İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
    • 261.SAYI
    • 262.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Iraklıların Ateşle İmtihanında İkinci Safha

2012-01-15
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Mart 2003`te başlayan Irak`ı işgal etme harekâtı, dokuz yıla yaklaşan bir süreçten sonra nihayet &`;resmi anlamda” son buldu. İşgalin fiili olarak sürdüğü kâbus dolu zaman sürecinde gündemden hiç düşmeyen konular ...

Mart 2003’te başlayan Irak’ı işgal etme harekâtı, dokuz yıla yaklaşan bir süreçten sonra nihayet “resmi anlamda” son buldu.

İşgalin fiili olarak sürdüğü kâbus dolu zaman sürecinde gündemden hiç düşmeyen konular; ABD’nin geleneksel emperyalist karakteriyle bütünleşen vahşi uygulamaları, katliam, talan, tecavüz, toplu işkenceler, gizli hapishaneler, uluslar arası boyut kazanan insan ticareti vs oldu.

İşgal ve sömürü çarkının üzerine kurulu olduğu “demokrasi, özgürlük ve insan hakları” söylemlerinin dünya dengelerini dahi altüst edecek potansiyel bir suç olgusunu bünyesinde barındırdığının en çarpıcı örnekliği sergilendi.

Milyonlarca insan öldü, bir o kadar dul ve yetim ortada kaldı. Oluşan yıkım ve talanın çapını ortaya koymak söz ve yazılarla pek mümkün olmasa da yaşanan ve daha çok maddi ve insan kayıplarıyla tarif edilen talanın bazısı belki zamanla unutulur, bazısı da zamanla telafi edilebilecek kayıplardı. Ancak Irak toplumunu oluşturan çok farklı etnik, dini, mezhebi katmanlar arasına serpilen fitne tohumları sonucu oluşan çok boyutlu düşmanlık, şu anda en az işgal süreci kadar bir tehlike potansiyelini bünyesinde barındıracak bir hal almıştır.

Gerçi çekilen işgal gücü, arkasında 20 bin civarında bir askeri güç ve 16 bin kişinin istihdam edildiği büyükelçilik kılığında bir askeri psikolojik güç bırakmış olsa da, her şeye rağmen işgal sürecinin işgalcilerin hezimetiyle sonuçlanacak şekilde hukuki anlamda son bulması, yine de Iraklıların ve de İslam dünyasının bir başarısı sayılabilir.

İşgal sürecinin sonunda Irak’ın sürüklendiği kısmi siyasi belirsizliğin, yaşanan talanla beraber Iraklılara ağır bir fatura çıkardığı kuşkusuzdur. Ancak işgal eylemi sonucunda ABD’nin efsaneleştirilen askeri ve ekonomik gücünün de bir sınırı olduğu kanaatini pekiştirmiş olması, bunun ABD ve diğer Batılı müttefiklerine yansıyan ağır ekonomik faturaları ve başlayan kriz süreçleri ile beraber düşünüldüğünde işgalin işgalciye nasıl bir yenilginin kapısını araladığını da unutmamak gerekir.
Irak, şu anda fiili işgal gücünün manevra sahası olmaktan çıktı. Ama işgal ile beraber aralanan fitne kapısının ardına kadar açık hale getirilmesi işgalin ikinci aşaması olarak Iraklıları bekleyen en ciddi tehlike olmayı sürdürmektedir.

İşgal gücü, Irak’ta birazcık manevra alanını genişletip kendisine yönelen saldırıları minimize etmek için başlattığı farklı gruplar arası çatışmalar, zamanla etnik ve mezhepsel bir temele oturtuldu. Yaşanan iç çatışmalar, bir yönüyle işgalin ömrünü uzatmaya dönük en gürültülü argüman haline getirildiği gibi, oluşması öngörülen yeni siyasi oluşuma yön tayin etmenin de ana zemini haline getirildi.

Elbette İslam dünyasının kalbi sayılan bir bölgede, stratejik öneminin yanı sıra bir enerji havzası olması bakımından Irak, ne ABD ve Avrupa ülkeleri ne de bölge ve hassaten komşu ülkeler açısından boş bırakılacak bir ülke değildi. ABD ve müttefikleri, bunca “emek” sarfettikleri bir ülkenin işgal sonrası siyasi rotasını da belirleme hakkını kendinde bulmaktaydı. Ancak istediği rotayı dayatamayacağını anladığı anda, farklı siyasi kesimlere boyun eğdirme ve kendi inayetine muhtaç kılma stratejisini yürürlüğe koydu. Bu da iç çatışmaları körüklemek ve çatışmalarda “Büyük baba” rolünü icra etmek oldu. Ancak müdahil olmak hayati bir görevdi ve bu rol tek başına ABD’ye bırakılamayacak kadar önemliydi. Özellikle İran’ın, kendi yanı başında, kendisini kuşatmaya alacak ikinci bir Saddam vakasına seyirci kalacak durumu yoktu. Özellikle ülkenin çoğunluğunu oluşturan Şii siyasi gruplarla ittifak kurup sahada etkin rol alması ve diğer önemli bir kesim olan Kürtlerle belli bir düzeyde tutmayı başardığı iyi ilişkiler, sonraki siyasi süreçlerde etkin bir rol icra etmesini beraberinde getirdi.

