Müşrikler politik manevralarla daveti durduramayacaklarını anladılar. Bu nedenle işi fiziki baskıya çevirdiler. Bizatihi Peygamber, bu dayanılmaz işkencelere duçar edildi.
Peygamber ne zaman müşriklerin yanından geçse, başına üşüşüp hakaret ve işkence etmeye çalışıyorlardı. Genellikle o güzel insanı, Kâbe tavafında sıkıştırıp baskı altına alıyorlardı.
Bir gün kendi aralarında Kâbe’nin Hıcr denilen yerinde konuşup, Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi Vesellem) çok katlandıklarını, artık tahammül edemeyeceklerini söylediklerinde, Peygamber Kâbe’yi tavaf etmek için geldi. Birinci tavafta laf atmaya başladılar. Peygamberin yüzünde kızgınlık belirtileri oluştu. İkinci tavafta da hakaretlerine devam ettiler. Kızgınlık belirtileri iyice arttı. Üçüncüsünde de aynı lafları tekrarladılar. Peygamber durdu ve müşriklere baktı. Karşısındakiler kalabalıktı. Korku emaresi yoktu kendisinde:
“Ey Kureyşliler! İşitiyor musunuz? Hakkınızda helak haberi ile geldim.”
Müşrikler oldukları yerlerinde kaldılar. Hiç biri konuşmaya cesaret edemedi. Çünkü karşılarındaki adamın hiç yalan söylediği görülmemişti. Ebu Cehil söz aldı ve ortamı yumuşatmaya çalıştı:
“Haydi git ya Ebe’l-Kasım. Sen cahillerden değilsin.”
Ertesi gün bu söylediklerine ve işi alttan aldıklarına pişman oldular. Yine aynı yerde toplanıp pişmanlıklarını dile getiriyorlardı ki, tekrar oraya Peygamber çıkageldi. Etrafına toplanıp:
“Şunları şunları söylen sen misin?” dediler. Peygamber yine korku emaresi taşımadan:
“Evet, benim” dedi.
Aralarından biri Peygamber’in yakasından tutup, elbisesi ile onu boğmaya çalıştı. İkinin ikinci Hz. Ebu Bekir (radiyallahu anh) hemen geldi ve:
“Rabbim Allah’tır dediği için birini öldürecek misiniz?” diyerek müşriklerin tartakladıkları Peygamberi aralarından çekip aldı.
Ancak bu kez Hz. Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) saçını başını yoldular. O gün evde, Hz. Ebu Bekir saçı veya sakalından nereye dokunsa, eline yolunmuş saçlar geliyordu.
Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) komşularından da çok muzdaripti. Çünkü evi iki azılı müşrik olan Ebu Leheb ve Ukbe bin Ebi Muayt’ın evlerinin arasındaydı.
Bu iki şahıs, kestikleri hayvanlarının pisliklerini getirip Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) evinin önüne atarlardı. Bütün çöplerini toplar yine buraya dökerlerdi. Bazen Peygamberin daraldığı olur ve:
“Ey Abdi Menaf Oğulları! Bu nasıl komşuluk?” diye şikayetlenirdi.
Bir keresinde Hz. Hamza (radiyallahu anh) bu olaya şahit olmuş ve Ebu Leheb’in dökmek için getirdiği çöpleri onun kafasına boca etmişti. Ancak iş bu kadarla da sınırlı değildi. Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil bu düşmanlıkta kocasına yardımcı oluyor ve çevreden topladığı dikenleri o mübarek evin etrafına saçıyordu. Yine Tebbet Suresi indikten sonra bu kadın eline bir taş alıp:
“Muhammed beni ve kocamı hicvetmiş. Bu taş ile kafasına vuracağım” diye sinirli sinirli dolaşıyordu.
