Arapçada “ahi” kelimesiyle karşılanan “kardeş”in çoğulu “ihve” veya “ihvân”dır.
Kardeş denildiğinde akla ilk gelen, aynı anneden ve babadan dünyaya gelen kişiler olmaktadır. Bu nesep kardeşliğinin dışında bir de aynı dine veya dünya görüşüne mensup olmayı ifade eden “akide kardeşliği” söz konusudur. Bizim mevzumuz da akide kardeşliğidir.
Akide kardeşliği aynı dine mensup olmayı aynı davada omuz omuza vermeyi aynı derdi yüklenmeyi gerektirir. Sevinçte ve kederde beraber olmayı, paylaşmayı, yardımlaşmayı, kucaklaşmayı, hoş görmeyi, af etmeyi, sahip çıkmayı, uyarmayı gerektirir. Bu sözde değil özde bir kardeşliktir. Yaşanan, yaşanmış olan, köken olarak Ensar ve Muhacir kardeşliğine dayanan bir kardeşliktir.
Ensar ve Muhacirin birbiriyle yardımlaşmaları ve dayanışmaları başta olmak üzere birbirini sevmeleri, saymaları, birbirine güvenmeleri ve birbirine merhamet etmeleriyle ortaya koydukları numune/misal bir kardeşliktir. Kardeşliklerine ışık tutacak onlarca tabloyu aktarmak mümkündür. Mesela çok meşhur olan şu tabloyu aktarmakla yetinelim: Abdurrahman ibn Avf ile Sad ibni Rebia arasındaki örnek… Kardeş kılındıkları o günün gecesinde Sad ibni Rebia kardeşi Abdurrahman ibni Avf’ın elinden tutmuş ve “Kardeşim, kardeşlik laf ile olmaz. Allah Rasulü seninle beni birbirimize kardeş kıldı. İşte bu benim evim, tam ortadan ayırıyorum. Yarısı senin, yarısı benim” demiştir. “İşte şu benim tarlam. Tam ortadan ayırıyorum, yarısı senin yarısı benim” demiştir. Algılamakta zorlanacağımız bir şey… Daha tesettür ayeti nazil olmamış, perdeyi kaldırmış, iki eşi var; “İşte bu iki eşim, hangisini beğenirsen onu ben boşayacağım, o senin diğeri benim” demiştir. Abdurrahman ibni Avf’ın oradaki sözü aslında muhacirlerin nasıl bir halde olduğunu bizlere gösteriyor. O bir örnektir sadece. Orada söz şudur: “Kardeşim, Allah senin evini de eşini de tarlanı da sana mübarek kılsın. Sen bana pazarın yolunu göster, bir de ip ver” demiştir. Yani onun emeğiyle geçinmektense ona yaslanıp yük olmaktansa kendi alnının teriyle geçinmeyi tercih etmiştir.
Bu ne fedakarlık, bu ne izzet ve incelik! Tarih böyle bir kardeşliğe tanıklık etmemiştir. Tarih böyle bir kardeşliğin üstünde bir kardeşlik nakletmemiştir. Çünkü onların kardeşliğine kan veren, can veren, ruh veren sıcağı sıcağına inen Kur’an’dı. Kardeşliklerinin temelini atan, kardeşliklerini farklı kılan, üstün kılan ilahi bir fermandı.
Bu münasebetle kardeşliğinde Ensar ve Muhacir kardeşliğinin mayasını barındırmayan, kardeşlikte onları kendine meşale kılmayan kardeşlik, Kuran’ın öngördüğü kardeşlik değildir. Onların kardeşliğini kendilerine esas kılmayan kardeşliklerin bu güzellikleri kendinde barındırması da mümkün değildir. Olsa olsa kardeşlik değil de bir ortaklık olur.
Evet, ‘Mü’minlerin birbirleriyle kardeş ilan edilmesi hem Kur`ân-ı Kerim`de (Hucurat 49/10) hem de hadislerde vurgulanmıştır. Bu kardeşlik, varlık sebebini aynı dine mensup olmaktan alarak köle-efendi, zengin-fakir, siyah-beyaz, kadın-erkek ayrımı yapmadan etnik ve kültürel farklılıkları ayrılık vesilesi değil, renklendirici unsurlar olarak görmeyi gerektiren toplumsal bir bağ olan akide kardeşliğinden başka bir şey değildir. Bu kardeşlik bağının gücü öylesine kuşatıcıdır ki İslam toplumuyla uzlaşı içine girmiş zimmileri ve muahedleri de kapsamına alır. Bu bağlamda müminler kardeşçe yaşamanın tüm sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür. Dünyada haksızlığı engellenmek, temel insan hak ve hürriyetlerinin tesisine katkıda bulunmak, ülke içerisinde ise bunlara ek olarak mümin kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak, haksızlıkta ısrar edenlere karşı haklının yanında yer almakla yükümlüdürler.’ (Kur`ân Yolu; c.5, s.93)
Netice, kardeşlik müessesinin İslam tarihinde ne çok büyük bir yer tuttuğunu anlata anlata bitiremeyiz. Zira bu müessese diri olduğu zaman Müslümanlar da güç olmuşlar, denge olmuşlar. Allah’ın rızasına göre dünyaya yön vermişler. Zalimin zulmüne karşı mazlumun yanında çekinmeden yer alabilmişler. Dahası bu müessese diri olduğu zaman, Müslümanlar insanlara dünya ve ahiret saadetinin kapılarını sonuna kadar açmışlar.
Fakat kardeşlik müessesesinin darbe aldığı tüm zamanlarda, Müslümanlar izzeti kaybedip zillete duçar olmuşlar. Güç olmaktan çıkıp bölük pörçük olmuşlar. İnsanlara saadeti götüreceklerine birbirleriyle uğraşmışlar. Gerçek manada o zaman ne birbirlerine, ne ümmete, ne de insanlığa yaramışlar.
Müslümanların hâkim olmadığı yerlerden de ekseriyetle adalet göçmüş, oralara zulüm hâkim olmuştur.
Bir sonraki yazımızda kardeşlik müessesesinin bugünkü durumuna eğileceğiz,
Mevlâna’nın “Kalk âşık, kalk! Acele et biraz, bak! Su sesi geliyor, Sense susuzsun ve uyuyorsun!” sözüne binaen susamışın suya koştuğu gibi kardeşliğe koşmamız temennisiyle... diyoruz. Allah’a emanetsiniz.
Mustafa Canan / İnzar Dergisi – Nisan 2013
Mustafa Canan