Kur’an-ı Kerim’de kendilerinden bahsedilen dört kadın, bütün dünya kadınlarına örnek gösterilmiştir. Yüce Allah, Kelamında şöyle buyurmuştur:
“Allah, inkâr edenlere, Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikâhları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’tan gelen hiç bir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: ‘Ateşe diğer girenlerle birlikte girin’ denildi. Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: ‘Rabbim bana kendi katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.’ İmran’ın kızı Meryem’i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O, (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı.” (Tahrim: 10-12)
Bu ayetlerden önce gelen ayeti kerimelerde kişinin kendisini ve ailesini ateşten koruması emredilmiştir. Bu ayetlerde ise ferdi mesuliyetlerden bahsedilmektedir.
İkisi mü’min ikisi kâfir olan dört kadın. Her birinin ayrı ayrı önemi vardır. Ve ayetler önce kâfir olanların durumunu anlatıyor.
Gerek Hz. Nuh’un gerek Hz. Lut’un eşlerinin ihanetleriyle ilgili güvenilir kaynaklarda bunun davaya ihanet olduğu belirtilmektedir.
Hz. Nuh’un karısı Vaile, Onunla alay eden inkârcılar gibi davranıp kocasına deli diyor, onu hafife alıyor ve öğrendiği, vahyedilen gizli bilgileri müşriklere sızdırıyordu. Hz. Lut’un karısı Vahile (Valihe) ise gizlice eve gelen misafirleri kavminin kötü niyetini bilmesine rağmen, kavmine haber veriyor.
Bu iki kadın iki peygamberin nikâhı altında oldukları için dünya ve ahiret hayrını ve saadetini kazanabilecek bir konumdaydılar. Öyleyken onlara ihanet ettiler. Nankörlükle küfredip onlara inanmadılar. Hayır ve kurtuluşa çalışan kocalarının başarılarını kolaylaştırmak için çalışacakları yerde onlara eza edip hak düşmanlarının fesatlarına yardım edecek gizli ihbarları ile fitneyi körüklemek suretiyle emanete hıyanet etmiş ve Allah’ın gazabına gitmişlerdir.
Bunun için iki salih kul olan peygamberler eşlerini Allah’ın gazabından kurtaramadılar. Kadınlara kocalarının kurtuluşu, peygamberlikleri ve kurtarmak için himmetleri zerre kadar fayda vermedi. Hz. Nuh, gemisine alamadı, ‘üzerine azap vacip olan başka’ emri buyruldu. Hz. Lut da ülkesinden çıkaramadı. ‘karın hariç’ buyruldu. Ve o iki kadına şöyle denildi; ‘Girin ateşe girenlerle beraber.’ ikisi de helak olan kâfirlerle beraber cehenneme gittiler.
Çünkü peygamberler her ne kadar küfredenleri ıslah etmek, kurtarmak isteseler de imana gelmeyen, küfür ve hıyanetten tövbe etmeyenleri, eşleri bile olsa Allah’ın azabından kurtaramazlar. Onun için peygamberlerin eşleri ve gerek diğer salihlerin aileleri ve bütün kadınlar kocaları ve yakınlarının kurtulmasına, Allah’ın katındaki makamlarına aldanmayıp Allah’tan korkmalı ve kendi kurtuluşlarına çalışmalıdırlar. Çünkü herkes kendi iman ve ameline göre karşılık görecektir.
İçinde bulundukları nimetin kıymetini anlayamayan bu kadınların aksine zorluk ve sıkıntılar içinde Rablerine iman eden iki kadın. “Her nesilden gelen imanlı kadınlara iki örnek”;Birincisi Müzahim’in kızı Firavun’un karısı Asiye.
Asiye, Hz. Musa asasını salıverdiği zaman iman etmiş, Firavun da onu imanından dolayı şiddetli azaba çekmişti. Ebu Hureyre’den rivayet olunduğuna göre; Firavun onu güneşe karşı dört çivi ile çivileyip üzerine koca bir kaya bıraktırıvermişti. O vakit kadın demişti ki; ‘Ya Rabbi! İlahi katında benim için cennette bir ev yap ki bu şekilde beni hem Firavun’dan hem de zalimler kavminden kurtar.’ Ve böyle deyince ona derhal cennetteki makamı gösterilmiş ve hiç azap duymaksızın ruhu alınmış.
