Bismillah…
İnsan, hayat sürecinde kader adlı yol arkadaşıyla yolculuğunu sürdürür. Öyle bir yol arkadaşı ki; gözle görülmez, dokuyla hissedilmez fakat gerçekliği kalp gözü açık olan kişi için aşikârdır. Zira kader, insanın hayatında etkin bir role sahiptir.
Kaderin, bireyi etkileyen boyutu olduğu gibi toplumu etkileyen bir yönü de vardır. Bu noktada bireyin kaderiyle doğru orantılı olarak işlev gören toplumların kaderi de önem arz eden ve üzerine çalışmalar yapılması gereken bir husustur.
Hâlihazırda irdelemek istediğimiz husus da tam olarak toplumların kaderi, bu kaderin nasıl şekillendiği ve bu şekillenme neticesinde gelinen noktadır.
Yerküre üzerinde toplumların yaşam koşullarını incelediğimizde refah düzeyi yüksek, insani ölçülerin gözetildiği, ahlaki çöküntünün yok denecek kadar az olduğu, insanların birbirleriyle samimice diyalog kurduğu bir halk örneğine rastlayamamaktayız. Toplumbilimi çatısı altında ince araştırmalar yapıldığında aslında çözümü zor olmayan sorunların kalıtımsal bir şekilde toplumsal huzursuzluğa neden olduğu görülüyor.
Dünyevi bir çerçeveden toplumları incelediğimizde ilk etapta yalın olarak gördüğümüz şudur: Yolsuzluk, tefecilik ve rüşvet yeryüzü halkının büyük bir kısmının belini büktü; dolayısıyla hırsızlık vakaları arttı. Hırsızlık türü vakaların artmasıyla güvensizlik meydana geldi. İnsanlar canını ve malını korumak için çözüm olarak güvenlik sistemlerini kullanmaya mecbur kaldı. Yani kendisi gibi etten ve kemikten olan insandan çok bir cihaza güvenmeye başladı. Zira cihazların duyguları yoktur…
Sosyal medya kullanıcıları iyi bilir; zamanla insanlar kendilerine özel olan her güzelliği kitlelerle saniyeler içinde paylaşmaya başladı. İnsan psikolojisi buna beğenilme isteği dese de işin ucu kıskançlığa, kibre ve hasede kadar vardı. “Filan kişide var bende de olsun” mantığı bir hakmış gibi algılara yerleşti ve sonuçta kapitalist bir çılgınlık baş gösterdi.
Bir çatı altında aile bireyleri de birbirleriyle huzur bulamaz hale geldi. Nedeni ise çocuğun özgür bir birey olarak yaşam sürmesine anne-babanın mani olması; kadının, kocasının hizmetçisi olmadığı halde her gün kocasına hizmet ederek hizmetçilik yapması; babanın köle olmadığı halde her gün eve adeta bir köle edasıyla ekmek getirmesi düşüncesidir.
Yanı sıra sonu gelmeyen, gençlerin geçmiş yıllarla çokça kıyaslandığı ve duçar oldukları iman-küfür, edep-edepsizlik, atalet-çalışkanlık arasındaki gelgitler… Tüm bunlar ve fazlası bireysel ve toplumsal huzursuzluğun sonuçlarıdır. Peki, çözüm ne?
Maddeden yola çıkarak çıplak gözle yaptığımız bu mini araştırma bize gösteriyor ki çözümden önce sorunun kaynağı iyi tespit edilmeli. Örneğin insanların kalplerindeki herhangi bir canlıya karşı olan merhametsizlik ve sevgisizlik neden kaynaklanıyor? Akşam haberlerini izlerken sorulan klişe bir sorudur: “Bir insan nasıl bu kadar vahşi olabilir?” Peki, bu vahşiliğin bilimsel bir açıklaması var mı?
Madde gözüyle bakıldığında nedenleriyle ilgilenmek yerine sonuca odaklanmak işi daha da karmaşık bir hale sürüklüyor. Durum böyleyken insana annesinden bile daha çok merhamet gösteren Rahman’ın kelamına ve buyruklarına başvuruyoruz. Kuşkusuz gönüllü huzur elçilerinin de en çok muhtaç olduğu ve toplumsal huzura giden yolda yapılması gereken ilk iş bu olmalıdır.
Rahman’ın kelamına başvurduğumuzda ise ilginç bir gerçek bizi karşılıyor. Hadiselere madde gözüyle yaklaşıldığında tümevarım yöntemiyle hareket edilirken manevi gözle bakıldığında tümdengelim yönteminin önümüzü aydınlattığını görüyoruz.
Bakınız meseleyi bir de Kur’anî pencereden incelediğimizde bizi hangi ayet karşılıyor:
“De ki: “Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kadirdir.” Bak, anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz!” (En’am, 65)
Ayet-i kerime sosyolojik sorunların tümünü ele alarak adeta zihinleri parçalara yönlendiriyor. Yani “sonuçta kalpleriniz birbirinden ayrıldı, birinizin gücünü diğerine tattırdık; bunun nedeni ise Allah’ın buyruklarını dinlememenizdir” buyruluyor gibi…
Esasen bu ayet, toplumlar üzerindeki kaosların, -Müslümanca bir bakışla bakarsak- İslam ülkelerinin ortak bir paydada buluşamamasının, çok azı müstesna İslam ümmetinin hemen hepsinin birbiriyle diyalog dahi kuramamalarının, akan kanlara, çiğnenen ırzlara, işgal edilen topraklara ve gasp edilen Kudüs’e rağmen neden birlik olunamadığının birkaç cümlelik reçetesi gibi…
Bu durumda Allah’a karşı gelerek bir diğerinin hakkını gasp eden kişiyle hakkı gasp edilen kişinin kalplerinin birbirine uzaklaşması; gıybet edenle gıybeti edilen arasında oluşan samimiyetsizlik; karşıdakinin canına, malına, ırzına zarar verenle mağdur olan arasında oluşan kin, adavet ve güvensizlik, itaatsizliğin getirdiği sonuçlardır.
Sonuç olarak anlaşılan o ki; insan, huzuru Allah’a itaatte aramadığı müddetçe huzursuzluk ona yazılmış azap olarak üzerine yağmaya devam edecek. Toplumun huzuru için çabalayanlar toplumun öncelikle manevi kalkınmasını sağlamalı ki gerçek huzur yerini bulsun.
Yeryüzü halkı olarak toplumsal huzuru sağladığımız günlerimiz olması duasıyla… Selam ve dua ile…
inzar
inzar