Nemrud, Firavun ve ilahlık taslayan diğer tüm zalim ve cebbarların, kendi çağdaş olan insanlardan daha akıllı olmalarına rağmen, iman ve hidayetten nasipsiz kaldıkları ve şeytanla işbirliği yaptıkları için Allah (cc)’ın en asi kulları olduklarını okuyoruz Allah (cc)’ın Kitabında… Rabbimiz, iman ve hidayetten yoksun akıl ve irade sahiplerinin kalp, göz ve kulakları olduğu halde kalpleriyle ilahi hakikatleri anlayamadıkları, gözleriyle İslam’a dair gerçekleri göremedikleri ve kulaklarıyla Allah (cc)’ın emir ve yasaklarını işitmedikleri için hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan daha aşağı olduklarını haber vermiştir bizlere…(1)
Allah (cc)’a ve Onun resulüne tam bir bağlılık, itaat ve teslimiyetten başka bir şey değildir iman ve hidayet… Bu bağlılık, itaat ve teslimiyet belli bir zamanla kayıtlı, belli bir dönemle sınırlı, belli şartlara bağlı ve belli zeminlerde sürdürülen mefhumlar değildir elbette… Kalpler imanın nuruyla aydınlandıktan ve akıl hidayetin rehberliğini kabul ettikten sonra, dünya yurdunu geride bırakıp ecel kapısından ahiret yurduna geçiş yapılıncaya, yani son nefesi verinceye kadar en küçük bir taviz, en küçük bir sapma olmamalıdır Allah (cc)’a ve Onun Resulüne bağlılık, itaat ve teslimiyetimizde… Şeytanla mücadelemizden galip ayrılabilmek, dünya imtihanını firesiz geçebilmek ve ebedi ahiret yurdunda aklımızın alamayacağı nimetlerle donatılmış cenneti kazanabilmek buna bağlıdır ancak… Rabbimizin gönderdiği kutlu elçiler ve muttakiler için yol gösterici olan Dosdoğru Kitap, bu gerçeklerle gelmiştir bizlere… İmanla itminan bulmuş kalpler bu gerçeği tasdik etmekte, hidayet nuru ile bakma kabiliyetini kazanıp hak ile batılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü, helal ile haramı birbirinden ayırabilen akıl da doğrulamaktadır bu hakikati…
İman ve hidayet eşyaya gerçek değeriyle bakmayı öğretir insana… Dünyaya geliş gayemizin imtihan olduğunu ve bu imtihan dünyasında Allah (cc)’a kulluk üzerine bir hayat geçirmemiz gerektiğini ikaz eder sürekli bizlere… Dünyanın tüm güzellik ve çirkinliğiyle, sefa ve cefasıyla, bolluk ve kıtlığıyla, genişlik ve darlığıyla, zenginlik ve fakirliğiyle sayılı günlerden ibaret olduğunu, adına ahiret denilen ebedi bir hayatın varlığını ve ölümden sonra daimi olarak kalacağımız bu hayatın selameti için çalışmamız gerektiğini öğrendiğimiz bir mekteptir iman ve hidayet… İnsanoğlunun kendisini aştığı, insan olma onuruna eriştiği, insana ve eşyaya köle olma zilletinden kurtulup tüm yaratılmışların efendisi olma şerefine ulaşıldığı bir makamdır iman ve hidayet mektebi…
İmanın girdiği bir kalp ve hidayetin yol gösterdiği bir akıl, hem gelecek endişesinden, hem rızık korkusundan, hem de can ve mala gelecek zarar kaygılarından yüce ve sonsuz bir güce dayanmanın hafifliğini yaşar doyasıya…
Hakiki imanı elde eden kişinin kâinata meydan okuyacak seviyeye gelmesinin nasıl bir izahı olabilir ki bundan başka?..
İman ve hidayet bir nimettir ve bu nimet layık olan kullara verilir Rabbimiz tarafından… İman ve hidayetle onurlandırılan insanların bir kısmı, sahip oldukları nimetin değerini anlamayarak dünyayı ahirete tercih etme gibi bir yanlışlığın içine düşerek liyakatlerini yitirmektedirler ne yazık ki… Liyakatin kaybolmasıyla birlikte tam bir şaşkınlık hali yaşamaya, eşreften esfel olmaya doğru büyük bir hızla düşmeye başlarla bu insanlar… “Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler, Allah’ın yolundan alıkoyup onun eğriliğini isterler. İşte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.”(2)
Gerçek imanın lezzetini aldıktan sonra bundan nasipsiz kalanlar ve hidayet ile dosdoğru yolda yürüme nimetine eriştikten sonra dalalete sapanlar, saptıkları yanlış yolu savunmak için sayısız mazeret üretirler şeytanları ile birlikte… Ürettikleri mazeretlerin Allah (cc) tarafından kabul olmayacağını bildikleri halde, insanları kandırabilmektir onların tek dertleri… Daha önce yol arkadaşlığı yaptıkları ve aynı idealler uğruna her türlü zorluğa göğüs gerdikleri ehl-i iman nazarında kınanmaktan kurtulmak isterler özellikle de… Allah (cc)’tan değil de insanlardan, ahiretin azabından değil de insanların kınamasından çekinirler yani… Gül bahçesi yerine lavların içine dalma deliliğini göstermek kadar apaçık bir sapıklıktır bu… Allah (cc)’ı razı etme yerine insanların rızasını aramanın, Allah (cc)’ın cezası yerine insanların eleştiri ve tenkitlerinden korkmanın, Allah (cc)’ın dosdoğru yolu yerine eğri-büğrü yollar aramanın, ebedi ve sonsuz bir hayat yerine geçici bir dünyayı tercih etmenin dalalet olmadığını kim söyleyebilir ki zaten?..