Ebu Leheb ailesi, düşmanlıkta o kadar ileri gittiler ki, daha önce Utbe ve Uteybe isimli oğulları, Peygamber’in iki kızı ile nişanlandığı halde, bu nişanlarını bozdular. Bir baba için kızlarının adeta dul kalması ağır bir durumdu. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, Hz. Ümmü Gülsüm ile Utbe de Hz. Rukiyye ile nişanlanmıştılar. Ancak Ebu Leheb ve Ümmü Cemil çocuklarını karşılarına alarak:
“Hemen nişanlarını atın” dediler. İkisi de nişanları attılar.
Bunlardan Uteybe, Resulullah’a gelerek:
“Ben senin dinine inanmıyorum. Kızından da ayrılıyorum.” dedikten sonra o aziz insanın yüzüne tükürdü.
Bu hareketinden sonra ticaret için Şam taraflarına gitti. Mola verdiklerinde, gece çadırda uyurken bir hayvan gelip, onu parçaladı.
Peygamberin diğer komşusu Ukbe bin Ebi Muayt da epey kindardı. Peygamber, bir gün Kâbe’nin önünde namaz kılıyordu. Müşrikler daha önce kendi aralarında anlaşmış ve secdede iken başına deve pisliği dökmeye kararlaştırmışlardı. Bu işi Ukbe üstlenmişti.
Hz. Peygamber’in bu durumdan haberi yoktu. Kâbe’yi tavaf ve namaz kılmak için geldi. Namaza durdu. Rükû ve ardından secdeye vardı. Birden iki kürek kemiği arasında bir ağırlık ve sıcaklık hissetti. Çünkü yeni kesilen bir devenin işkembesini Ukbe getirip Peygamber’in omuzlarına koymuştu. Peygamber nefessiz kaldı. Ağırlıktan dolayı başını kaldıramadı.
Abdullah bin Mesud der ki:
“Ben o zaman müdahalede bulunamıyordum. Çünkü beni koruyacak kollayacak ailem yoktu. Ama Peygamber çok eziyet çekiyordu. O sırada Fatıma, o küçük kız çocuğu, bir yiğit edası ile geldi. Babasına yetişti. O pislikleri aldı ve bunu yapan insanlara ağır sözler söyledi. Hiç kimse karşılık vermedi. Peygamber secdesini ve ardından namazını tamamladı ve ellerini kaldırıp şöyle münacatta bulundu:
“Allah’ım, Kureyş’i sana havale ediyorum.
Allah’ım, Kureyş’i sana havale ediyorum.
Allah’ım, Kureyş’i sana havale ediyorum.
Allah’ım, Kureyş’ten şu topluluğu sana havale ediyorum.
Allah’ım! Ebu Cehil Amr bin Hişam’ı, Utbe Bin Rabia’yı, Şeybe bin Rabia’yı, Ukbe bin Ebi Muayt’ı, Ümeyye bin Halef’i, Velid bin Utbe’yi, Umare bin Velid’i sana havale ediyorum.
Zamanı biraz ileri alsak da Bedir kuyularının önüne gelsek. Bedir savaşında müşrikler ağır kayıplar vermiş ve ölüler Bedir kuyularına atılmaktaydı. Abdullah bin Mesud derki:
“Vallahi Resulullah’ın bu saydığı isimlerin hepsinin o sıcak günde kokuşmuş olarak, Bedir kuyularına sürüklendiklerini gördüm.”
Ancak Peygamber bir beşerdir ve göğüs kafesinin içinde bir kalp taşımaktadır. Her ne kadar o kalp melekler tarafından yıkanmış olsa da hüzne kapılmaktadır.
Peygamber, Mekke sokaklarından geçerken üstüne toz toprak atılmakta ve her tür hakareti duymaktaydı. Toza toprağa karışmış yüzü ile eve gelen Peygamberi bazen kızı Fatıma dahi tanımakta güçlük çekiyordu. Ancak onun evde sığınacağı bir limanı vardı.
Böyle durumlarda Hatice annemiz devreye girmekte ve kocasını teselli etmekteydi. Kızları, babalarının saçlarını temizler, tarar ve moral vermeye çalışırlardı.
Onun için her davetçinin evinde, sığınılacak bir limanı, ailesi olmalıdır.