden konuşmak kapsamında değerlendirilmelidir.
" Falankes böyledir, şöyle yaptı, boyu kısadır, ensesi kalındır, saçı uzundur, evi kirlidir, yalan söyledi, senin için şunları düşündü..." deyip kardeşlik hukukunu çiğneyen gıybet, zan, tecessüs, hased, bencillik ve hatasını görememe gibi kalbi hastalıklara müptela kılar. İnsan toplumsallığına ve bireylerin yakınlaşması/dayanışmasına büyük bir fitne olarak balta vurur. " Fitne, katilden beterdir." gerçeği insanlık huzurunu böylece kasıp kavurur.
Geniş muhatap dairesinden kişilik haklarını çiğnemekle kendini gösteren insanlardan konuşma düşüklüğü, bu daireyi küçülttükçe küçültür ve kişiyi bedeni ve ruhi yalnızlığına kendi adıyla davetiye çıkaran bir bedbahtlığa sürüklediği gibi ahirete de omuzlarında vebali ağır kul haklarıyla varır.
Günü birlikçi, ilmi birikimden yoksun insanlar ise " Şu oldu, böyle oldu, ev yandı, falanlar kavga etti, güneş tutuldu..." gibi günlük yorumlarla magazinsel izahlarla benzer olay ve yaşananların nedensellik zincirinden ve varacağı sonuçlar denkliğinden habersiz bedbinlik, moralsizlik, isteksizlik, adaletli toplumun inşası için taş üstüne taş bırakmama gevşekliği... içinde her konuya alim(!) sözleri olanları topluma hediye ederler(!)
Olayları konuşmaktan maksat, onlara yüzeysel olarak takılıp kapılmaktır. Olaylardaki ders ve ibret yönünü göremeyip tarihsel bir kronoloji etrafında dönüp dolanmanın götürüsünün getirisinden fazlalığından bahsetmektir.
Olaylar, elbette varlık nedeninin anlaşılması ve yol haritasının bilinmesi için önemlidir. Kur`an-ı Kerim`de anlatılan kıssaların da birer olay örgüsü olduğunu biliyoruz. Hatta onların tekrarı da bir anlık yaklaşımla belki söylediklerimizi çürüten bir delildir. Fakat İlahi İrade, kıssaların anlatılma hakikatini bize şöyle beyan eder:
“ And olsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır (Bu Kur`an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin `çeşitli biçimlerde açıklaması` ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir ” (Yusuf Suresi, 111)
Büyük, yüce, aziz insanlar ise davaları, fikirleri konuşurlar. Hayatın özüne vakıf olmaya çalışırlar. Gayretlerinin tamamı şu varlık âleminin nedenliği, nasıllığı ve varacağı mecranın anlaşılması üzerinedir. Şu sayısız nimetlerin, şu dengeli kâinatın, şu ihtişamlı saltanatın Sahibine varan yolu bulma uğraşını sürdürürler, gece ve gündüz.
Onların dedikoduya ayıracak zamanları, olayların akıp giden seyrine kapılacak rahatlıkları yoktur. Fikir atmosferinde yaratılışın gizemini ibretle ararken, yaratıcının kudretini akıllarıyla takdir ederken, O Yüce Allah`ın huzurunda kalp ve eylemle edep/teslimiyet secdesine varma hazzını tadarlar.
Kendileri böyle büyük bir nimete erip dava adamı olmanın lezzetiyle lezzetlenirken başkalarının da bu lezzete erişmesi için davet çalışmalarını aşkla sürdürürler.
…
Ne zaman, ne şekilde ve kimler arasında vuku bulursa bulsun; ister olumlu ister olumsuz cereyan etsin olaylara anlık müdahale yanlıştır.
Anlama, olayın başlangıç ve büyüme sebeplerini bilme, müdahalenin etkisini hesaplama, çözüm önerilerini sağlıklı düşünme olayın müspet netice vermesi için önemlidir.
Kimi zaman en etkili çare sükût ve hasımların kendilerini sorgulama imkânı bulacakları zemini oluşturmaktır. Hasmın sorgulanması terk edilip nefsi sorgulama başladığı an doğru çözüm yolunda ilk adım atılmış demektir…
…
İnsan yaşamında saadet, huzur ve güzelliğin ikamesi için bir tarlanın verim verecek kıvama gelinceye kadar harcanan çabanın aynısı harcanmalıdır. Çabanın evveli tarlayı ayrık otları, zararlı haşerelerden temizlemektir.
İnsani erdemlerin evveli olan güzel ahlak; akıl ve kalbin öz işlevini yavaşlatan, silik kılan söylem, davranış ve tepkilerden arındırmakla elde edilir. Bu kazanım; bedeni ve ruhi bir arınma, iyi kötü, hoş nahoş farkını ortaya koyan derin bir tefekkürle olur. Bazen ‘iyi bir yüzücüyüm’ edasıyla suyun derinliğine dalar kişi. Kulaç atar, ayak çırpar… Derken bir dalga onu kapıverir ya da bir anafor onu yutar.
Hayat akışı da böyledir. Kişi, kendini uyumlu sanır; lakin onu yutabilecek tepki, soru, karşı koyma ve soyutlanmalar anafor gibi ansızın karşısına çıkabilir…
Bayramımız Bayram olsun ve kardeşlik tadında, şükür havasında bir bayram hepimize mübarek olsun!
İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Ağustos 2012
İbrahim Dağılma