Dr Mohammad Makram Balawi
İranlı öğrencilerin 1979 yılında Tahran’da bulunan ABD büyükelçiliğini bastıkları ve Amerikalı diplomatları rehin aldıkları 1979 yılından beri ABD’nin İran’a yönelik stratejisi saldırgan oldu. ABD, İran’ı tecrit etmek için tüm dünyayı seferber etti ve İran’ı kendi komşuları ve dost Müslüman ülkeler arasında bile dışlanmış bir ülke yaptı. ABD, o zamanlar diğer Müslüman ülkelere “İran’ın devrim ihracı” olarak adlandırdığı süreçte Irak, Mısır, Ürdün ve Körfez ülkelerini içeren ittifakı inşa etmede mihver ülke konumundaydı.
Bu politika, ABD’nin ve diğer Avrupalı ortaklarının İran’a bazı ödünler verilmeden nükleer hırsının dizginlenemeyeceğini hissedişlerine kadar ABD’nin resmi stratejisiydi. Bu görüş İsrail ve Körfez ülkeleri tarafından şiddetle reddedildi. Başkan Donald Trump’ın Beyaz Saray’a gelişinden sonra 2015 yılında İran ile yapılan nükleerle ilgili anlaşmadan -İran Nükleer Anlaşması- çekilmesiyle yapılan baskı aşamalı olarak değişti ve sonunda “maksimum baskı” politikası devreye alındı.
Aslında İran’ın arı kovanına çomak sokmak aktif bir nükleer program arayışını durdurmadı ama İran’ı, programın hızlandırılmasını pazarlık aracı yapmaya itti. Bu durumun, ABD’li birçok politika belirleyicisini güttükleri politikanın İran’ı durdurmaya yetmediğini fark ettikleri şeklinde okuyabiliriz. Bilakis İran’ı daha agresif kılarak ABD’nin müttefiki Hindistan’dan uzaklaştırarak Çin’in kollarına attığı ve Çin cephesini daha da güçlendirerek alarm zillerinin çalınmasına neden olduğu anlaşılıyor.
ABD yönetici seçkinleri geç olmadan Çin’i durdurmazlarsa Çin’in yakın gelecekte ABD’nin dünya liderliğini alaşağı edeceği fikrine kapılmış görünüyorlar. Başkan Joe Biden yönetimi Trump yönetimiyle buluşmasında Çin’i ABD’nin baş rakibi ve hasmı olarak tanımlamış olsa da Biden yönetimi Çin-İran ilişkilerinde farklı bir strateji uygulayarak Çin cephesini zayıflatmak için Çin ile İran’ın arasını açmayı amaçlıyor. Bu nedenle önümüzdeki birkaç ay içinde Suudi Arabistan ve İran arasında daha iyi ilişkiler kurulmasının önünü açmak için Tahran’a yönelik bir yumuşama sürpriz olmaz.
Suudi Arabistan ise kendi payına Başkan Trupm’ın ve damadı Jared Kushner’in Beyaz Saray’ı terk etmesiyle ve özellikle bu Benyamin Netanyahu’nun İsrail’de gücünü yitirmesine denk geldiği için biraz huzursuz hissediyor. ABD’nin yeni yönetiminin Cemal Kaşıkçı olayından dolayı Suudi Veliaht Prens Muhammad Bin Selman (MSB) ile arasının iyi olmadığı ve Trump yönetiminin yaptığı gibi kendisine açık çek vermediği aşikâr.
Daha geniş bir düzlemden bakıldığında ABD’nin Afganistan ve Irak’tan çekilmesi de dâhil birçok gösterge, Körfez ülkelerinin, Biden döneminde ABD’nin yeni stratejisinin gücünü Hint-Pasifik bölgesine odaklayacağı ve İran ile yeniden yakınlaşmanın nihayetinde ABD’nin Körfez ülkelerini örten güvenlik şemsiyesinin kaldırılması anlamına geldiğini fark ettiklerini göstermektedir. Bu da birçok İsrailli liderin ilan etmeye meyilli olduğu gibi bilhassa İsrail onlar adına İran ile savaşmak istemediği için onları İran’ın etkisine maruz bırakmaktadır.
Sonuç olarak Suudi Arabistan ve İran arasında birçok farklılık olsa da düşmanlıklarının başlıca nedeni farklı cephelerde duruyor olmalarıdır. Bir diğer deyişle Suudi Arabistan’ın ABD ile ilişkisi İran ile süregelen gerginliğin başlıca nedenidir. Suudiler ABD’li müttefiklerinin İran ile ilişkileri düzeltmelerinin kendilerinin günah keçisi olarak görülmeleriyle sonuçlanacağını hissetmiş olmalılar. Bundan dolayı ABD’den erken davranarak Amerikalılardan önce İran ile anlaşma yapmaya istekli olabilirler. Eğer böyle yaparlarsa bunun İslam dünyasında olumlu karşılanacağı anlaşılıyor. Bu, Suudi medyasında, muhtemelen “Suud liderliğinin akıllı oluşunu ve diğer Müslüman ülkelerle barış içinde iyi ilişkiler kurmadaki gayretini gösterir” ve hem Suudi Arabistan’a hem de İran’a artı puan getirir.
İran tarafına gelince, Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkeleriyle ilişkileri onarmak deklare edilmiş bir amaç. Suudi Arabistan yelkenlerini Tahran’a doğru açmada istekliyse kendisini bekleyen açık kollar görecektir ve bu da İran’ı dışlanmış bir ülke olmaktan kurtararak bölgede kabul edilmiş bir ülke kılacaktır.
Bu makale Süleyman Kaylı tarafından İnzar için tercüme edilmiştir.
inzar
inzar