İran’ın artan etkisi ve uyguladığı tam saha pres, işgal sürecinin başında kendi bölgesel müttefikleriyle bile işgal istişaresine gerek duymayan ABD’yi, İran’la müzakereye mecbur bıraktı. Irak’taki siyasi rotayı belirlemek için ABD ile İran’ın artan mücadelesi ve ABD’nin uygulamaya koyduğu tüm terör uygulama stratejilerine karşı İran’la uzlaşma yollarını denemesi, bu kez Arap ülkelerinin tepkisini çekmeye başladı. Zaten Şiilerin siyasi sahada inisiyatif almalarını içlerine sindiremeyen bölgedeki Arap ülkeleri, ABD’nin bu tavrından sonra Amerika’yı, “Irak’ı altın tepside İran’a sunmakla” suçlamaya yöneltti.

Diğer taraftan işgale onay vermeyerek mesafesini ortaya koyan Türkiye, özellikle Kürdistan’ın özerkliği söz konusu olmaya başlamasıyla Irak’a akmanın yollarını aramaya başladı. İşgalin ilk yılında Kürt bölgesine özerklik tartışmalarını savaş sebebi olarak ilan eden ve bunu “Kırmızıçizgi” diye duyuran Türkiye, gelinen noktada Erbil’de konsolosluk açıp Kürt yönetimiyle resmi ilişki kuracak kadar çok farklı bir manevraya yönelmek durumunda kaldı.

ABD fiilen, İran ise defakto olarak “Yeni Irak”ın oluşumu için bizzat sahadaydı. Arap ülkeleri ve Türkiye ise, girişilen nüfuz mücadelesinde İran’la yaşadığı sorunlarda ABD’nin lehine Irak iç siyasi dengelere müdahil olmaya başladılar. Elbette Irak’ta gruplar arası yaşanan kanlı çatışmalarda da, Sünni ve Baasçıları hedef tahtasına oturtmuşken Şiilere karşı mücadeleye yönelmeleri ve menedildikleri siyasi sürece dâhil edilmelerinde de iç siyasi dengelerde üstünlük kurma taktiklerinin bir sonucuydu.

Arap ülkeleri ile Türkiye’nin soruna müdahil olması, giderek Türkiye’nin daha fazla görünürlüğüyle sonuçlandı. Çünkü Türkiye, başta işgale onay vermemekle “tarafsızlık” konusunda, Arap ülkelerine oranla daha fazla güven veriyordu. Ayrıca ABD’nin, içine düştüğü zorluk, Türkiye’nin özellikle diplomatik alanda daha fazla rol üstlenmesi sonucu ortaya çıkıyordu.

Dikkat edilirse ABD kuvvetlerinin çekilmeye başlamasıyla beraber özellikle Şii gruplardan Türkiye’ye dönük “iç işlerimize karışma” söylemleri artmaya başladı. Hatta Sadr grubu, Türkiye’yi, bölgede Amerika’nın jandarmalığına oynamakla suçladı. Bunun sebebi, Türkiye’nin, 2010 yılında yaşanan hükümet krizinde ABD ve Arap ekseniyle beraber laik Allavi ve Allavi’nin el-Irakıyye listesinden seçimlere giren diğer Sünni ve Baas gruplarının tezlerinin savunuculuğunu yürütmesinden kaynaklanıyordu.

Bilindiği gibi Mart 2010’da yapılan genel seçimler sonrası oluşan tablo, özellikle bölge ülkelerinin de tarafgirlik politikasıyla hükümet kurma çalışmaları sürüncemeye girmiş, ancak Kasım ayında hükümet kurma üzerine anlaşmaya varılmıştı. Bu süreçte ABD, Arap ülkeleri ve Türkiye, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın Şii ve Kürtlere kaptırılmaması üzerine bir politika yürütmüş, ancak uzun uğraşılara rağmen bu politika başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Hatta o dönem Türk medyası, Ahmet Davutoğlu’nun yürüttüğü diplomasinin Irak’ta hezimete uğradığı, Türkiye’nin yanlış ata oynayarak Irak’ta kaybettiğini yazmıştı.

