Biz Müslümanlar her birimiz bir binayı oluşturan birer taş birer tuğlayız. Her birimiz vücudun birer azası, parçasıyız. Bir azayı humma tutunca, bir parça ateşle/acıyla kıvranınca ateş tüm vücudu sarar. Öyle mi?
Her ne kadar kardeşlik müessesesi hususunda emsali görülmemiş şanlı bir tarihe sahip olsak da ümmetin bugün içinde bulunduğu halin ümmetin kardeşlik tarihine yaraşır bir hal olmadığını ortaya koyuyor.
Dünyanın neresine bakarsak bakalım kan ve gözyaşı akıyor. Kan ve gözyaşının aktığı yerde acı içinde kıvrananların, çileyle boğuşanların, zulmün prangalarında çırpınanların, zalimlerin pençeleriyle can verenlerin ekserisi maalesef Müslümanlardır.
Evet, nereye bakarsanız bakın; orda ezilen, sürülen hakları gasp edilen, zindanlara tıkılan, işkencelere maruz bırakılan, hunharca şehit edilen Müslümanlar görürüz.
Ümmet olarak biz bir vücutsak her yanımız yara bere içindedir kardeşim.
Bir yanımız olan Çeçenistan, onlarca yıldır kan revan içinde. Yıllardır sürdürdükleri mücadelede kaç nesil eskittiler. Daha ne kadar kanlarının dökülmesi, beledlerinin talan edilmesi lazım? Ar damarlarını çatlatan zulüm, yıllardır devam ediyor. Acı katmer katmerdir, Çeçenin yüreğinde. Kaç şehit, kaç Şamil yatar Çeçenistan’ın bağrında? Acaba Çeçenistan mı daha çok dertli ve kederli yoksa yiğidini gözünü kırpmadan şahadete uğurlayan analar mı?
Ateşler içinde yanan bir yanımız da Afganistan’dır. Yıllarca Rus Çarlığından çekti. Afganistan’ın Müslüman halkı Peştunlarıyla, Azerileriyle bir bütün olarak her çileyi yaşadı. Ölümlerle yattılar, uyandılar. Sürgünlerin, muhaceratların en alasını yaşadılar. Ama tam da komünist Rusya’yı topraklarından kovmuşlarken dünya jandarmalığına soyunanlarla başları dertte girdi. Yine işgal...
Yine zulüm, yine katliam, yine kıyım; koca medeni dünyanın gözleri önünde, ekranlarda.
Yine sinelerinde bombalar patlar, yine düğün konvoyları insafsız silahların hedefinde.
Biz de Müslümanız ve ölenler de Müslüman.
Ne güzel de kardeşlik edebiyatı yapıyoruz.
Ve yanı başımızda bir yanımız içler acısı Irak, diğer yanımız göğünden yağmur yerine bombalar yağan ülke Suriye...
Her gün Irak’tan, Suriye’den kanlı-bombalı haberler izliyoruz.
Her gün onlarca, yüzlerce can düşer toprağa binlercesi düşer hastanelere.
Ama ne garip! Ne yemeğimiz kursağımızda kalır ne de çok umurumuzda olur. Sanki hiçbir şey olmuyor gibi. Ateş düştüğü yeri yakar tamam da... Ama hani biz bir bütün, bir vücuttuk. Bu hali en azından yadırgamıyorsak kendi kendimize dönüp “Bizim kalplerimiz ölmüş de farkında değiliz” demek gerek.
Ve Filistin…
Evet, Filistin ve Mescid-i Aksa bugün İslam ümmetinin kangrenleşmiş yarasıdır.
50–60 yılı aşkındır bir avuç Yahudi’nin Filistin’de ve Mescid-i Aksa’da gerçekleştirdiği zulümlerin haddi hesabı yoktur. Evet, bir avuç Yahudi’nin ABD’nin desteğini de arkasına alarak Filistin’de gerçekleştirmediği zulüm kalmadı. Şehir hapishanelerinden tutun da uzun süreli ambargolara kadar israil istediği gibi ev basarak yakıp yıktı. Kundaktaki bebeleri, yetmişlik ihtiyarları bile gözlerini kırpmadan katletti. Sürgünler, zindanlar, kontrol noktaları ve toplu katliamlarla Filistin’i cehenneme çevirdi. Yetmedi, insani yardım götüren insanları ablukaya alıp şehit etti.
Patani de bir insanlık ayıbı, tüm İslam coğrafyalar gibi. Tayland işgalcilerince toprakları işgal edilen ve anbean zulümle kalkıp yatanlar... Binlerce şehit, binlerce tutukludan bahsedilir. Yetimler, öksüzler ve dul kalan kadınlar ortada. Bizim yürekler dayanmazken onlar hepsini yaşıyorlar. Ne kadar acı bir tablo! Patani’de 40 bin yetimden, 30 bin duldan bahsedilir.
Ve Doğu Türkistan yıllar yılı Komünist Çin’in asimilasyon politikaları altında eziliyor. Dini, dili, kültürü yasak! Kur’an’ı yasak! Yasak da yasak… Ve yine her gün zulmün en alasından tadıyorlar. Ölümlerin en alasına çarptırılıyorlar. Dışarıya çıkmak yasak, içeriye girmek yasak! Yurtları açık cezaevlerine dönüştürülmüş adeta.
Kızlar ailelerinden kopartılıp resmi köleliğin yeni modeliyle uzak diyarlarda fabrikalarda cüzi bir ücretle çalıştırılıyorlar.
En acı çeken yanımız, en fazla ağrı çeken yanımız Myanmar, Arakan. Başta da sonda da o. Üzerinde yaşayacak toprak bulamayan belengaz mustaz’aflar. Yakılanların, evi yıkılanların, denizde boğulanların haddi hesabı yok. Sahipsiz ve kimsesizlik zor. Vahşileşen insanlara yem olmak zor, zor! Her gün ölmenin, hatta her an ölümle pençeleşmenin ne demek olduğunu keşke onlardan dinleyebilseydik. Ciğerlerden adeta bastıkları “Bizden başka Müslüman yok mu?” feryatları çok şey anlatıyor aslında. Her gün iliklerine kadar yaşadıkları zulmün bini bir para bile değildir.
Ya, “Allah ve Peygamber” dedikleri için Bangladeş’te katledilen binlerce Peygamber Sevdalısı...
Anlayacağınız tüm vücut yara içinde. Suriye, Arakan, Irak, Filistin, Bangladeş, Çeçenistan, Patani, Doğu Türkistan her gün mezbahane gibidir. Ama mezbahane?
Şehirler can pazarıdır. Umutlar, hayaller, gelecekler birkaç saniyede oluyor tarumar.
Ümmet bu halde, peki halinin farkında mı? Hiç zan etmem.
Fakat bu karanlık, kaotik, kandan kıpkırmızı, acı ve çileyi haykıran, içleri paramparça eden mazlumiyet tablosundan azad olmamız için, gidişatın seyir değiştirmesi için…
Başta bu tablonun farkında olmamız gerekiyor. Kanayan bir değil bin yaramızın olduğunun şuuruyla çırpınmamız gerekiyor. Peki, ümmet olarak bu bilinçte miyiz? Maalesef, ümmet bu şuurda değil; kanayan yaralarını görmüyor, görmek istemiyor. Nelerle mi uğraşıyor? Nasip olursa bu hususu başka bir yazımızda ele alacağız. Allah’a emanetsiniz.
Mustafa Canan / İnzar Dergisi – Haziran 2013
Mustafa Canan