Asiye’nin duası ve durumu dünya hayatının basit değerlerinin üstüne çıkışın açık misalidir. Asiye o gün yeryüzündeki hükümdarların en büyüğünün hanımıydı. Bir kadının isteyeceği ve gönül bağlayacağı şeylerin en değerlisini bulurdu Firavun’un sarayında. Ama o bütün bunları bırakarak imanıyla yücelmek istemişti. Bütün bu şeylerden vazgeçmekle kalmamış, onlardan Allah’a sığınarak kötü olduklarını kabul etmiş, bir musibet olarak telaki edip Allah’ın kendisini onlardan kurtarmasını istemiş…
Kadın, toplumun baskısına ve hâkimiyetine karşı daha hassas bir varlıktır. Onu daha çok hisseder. Ama işte bu kadın tek başına, bir toplumun baskı ortamında, bir köşkün havasında, bir hükümdarın baskısı altında… Bütün bunların arasında başını semaya kaldırmış, tek başına bu azgın küfür okyanusunda avucunu Allah’a açmış.
Her türlü tesirden, her türlü bağlılıktan, her türlü engellemelerden ve çağrılardan kopup yalnız ve yalnız kendini Allah’a vermenin üstün bir örneği bu. Onun içinde Allah’ın ölümsüz kitabında, bu işarete layık olmuş ve yüceler yücesinden inen, kâinatın dört bir yanında çınlayan sözlerde anılmayı hak etmiştir.
Demek ki herkes kendi amelinden sorumlu olduğu için kötü kocaların eline düşmüş bulunan yüksek kadınlar, her tehlikeye rağmen fenalıktan sakınarak Allah’a karşı iman ve ihlâslarını muhafaza ettikleri takdirde kocalarının fenalığından sorumlu olmazlar. Allah onları sonuçta kurtarır. Hem yalnız evli olanları değil…
Bir de İmran kızı Meryem’i de Allah iman edenler için örnek yapmıştır. O iffetini iyi korumuştur. İmran’ın karısı Hanne binti Fakuza daha hamileyken karnındaki çocuğun erkek olacağını düşünerek : “Ya Rabbi! Ben karnımdakini her bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak, Sana adadım. Bu adağı benden kabul buyur, demiştir. Derken onu kız doğurduğunda Allah, ne doğurduğunu daha iyi bilirken: Ya Rabbi! Onu dişi doğurdum. Hâlbuki erkek dişi gibi değildir. Bununla beraber ben onun adını Meryem koydum. İşte ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş şeytanın şerrinden Sana ısmarlıyorum, dedi. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve güzel bir şekilde yetiştirdi…”(Al-i İmran 35-37)
Meryem, mabette Hz. Zekeriya’nın kendisi için yaptığı kulübesinde ibadet ve itaatle meşgul olur. Rabbinin divanına dururdu. Kaşını gözünü kaldırmaz, dualar eder, secdelere kapanır, namaz kılar, asilerle değil; namaz kılan, itaat eden cemaat ile beraber olur, Beyt-i Makdis’te ibadet ederdi. Ve derken “Melekler: Ey Meryem! Haberin olsun Allah seni tarafından bir kelime ile müjdeliyor: İsmi, Mesih, Meryem oğlu İsa’dır...” Meryem şöyle dedi: Ya Rabbi! Bana bir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir? Allah buyurdu ki: Öyle. Allah neyi dilerse yaratır. O, bir işin olmasını isteyince sadece ona ‘ol’ der ve o da oluverir”. (Al-i İmran: 45- 46)
İmran kızı Meryem, kendisini Allah’a kulluk etmeye öylesine vermiş, iffetini öylesine korumuştu ki Yüce Allah onu babasız dünyaya getirmeyi murad ettiği Hz. İsa’ya anne yaptı. O izahı yapılamayacak bu durumdan ötürü çevresinden gördüğü ağır hakaret ve baskılar karşısında inancından ve iffetine olan güveninden hiçbir şey kaybetmedi. Başka da hiçbir kadının kaldıramayacağı bu ağır yükü, sırf Allah’tan geldi diye göğüslemiştir.
İşte dört kadın timsali. Kimisi dünya hayatının çekiciliğine aldanıp sonunda cehennem ateşine atılmış, kimisi sahip olduğu dünya rahatlığını elinin tersiyle itip ahirette yükselmiştir.
Rana Çeçen
Rana Çeçen