Fecir, sadık fecir ve yalancı fecir olmak üzere ikiye ayrılır. İlk fecre yalancı fecir denilmesi, onun tamamen hayal mahsulü olmasından dolayı değildir. O vakıa olarak vardır. Fakat çoğu zaman ikincisiyle karıştırılmıştır. Ona ikinci fecrin muamelesi yapılarak, o zannedilerek hareket edilmiştir. Kendi hatalarının, basiretsizliklerinin sonucu olarak insanlar ona “yalancı fecir” demişlerdir. Bir nevi kendi hatalarının diyetini ona ödeterek onun itibarını ve kıymetini düşürmüşlerdir. Fakat olan yine kendilerine olmuştur. Bu şekilde ilk fecri teşhir ederek belki bazı olumsuz durumlardan korunmuşlardır ama bu sefer de gaflete düşerek sadık fecre hazırlıksız yakalanmışlardır. Demek ki bütün mesele bu ikisini birbirine karıştırmamaktır. Bu nedenle “yalancı fecir” adı verilen fecre, “birinci fecir” demek daha doğrudur, bu, hikmete daha uygundur.
On gece, ayette “Leyali aşr” şeklinde geçmektedir. Burada “aşr” ilk olarak on rakamı manasındadır. Ancak bunun başka manaları da vardır. Aşiret, muaşeret, öşür, aşure, vs. hepsi bu kelimeyle aynı köktendir.
Arapçada on-aşr rakamı; tamlığı ve tamamlanmış olmayı, ikili ve çoklu ilişkiyi ifade eder. Bu nedenle doğurmak üzere olan gebe canlıya aynı kökten gelen “işar” adı verilir.(Tekvir: 4) buna göre onuna-aşarına giren cenin artık doğmaya, aşiret sahibi olmaya, muaşerete yakındır demektir.
Fecir, güneşin doğmasına taalluk ettiği gibi on gece ya da gebe geceler de doğmaya ve doğurmaya taalluk ederler. Fecir ile birlikte nasıl ki gecenin karanlığı bitip günün ışığı ortaya çıkıyorsa aynı şekilde on gecenin sonunda insan yükünü alarak kemaline erer ve adeta yeniden doğar.
Bu gecelerin sonunda insan aşiret(güç) ve muaşeret(etki) sahibidir. İnsanların içine karışmaya müsaittir. Kötü yüklerini atmış, erdemlikleri yüklenmiştir. Aslında Tekvir Suresi’nde geçen “…ve işar terkedildiğinde” ayetini “…ve yükler terkedildiği zaman” şeklinde de anlamak mümkündür. Yani burada “işar” sadece onuncu ayına giren devenin terkedilmesiyle sınırlandırılmamalıdır. Burada işar, değerli yüke ve değerleri yüklemeye de taalluk eder. Bunların tatil edilmesi sadece terkedilmeleri değil aynı zamanda askıya alınmaları, ihmal edilmeleri ve atıl bırakılmalarıdır. Bu da sadece değerli eşya için değil değerler için de söz konusudur. Buna göre onuna ermiş mükemmel değerler terkedildiğinde kıyamet, insanın ve toplumun kıyameti yakındır demektir.
Kerbela faciası malum, Muharrem ayının bu günlerinde vuku bulmuştur. Bu çıkarımlara istinaden Kerbela ile ilgili biiznillah birçok hikmet istinbat eder. Kerbela’nın böyle bir zaman diliminde meydana gelmesi elbette tesadüf değildir. Yani Kerbela faciası ile âşarın tatil edilmesi arasında ilginç bir ilişki söz konusudur. Buna göre,
-Yezit, aşiret gücüne dayanarak ve buna güvenerek adab-ı muaşereti bozmuştur.
-Yezit, işarı tatil ederek aşiret gücüyle, öşür rüşvetiyle kendisini kabul ettirmeye çalışmıştır.
-Yezit, aşiret gücü devlet otoritesiyle Müslümanların fecrini karartmaya çalışmıştır.
-Yezit, işarı tatil ederek toplumu kendi nefsine gebe bırakmak istemiştir.
-Yezit, toplumu değerler yerine değersiz şeylerin doğuranı yapmak istemiştir.
-Yezit, fücur ile Müslümanların fecrini karartarak fücuru fecir diye göstermek istemiştir.
-Yezit, toplumu aşar(onda on) ile değil öşür(onda bir pay) ile tatmin etmeye kalkışmıştır.
-Yezit, aşiret ve devlet gücüyle toplumu öşür ehli yapmaya kalkışmıştır.
-Yezit; maşer-i vicdana, şuraya, seçime dayalı devlet yerine dikta bir aşiret devleti kurmak istemiştir.
-Yezit, toplumu akide toplumu yerine kabile toplumu yapmak istemiştir.
-Yezit, toplumdaki İslam uhuvvetini aşiret hiyerarşisine çevirmek istemiştir.
Buna mukabil bu zaman içinde harekete geçen İmam Hüseyin çok kutsal hedeflere sahiptir.
-İmam Hüseyin, aşiret gücünden yoksun olduğu halde maşer-i vicdanla aşirete karşı kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin, aşireti olmasa da İslam’ın adab-ı muaşeretine Müslümanların yüküne sahip çıkılması gerektiğini ortaya koymuştur.
-İmam Hüseyin, işarın tatil edilmesi durumunda kıyametin kopacağını bildiği için kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin, kendi zamanında ümmetin kıyametini engellemek için kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin, muaşerete(sisteme) karşı değil, aşirete karşı kıyam etmiştir. Dolayısıyla İmam Hüseyin sistem muhalifi değil, aşiret muhalifidir.
-İmam Hüseyin, Müslümanların fecrinin fücurla kaplanmaması ve karartılmaması için kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin, fücur ile fecrin asla karıştırılamayacağını göstermek için kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin, toplum için öşrü (onda bir payı) yeterli görmediği bilakis aşarı(onda onu) şart gördüğü için kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin, Ümmetin asla öşre razı olmayacağını, olmaması gerektiğini göstermek için kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin, bir muhalif değil “onun” halefidir.
-İmam Hüseyin hariçten dâhile karşı değil dâhilden harice karşı huruç etmiştir.
-İmam Hüseyin, ideoloji için değil akide için kıyam etmiştir.
-İmam Hüseyin kıyam etmese dahi birilerinin kıyameti kopacaktı
-İmam Hüseyin, aşirete karşı maşer-i vicdanın sesi olarak kıyam etmiştir.
-Ehl-i sünnet, İmam Hüseyn’in eksilen “onun sayıları”nı tamamlamak için kıyam ettiğini hatırdan çıkarmamalıdır.
-Şia, İmam Hüseyn’in Müslümanların muaşeretine karşı değil aşirete karşı kıyam ettiğini unutmamalıdır.
-Ehl-i sünnet, Suriye’de aşirete karşı maşerin vicdanını destekleyerek Hüseynî kıyamı referans almaya mecbur olmuştur.
-Şia da ekseriyetle Suriye’de aşireti destekleyerek İmam Hüseyn’in maşer-i vicdanı temsil eden kıyamıyla ters düşmüştür.
Abdurrahim Güneş / İnzar Dergisi – Kasım 2013 (110. Sayı)
Abdulhakim Sonkaya