Liyakatlerini yitirdikleri için iman ve hidayet nimetinden mahrum bırakılanlar, ürettikleri mazeretlerle dünyalarını imar etme hevesine kapılırken, hem dünyalarını hem de ahretlerini harap ettiklerinin farkında bile olmadan terk edip gitmektedirler dünyayı çoğu zaman… Peşinde koştukları dünyayı bir türlü dizginleyemediklerini, rahatlık yerine azap çektiklerini, mutluluk yerine sıkıntılarla boğuştuklarını, sevinçli günlerinin gam, keder ve hüzün dolu günlerine nazaran yok hükmünde olduğunu anladıklarında ahretlerini de çoktan harap etmişlerdir ne yazık ki..
Liyakatini yitirdiği için iman ve hidayet nimeti elinden alınanlardan, dünyasını kendi istediği şekilde mamur eden, mutlu ve mesut bir aileye sahip olan, çocuklarının kötü çevrelere takılmasını engelleyip güzel bir şekilde yetiştirebilen kaç kişi vardır ki?.. Yol arkadaşlarını terk eden ve uğrunda nice cefalar çektiği mukaddes davasına sırt çeviren birisi, ömrünün geri kalanında Karun gibi zenginlik içinde yüzse de mutluluk ve saadetle tanışamaz hiçbir zaman… Rabbimiz, davasına sırt çevirenlerin kalbine, ulaşmak istedikleri, ama bir türlü ulaşamadıkları bir hasret olarak yerleştirmektedir arzuladıkları hayatı… Susayan birisinin deniz suyunu içmesi gibidir bunların dünyalık arzuları… İçtikçe susar, susadıkça içerler, ancak bu içişin kendileri için hiçbir faydası yoktur karınlarını şişirmekten başka… Kendilerine kalan onursuz bir yaşam, sıkıntı ve eziyetlerle dolu bir yaşam, her sesi kendi aleyhlerinde sanma korkaklığıdır sadece…
Fıtraten iyiye ve güzele meyilli olarak yaratılan insanoğlu, iman ve hidayetle onurlandıktan sonra dalalete düşmek kadar büyük bir felaket yaşamaz dünya hayatı boyunca… Allah (cc)’tan uzaklaşır, Kur`an ve Sünnetten başka bir yol seçer, Allah (cc)’ın dostlarından başka dostlar edinir dalalete düşen insan çünkü... Bu, birkaç günlük dünya menfaati için cenneti satıp cehennemi satın almanın adıdır göz göre göre… Hidayetten sonra sapıklığa düşüp de tevbe etmeden terk-i dünya edenlerin vay haline bu yüzden… “Allah kimin gönlünü İslam’a açmışsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”(3)
İmandan küfre, hidayetten dalalete düşmek ne kadar büyük bir sapıklık ve tarif edilemez bir felaket ise, yanlışını görüp iş işten geçmeden tevbe ederek Allah’a rücu etmek de o denli büyük bir fazilettir insan için… Allah (cc)’tan ve Onun dininden uzaklaşmanın ıstırabı, tekrar Ona dönmekle sükûn bulur ancak… Kalbin üzerindeki ağırlıklardan kurtulup kuş gibi hafiflemek imanı tazelemekle mümkündür sadece… Allah (cc)’tan uzak geçen her gün için çekilen sıkıntılar, kazanılan mutsuzluk ve dünyevi huzursuzluk, ailevi bir mutluluğa, dünyevi bir rahatlığa, kalp huzuruna ve ruh dinginliğine dönüşür samimi bir tevbeyle… Kamil bir akıl, her ne olursa olsun, nasıl bir batağa saplanmışsa saplansın, ne tür günahlara batmışsa batsın, yol yakınken Allah (cc)’a dönmesi gerektiğini salık verir sahibine… Ve kim nasıl bir sebeple dönerse dönsün Rabbine, Onu çok merhametli, tevbeleri çokça kabul eden ve kullarının günahlarını bağışlayan olarak bulacak her zaman… “Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları Ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.”(4) diye buyurmaktadır Rabbimiz çünkü…
Ne mutlu küfürden imana, dalaletten hidayete, günahlardan pişmanlığa dönüş yapıp tevbe edenlere ve samimi bir şekilde Rabblerine dönüş yapanlara!...
Naşit Tutar / İnzar Dergisi – Ekim 2012
Dipnotlar:
1- A’raf Suresi 179
2- İbrahim Suresi 3
3- Zümer Suresi 22
4- Bakara Suresi 160
Naşit Tutar