Son süreçte Türkiye’yi ziyaret eden Iraklı yetkililer, genellikle Tarık Haşimi ve el-Irakıyye listesinden hükümete giren yetkililerdi. Hatta zaman zaman bu ziyaretler Irak hükümeti içerisinde de büyük tartışmalara sebebiyet vermekteydi.

Türkiye’yi Irak bağlamında ziyaret edenler, elbette sadece Iraklı yetkililer değildi. Geri çekilme işlemlerinin gündeme gelmesinden itibaren Ankara’yı ziyaret eden onlarca ABD’li yetkililer oldu. ABD’lilerin ziyaretleri her ne kadar gündemde olması hasebiyle Suriye üzerinden tahlillere tabi tutuluyorsa da asıl önemli konunun işgal sonrası Irak olduğu bilinmekteydi.

Açıkçası ABD, işgal sonrası için Irak siyasi arenasında Türkiye’ye önemli roller dayatma peşindedir. Yapılan bunca ziyaretlerden sonra ne tür pazarlıklar yapıldığı ya da Türkiye’nin hangi rolleri ne oranda kabul ettiğini bilemiyoruz. Ancak şu anda Irak’ta Tarık Haşimi hakkında verilen tutuklama kararı sonrası ciddi bir siyasi buhrana doğru yol alacak gibi gözüken yeni süreçte Türkiye’nin uygulayacağı politika, bölgenin mi yoksa Amerika’nın mı maslahatını gözetecek roller aldığı hususunda daha açık fikirler verecektir.

Özellikle Özerk Kürt bölgesi ve Irak topraklarına sarkan PKK faktörü, Türkiye’yi Irak konusunda daha hassas olmaya yöneltiyor. Ancak bu iki hususta Türkiye’ye verilecek ABD güvencesinin sınırı, Türkiye’nin Irak’ta oynayacağı rollerin de sınırını belirleyici kılacaktır.

İşgal sürecinde gerek siyasi gerek askeri alanda birçok tarafın işgal sonrasına ertelenen hesaplaşma ajandalarının olduğu üzerinde hemen herkes hemfikir. Aynı hesaplaşmanın, siyasi yapı üzerinden de yürütüleceği muhakkaktı, nitekim belirtileri şimdiden ortaya çıkmaya başladı. Elbette işgal olgusu, tüm Iraklı gruplar üzerinde çok ciddi travmalar oluşturdu. Bu travmalar neticesinde işgal sonrasına ertelenen hesaplaşmaların olabileceği riski daima mevcuttur.

Şimdilik siyasi alanda baş gösteren krizin gruplar arası çatışmalara dönüşmemesi, tüm kesimlerin göstereceği sağduyu çabalarıyla mümkün olabilecektir. Bunun yanında Irak siyasi arenasına müdahil olan başta İran ve Türkiye olmak üzere bazı ülkelerin de kendi politik argümanlarını öncelemek adına ülkeyi bir kapışma sahası olarak görmek yerine, muhtemel iç çatışmaları, siyasi çekişmeleri önleyici, gruplar arasında daha yapıcı çalışmalar yapmaları, hem kendilerinin hem de Iraklıların faydasına olacaktır.

Irak’ta yaşanan işgal sürecinde özellikle sivillere dönük tedhiş eylemlerinin kimi gruplarda “bağımlılık” yaptığından kuşku yoktur. Irak’ın, siyasal anlamda bulacağı konumu ve istikrarını beğenmeyip ülkeyi yeniden kaos ve şiddet sarmalına sürüklemeyi tercih etmek için can atan malum kimi Arap ülkelerinin olduğu, bu ülkelerin sponsorluk anlamında tedhiş gruplarını harekete geçirmeyi deneyebilecekleri ihtimali de mevcuttur. İşte burada önemli görevler üstlenebilecek iki ülke olarak İran ve Türkiye’ye önemli görevler düşmektedir.

Eğer kendi dar milli çıkarlarını, kendilerini de etkileyecek yeni bir bölgesel krize tercih etme hatasına düşmezlerse, muhtemel iç fitne hareketlerinin pek fazla şans bulamayacağı büyük olasılık gibi görünmektedir.

Ama her hal-u karda fiili işgalden kurtulan Irak, yeni yapılanma sürecinde yeni bir risk ve imtihanla karşı karşıya kaldığı gerçeği unutulmamalıdır.

Ali Özgür / İnzar Dergisi - Ocak 2012 - 88. Sayı
 


Ali Özgür

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS