İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Karanlıkta Doğan Güneş…

2013-09-25
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Yüzyıllar süren aydınlık fecirlerden sonra bir süre duraklama ve ardından şiddetli bir çöküş yaşamıştı İslam ümmeti… Asli kimliğinden soyutlanmış, bid’atler ve hurafeler ile özü yitirmiş bir ümmet vardı artık yirminci yüzyılın başlarında ortada…
Yüzyıllar süren aydınlık fecirlerden sonra bir süre duraklama ve ardından şiddetli bir çöküş yaşamıştı İslam ümmeti… Asli kimliğinden soyutlanmış, bid’atler ve hurafeler ile özü yitirmiş bir ümmet vardı artık yirminci yüzyılın başlarında ortada… İslam’ın itikat ve ibadetteki parlak halkaları tek tek çözülmüş ve Allah Resulünün işaret ettiği ahir zamana ulaşılmıştı. Din Süreyya yıldızı kadar uzaklaşmış ümmetten ve ortaya Muhammed(a.s.)ın getirdiğinden çok farklı bir dini anlayış türemişti. Bu yeni anlayış Selef-i Salihinin yani ashap ve tabiinin yolu değildi. Her şey asli kimliğini yitirmiş, mana tahrif edilmişti. Dini mubin-i tağyir edemeyenler elmaslar kadar değerli hakikatlerini tevil etmiş, tebdil etmişti. Namaz bir ritüel olmuş, hac asli manasını yitirmiş, zekat toplumlara sosyal adaleti getireceğine sınıflar arası uçurumu belirginleştirmiş, cihad zamanı geçmiş bir ibadet olarak telakki edilmişti.

Müslümanlar artık dünyanın süper güçleri değil “hasta adam” ları idiler. Coğrafyaları masa başlarında paylaşılıyor ve bu pay edilen kara parçalarına kendi halkının hainleri idareci olarak geçiriliyordu. Milli servetler talan edilmiş, eğitim ahlaksızlığın yaygınlaştırılabilmesinin vesilesi olarak kullanılmıştı. Artık ortada dört başı mamur o ümmet-i müstakim yoktu. Hilafet de ilga edilerek anlamını yitirmiş olan bu topluluk artık başsız da kalan bir sürü haline dönüştürülecekti. Çobanı kurtlar olan bu mazlum sürü artık yıllarca bocalayıp duracaktı.

Cesaret toprağa gömülmüş Fatihlerin, Eyyubilerin, Selahaddinlerin üzerine Fatihalar çoktan okunuvermişti. Kimse konuşmuyor, konuşanlar ise dinlenmiyordu. Liderleri cesaretsiz, âlimleri izzetsiz, gençleri ümitsiz ve istikametsiz bir ümmet peyda olmuştu. Yönetimler fesada uğramış, yönetime ıslah ediciler değil, ifsad ediciler talip olmuştu. Medreseler hurafeler üretiyor, analar boş amaçlar uğruna ölecek çocuklar doğuruyordu. Kahramanlar yetiştiren, yiğitler büyüten bu vadi artık korkak, cahil ve zalimleri bitiriyordu… Camiler miskinlerin, idare sefihlerin, kışlalar ise zalimlerin meskeni oluvermişti. Dinin muhafızı asker şeriatın düşmanı kesilmiş, mehdi diye lanse edilenler deccalin fitnesini kuşanıvermişti. Ortada ne ilmiyle amil âlimler ne korkusuzca ölüme giden yiğitler ne de Meryemlerini adayan Hanneler, anneler vardı.

İşte henüz genç yaştaki El Benna bu gidişata daha fazla dayanamadı. Daha küçük yaşlarda iken hafızı olduğu Kuranın artık muhafızı olma zamanı gelmişti. Lise yılarında kurduğu “ Haramlara Karşı Mücadele Cemiyeti” inden istediği sonucu alamamıştı. Önce camilerden başlamış ama cami ehline sözünü dinletememişti. Bu gidişata bir şekilde dur denilmesi gerekiyordu. Oturmak artık haramdı, beklemek zillet ve susmak ise dilsiz şeytan olmaktı. 1928’in Mart ayıydı. 22 yaşında bir delikanlıydı. Tebliğini kahvelere yöneltti. İsmailiye’de haftada üç kahvehanede dersler yapmaya başladı. O kahvelerin birinde El Benna’nın sözlerinden altı genç çok etkilenmişti. Bir akşam onun evinde toplandılar. Ümmeti yeniden diriltmek için yola beraber çıkmaya karar verdiler. Ashab-ı Kehf misali yedi genç El Benna’nın rehberliğinde ama bu kez mağaraya çekilerek değil, mağaralardan, kuytu mekânlardan meydanlara, halkın içine inerek halkı irşad etme yolunu seçtiler. Aralarında sözleşerek bir teşkilat kurmaya karar verdiler. “Müslüman Kardeşler” yola koyulmuştu. El Benna İslam’ın evrensel ilkelerinden ilham alarak yolun işaretlerini serd ediyordu: Gayemiz ALLAH, önderimiz RESULULLAH, düsturumuz KUR’AN, yolumuz CİHAD ve Allah yolunda ölüm(ŞEHADET) en büyük arzumuzdur.

