Seni anlatmak, seni yazmak dindirir mi hasretimi? Ya da durdurur mu her resmini gördüğümde akan gözyaşlarımı? Her bayram sonrası yüzüme yayılan tebessüm, sana gelen âşıklarını görünce kalbimi sızlatan bir acıya dönüşür. Aslında hasretine mi ağlayayım yoksa etrafındaki milyonlara rağmen yalnızlığına mı, yetimliğine mi? Yoksa bunları görüp de sessiz kalan kendime mi, ümmete mi? Aç kurtların ağzında parça parça olan, leş misali bölük pörçük olan Müslümanların haline mi? Hangisine yanayım, hangisine ağlayayım? Seni göremediğime mi, görüp de anlayamadığıma mı?
Medine’ye gittiğinde yüzünü çevirip hasretini dile getirirdi Allah’ın Resulü. Namaz kıldığında seni alırdı Mescid-i Aksa’yla arasına. Mübarek elleriyle koymuştu kara taşı yerine. Her parçanda inci tanesi terler dökmüştü. Son sözlerini sende söylemişti, Allah’ı şahit tutarak. Ve miras bırakmıştı seni, mirasını en iyi şekilde koruyarak.
Oysa şimdi Ebu Cehillerin saltanatı yeniden kurulmuş. Kir kuyuları açılmış, zemzem kuyularının yanı başında. Kova kova haram, kova kova günahlar çekiliyor durmadan. Haram mideye, günah beyinlere işliyor sözde meşru zeminlerde. Mide ve boğaz arasına kuruluyor kusursuz köşkler, siyonist ve emperyalist harcı kullanılarak. Koltuk sevdasına göre veriliyor fetvalar. Küfre yandaşlığı, siyonizme uşaklığı ve emperyalizme köleliği krallık bilenler dolaşıyor sokaklarında. Farukları, Sıddıkları yeşerten toprağında, fasıklar cirit atıyor bugün.
Bugün etrafına bakıp ağlıyorsun belki. Kim bilir? Bir zamanlar yürüyen Kur’anlar gezinirken çevrende, bugün yürüyen ölülere bakıp da gözyaşı döküyorsundur belki de. Alilere, Hamzalara bakmak varken Zübeyirleri, Talhaları görmek varken şimdi kararmış kalplerin kararmış yüzlerine bakmak nasıl ağlatmasın seni? Gül bahçesinde Kur’an bülbüllerini dinlerken, şimdi kalbini bırakıp diliyle okuyanlar nasıl da üzüyordur seni? Bağrından çıkan nurla aydınlanmıştı dünya. Cehennem çukurunun kenarındayken uzanıp tutuvermişti bir el. Dünyanın dört bir yanından geliyordu insanlar seni ve nurunu görmeye. Aşkla, şevkle dağlar gibi sarsılmaz, kuvvetli bir imanla… O gün gölgende ekilen tohumlar, asırlık çınarlara dönüştüler. Ve bugün o çınarların gölgesidir kavurucu zulüm sıcağında üstümüzü perde perde örten. Şimdi hem o günlerin, hem senin hasretindir dilimizden, gözümüzden dökülen. O günlerin hasretidir damarlarımızda gezinen. O günlerin duasıdır yerlerin ve göklerin gazabını başımızda koparmayan.
Kudüs’ün mazlumiyetine bakıp ağlayanlar, acaba seni görüyorlar mı? Belki Yahudi kurşunları gelmiyor duvarlarına. Her gün onlarca gencecik bedenin vurulup toprağa düşmesine şahitlik etmiyorsundur. Ya da bir avuç lanetlinin sapkınlıklarına şahitlik etmiyorsundur.
Ama sen ey Allah’ın evi, ümmetin atan kalbi! Senin başındaki acın hepsinden daha çetin! Senin kederin hepsinden daha derin! Senin derdin hepsinden daha ağır, daha elim! Gözlerini saltanat hırsı bürümüş uşak zihniyetlilerden daha mı zalimdir siyonistler? Zevk ve hevası uğruna ruhlarını satanlardan daha mı kötüdür emperyalistler? Dünyanın her yerinde akan Müslüman kanına milyonlarca dolar harcayanlardan daha mı zelildir Müslüman kanı dökenler?
Ama olsun. Şunu bilmeli ki o satılık ruhlar, seni asla bırakmayız! İbrahim olup sesimiz kısılana kadar davetini haykıracağız. Kurban edeceğiz İsmailleri gerekirse, ateş serin ve selametli oluncaya kadar. Ya dünyayı kuşatacak bir zafer ya da Allah’a sunulacak şehadet diyeceğiz. Seyyid Kutub olacağız zindanlarda. Ya hasretimiz dinmeyecek ya da o hasret bizi alacak darağaçlarında. Her yerden duyulacak sesimiz. Örneğin Afrika’dan yükselecek sesimiz. Asya’dan yayılıp Uzak Doğuya sıçrayacak, Avrupa’dan duyulacak. Nefesimizin sıcaklığı eritecek buz dağlarını. Hasretimizin yüreğimizde yaktığı ateşle çözülecek ayaz kesmiş kalpler. Evet, canımız gidecek, malımız gidecek, evladımız gidecek… Sağ yanımıza acı, sol yanımıza keder oturacak. Belki de belimiz bükülecek. Ama hiçbir zaman kaybolmayacak sana karşı sevgimiz. Her ne olursa olsun bırakmayacağız seni. Ya sana gelip yüz süreceğiz duvarına. Ya da sana gelirken yüzlerce ölümle öleceğiz hasretin yollarında. Buluşmak ahirete kalsa da buluşacağız inşallah Allah katında. Canımızla, kanımızla her şeyimizle söz veriyoruz, söz veriyoruz!
Mehmet Salih Gönül / İnzar Dergisi – Ekim 2013 (109. Sayı)
M. Salih Gönül