Evet, gaye ALLAH olmalıydı, sadece Allah rızası. El Benna hedefi belirliyor, yolcunun kuşanması gereken azığı belirtiyordu. O bir Allah aşığıydı, hak aşığıydı. Bu yolun uzun ve dikenli olduğunu çok iyi biliyordu. Sünnetullahı görmüş, hak yolun işaretlerini çok güzel fark etmişti. Bu yolda bedeller ödemek, zindanlar görmek, zamanı sarf etmek, şehid olmak vardı. Mekkeler, Hendekler, Uhudlar yeniden yaşanacaktı. İşte tüm bu zorluk ve meşakkatler ancak gönüllere Allah mührü vurulup, gaye yalnız O Zat-ı akdes’in rızasının aranması olunca katlanılabilirdi. Yoksa yolcu mücadeleden el etek çekip, dünyevi çıkarlar peşinde koşan büyük kalabalıklar içerisinde nasıl yol yürüyecek, hakka bağlı kalacaktı. Gaye Allah olmalıydı. Yapılan her iyiliğin karşılığı yalnızca âlemlerin tek sultanından cevap beklemeliydi. Görülen her eziyet, geçirilen her badire, öne çıkan her hendek yalnız ve yalnız Rabb-ı Rahime iltica ederek, yalnız O’na dayanılarak aşılmalıydı. Nokta-i istinad ve nokta-i istimdat sadece Allah olmalıydı. Çünkü bu yol Âlemlerin tek sahibinin yoluydu.

Önder sadece RESULULLAH’tı. Onun sireti karanlıkları aydınlatıyor, yolun nasıl yürüneceğini ortaya seriyordu. Bu ümmetin dirilmesi için peygamber sevdasının gönüllere yazılması gerektiğini çok iyi biliyordu. O en iyi örnek, usvei hasene idi. Onu takip eden şaşmaz, O’ndan başkasını rehber edinen ise doğru yolu bulamazdı. Onu anlatan her söz güzel, Onu yazan her kalem güçlüydü.

Düstur KUR’AN olmalıydı. Okunan, anlaşılan ve yaşanan o kitap müminin başucu kitabı, anayasası ve mihengi olmalıydı. Hak ile batıl o kitabın ayetleriyle birbirinden ayrılır, hak ancak o ayetler ile anlaşılırdı. Hiçbir ideoloji, hiçbir “izm” o kitabın sunduğu saadeti sunamazdı. Sağa sola yalpalamadan yol yürümenin yöntemi Kuran’ı düstür edinmekti. Kuran bir hayat kitabıydı ve ölü kalplere hayat veren bir ab-ı hayattı.

Yol CİHAD’tı. Bu yol mücadele yoluydu. Meskenet, atalet ve zillete yer yoktu bu kutlu yolda. Hakkın bir düsturu uğruna dünyayı ayağa kaldırmalıydı mümin. Mücadele edenleri oturanlardan üstün kılmamış mıydı Rahman. Öyle ise mücadele edilmeli, batılın zail olması için geceler gündüze katılmalı, böylece yüzyıllardır süren meskenet İslam ümmetinin üzerinden kaldırılmalıydı. Cihad ile ümmet eski şerefli günlerine yeniden dönecek, mücadele meydanlarında eski şerefine yeniden kavuşacaktı. Evet, hakikat buydu, kâfirler hiçbir zaman haktan memnun kalmayacak, iktidar ve saltanatlarını gönül rızasıyla asıl sahipleri olan müminlere bırakmayacaklardı. Üstelik hakkın yaşanması için dur durak bilmeyen bir mücadeleye, bir cihada ihtiyaç vardı. Çaba olmalıydı, gayret gösterilmeliydi. Gözler nöbetlerde uykusuz kalmalı, seccadeler gözyaşlarıyla gece yarılarında ıslatılmalıydı. Kanın, terin ve gözyaşının kutsiyeti cihad ile bu ümmetin kuruyan hayat damarlarına can vermeliydi.

Ve ŞEHADET en büyük arzu olmalıydı. Ölüme meydan okuyamayanlar, ölümü ölümsüzlük ile öldüremeyenler ne dünyaya meydan okuyabilir ne de var olan gidişatın önünde set olabilirdi. Ölüme âşık olmalıydı ümmet. Çünkü bedeli vardı hakkın, güzel günlerin, selamet sahillerinin… Ve mutlaka bahşetmeden önce kullarına yüce “Bari” bu nimetleri, bedelini, karşılığını isteyecekti. İçimizden şehidler edinecekti. İşte kurban olma günü geldiğinde, meydanlar mezbahaneye döndüğünde, İbrahim İsmailini seçerken adamak için içimizden hazır olmalıydı ümmet ölüme, ölümsüzlüğe… Ölüm aşığı olmalıydı ki ümmete yeniden hayat bahşedilsin. Ölüm sevdalısı olmalıydı ki tarihin karanlıkları şehadet ışığıyla yerle bir edilebilsin. Ve yeniden ümmetin tarihi, parlak ve aydınlık sayfalarla yazılabilsin…

Ve öyle oldu. El Benna gerisinde dirilen bir topluluk bıraktı. Gayesi ALLAH, önderi RESULULLAH, düsturu KUR’AN, yolu CİHAD ve en büyük arzusu ŞEHADET olan bir topluluk. Bu düsturlarla yaşayan bir topluluğun güzellikler dışında bir durağı olabilir mi?

Tüm İslam ümmetinin, ümmetin her ferdinin bu gayelerin etrafında kenetlenmesi dilekleriyle… Wesselam.

Zülfikar Fırat / İnzar Dergisi – Eylül 2013 (108. Sayı)
 

 


Zülfikar Fırat

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS