Bismillah
“Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.” (Fussilet, 46)
“Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından korunursa; işte onlar, felah bulanlardır.” (Teğabün, 16)
“Allah’ım, ömrümün sonunu en hayırlı anlarım eyle. Amellerimin sonlarını senin rızana layık eyle. Seninle buluşma günümü, en hayırlı günüm eyle!” (İmam Nevevî, el-Ezkâr, 194/Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 103)
Sorumluluklarımızı ve sorumluluklarımızın gereklerini, nefsimizin arzu ve istekleri doğrultusunda şekillendirip istediğimiz zaman yapma, istediğimiz zaman yapmama, istediğimiz kadar yapma, istediğimiz kadar yapmama gibi bir şansımız yoktur. Sorumluluklarımızın neler olduğunu ve gereklerini yapmanın ölçüsünü Kur’an–ı Kerim belirlemiştir. Aynı şekilde Resul–i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam da bu ölçüyü sünnetiyle ortaya koymuştur. Müçtehid ve müceddid imamlarımız ise yine Kur’an ve Sünnet ışığında ve doğrultusunda bu ölçünün kurallarını belirlemişlerdir.
Belki yere, zamana, şartlara ve şahsa göre yine Kur’an, Sünnet ve müçtehid imamların görüşleri doğrultusunda nefsi, hissi ve dünyevi hiçbir hesap yapmadan, çıkarlar peşine düşmeden, mazeretlerin arkasına sığınmadan, sırf İslam’ın ve Müslümanların zarar görmemesi için bazı hesaplar yapabilir, bazı değerlendirmeler içine girebiliriz. Ama bu hesap ve değerlendirmeleri sadece İslam’ın, Müslümanların, imanımızın, ahiretimizin ve davamızın selameti için yapabiliriz. Böyle bir durumla karşı karşıya kaldığımızda farzların dışındaki bazı sorumluluklarımızı erteleyebiliriz, geciktirebiliriz.
Allah ve Resulü Aleyhisselatu Vesselam’a iman etmek, emrettiklerinin gereğini yapmak, insanlara Kur’an’ın mesajını götürmek ve götürmekle yükümlü olmak, kolay değildir. İnsanların göğüslerine, evlerine ve beldelerine İslam’ı yerleştirmek ve yerleştirmekle yükümlü olmak, kolay değildir. Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın mesajını insanlara ulaştırmak, yaşamak, anlatmak, okutmak ve kavratmak da kolay değildir.
Allah’ın salih kulları, sadık insanlar ve Allah’tan hakkıyla korkan muttakiler nefislerini sürekli hesaba çekerek korku ve endişe içinde kendilerine şu soruyu sormuşlardır: “Acaba; Allah (Celle Celaluhu)’a, Resulü Aleyhisselatu Vesselam’a ve mü’minlere karşı, Allah ve Resulü Aleyhisselatu Vesselam’ın istediği şekilde sorumluluğumu yerine getirebilmiş miyim, yerine getirebiliyor muyum?” Nefis muhasebesinde duydukları bu korku ve endişe sebebiyle, İslamî hizmette üzerlerine düşen görev ve sorumluluklarını yerine getirebilmek için ne yapılması ve nasıl yapılması gerekiyorsa sözleriyle, fiilleriyle, hal ve tavırlarıyla yapmaya ve göstermeye çalışmışlardır. Bu sorumluluk, duygu ve anlayış onları yemekten kesmiş, uykusuz bırakmış, hasta etmiştir. Çünkü Allah’a verecekleri hesaptan korkmuşlar, sorumluluklarını yerine getirmeyen kullara verilecek olan azaptan korkmuşlar, Rablerini razı edememiş bir kul olarak Rablerinin huzuruna gitmekten korkmuşlardır. Bu iman, bu anlayış, bu düşünce, bu endişe onları harekete geçirmiş, onlara izzet ve şeref kazandırmış, düşmanlarına galip kılmış, Allah rızasını umarak yöneldikleri her işte muvaffak olmuşlardır. Böylece bizler için örnek olmuşlar ve bizden sonrakiler için de örnek olmaya devam edeceklerdir.
Çok uzaklara yani sahabe (Radiyallahu Anhum) dönemine gitmeden, İslam tarihine dalmadan, günümüzde İslamî sorumluluklarını yerine getiren Müslümanlara baktığımızda; çok yakınımızda bulunan, belki de birçok okuyucumuzun yakından tanıdığı, bildiği, hatta muhatap olduğu azizlerimizin bu anlamda kendilerini gösterdiklerini görürüz. Bu azizlerin hayatlarına göz attığımızda görürüz ki; İslamî endişe ve hizmet yolunda işlerini kaybetmişler, ticaretleri kesada uğramış, eş ve çocuklarından ayrılmak zorunda kalmışlar, maddi ve manevi baskılarla önlerine engeller konulmuş, tahkir ve tehdit edilmişler, zindana atılmışlar, yaralanıp şehid edilmişlerdir; ama bütün bunlar onları İslam’ın kendilerine yüklediği görev ve sorumluluklarından geri bırakmamıştır.
Bununla beraber çok okuyucumuzun bizzat gördüğü, duyduğu veya okuduğu gibi; akidesi düzgün, kendisine göre biraz da okumuş, bir dönem okuduklarının gereğini yaşamış ve hatta yaşatma gayreti içinde olmuş bazı insanlar maalesef sonradan gevşemişler, hantallaşmışlar, görev ve sorumluluklarından uzaklaşmışlardır. Bu kişiler, dünyevi birtakım korku ve endişeleri yüzünden İslam’a duyarlı olan insanlara mesafeli davranmaktadırlar. Bunların akidelerinde belki bir problem olmayabilir, zaten bir yaştan sonra istese bile bazı haram ve günahlara bulaşmıyor, bulaşamıyor olabilir, namazlarında niyazlarında olabilirler; ama içine düştükleri bu hal onları hayırlı işlerden, hayır işlemekten alıkoymaktadır. Bununla beraber, bu halleri sebebiyle çocukları değişik çevrelere takılmakta ve neticede çocuklarının çok kötü durumlara düşmelerinin önünde hiçbir engel kalmamaktadır. Böylece hem kendilerinin, hem de çocuklarının ahiret hayatları tehlikeye düşmüş olmaktadır.
Onları bu hale götüren sebepler; kendilerince bazı mazeretlerin arkasına sığınma, bir müddet ara verme, bir zaman sorumluluklarını erteletme gibi nefsi ve şeytani dürtülerdir. Söz konusu mazeretlerin neticesinde, içine düştükleri hal, sanki normal bir halmiş gibi sıradan alışkanlıkların arasına girmiş ve bu yanlış hesap, ihmalkârlık, dünyevi tercihleri uhrevi tercihlerin üzerine çıkarma düşüncesi, üzerlerinde tam manasıyla oturup kendilerinde tabii bir hal durumuna gelmiştir. Şeytan, bu hali onlara güzel ve süslü gösteriyor. Rahat ve kolay olduğu, geçici ve aldatıcı bir rahatlama verdiği için nefsin de hoşuna gidiyor.
İşte böylesi durumlara düşmemek için birbirimizi ikaz ediyoruz. Birbirimize nasihatlerde bulunuyor, birbirimize yardımcı oluyoruz. Birbirimizi şeytanın, nefsin, dünyevi arzu ve isteklerin tahakkümüne karşı korumak için kendi aramızda otokontrol mekanizmasının sağlıklı bir şekilde çalışmasını istiyoruz. Doğruda, hakta, adalette itaat ve teslimiyet istiyoruz. Doğru ve emin, fedakâr ve ihlâslı, cesur ve mert olunmasını istiyoruz. Kısacası Hz. Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’da bulunan bütün güzelliklere sahip olup O’nun yüce ahlakıyla ahlaklanmak istiyoruz.
Zaman zaman ihmalkârlığımızın, acizlik, basitlik, gevşeklik, hantallık ve yanlışlarımızın olması, insan olmamızın en tabii sonucudur. Tüm güzelliklerine rağmen Ashab–ı Kiram (Radiyallahu Anhum)’da bile zaman zaman bu tür şeyler olmuş ve yaşanmıştır. Sahabelerden sonra, onların izinde gidenler de bazen böylesi süreçlerden geçmiş, böylesi durumlarla karşı karşıya kalmışlardır. Dolayısıyla bazen bizde de böylesi durumlar olacaktır, olması normaldir. Yeter ki eksikliklerimiz, kusurlarımız, hatalarımız, hastalıklarımız bizde kemikleşmesin, bizde oturmasın, normal ve tabii bir hale dönüşmesin.
Yeter ki Ashab–ı Kiram (Radiyallahu Anhum)’ın en güzel ahlaklarından biri olan ikaz edildiklerinde hatalarını anladıkları gibi biz de hatamızı anlayalım veya yanlışlarının farkına vardıkları andan itibaren tövbe ettikleri gibi tövbe etmesini bilelim. Onlar nasıl kendilerine geliyor idiyseler, biz de kendimize öyle gelelim; nasıl pişman oldu iseler, öyle pişman olmasını bilelim. Onlar hatalarından nasıl geri dönüp tövbe ettilerse, biz de öylece geri dönüp tövbe edelim.
Bütün bunları, daha önce ifade ettiğimiz gibi azları yok etmek veya azları en aza indirmek için söylüyoruz ve yazıyoruz.
Geçen aydan bu yana muhasebemizi yapıp bir kıpırdama, bir toparlanma, müspet bir gelişme oldu mu acaba? Umarız ve inşaallah olmuştur.
Yoksa bazı mazeretlerin arkasına sığınarak; “Bu zamanda ancak bu kadar yapılabilir. Bu zaman ve ortamda bunları yapmak bile çoktur” diyenler gibi geçiştirdik mi?
İman, İslam ve kardeşlik bağları, kardeşlerimiz hakkında üzerimize bir sorumluluk yüklemiştir. Bu sorumluluk gereği, bütün kardeşlerimiz için hem dünyada hem de ahirette iyilik, güzellik ve mutluluk istiyoruz. Bu nedenle zaman zaman kardeşlerimizin akıbetleri hakkında bazı korku ve endişeler içine girdiğimiz oluyor. Bu korkulardan biri de, –Allah korusun– bazı duyarlı kardeşlerimizin; İslam’dan konuştukları, Müslümanların sorun ve dertlerinden bahsettikleri halde, yapılması gerekenleri yapmamaları, sadece konuşmakla tatmin olmalarıdır. Bu, nefis ve şeytanın bir tezgâhıdır. Müslümanları mağlubiyete götüren ve zihinlerin iğfal olmasına neden olan bir adımdır. Sorumluluklarının gereğini yapmamak veya erteleme yoluna gitmek için mazeret üretmenin bir yoludur.
Hepimiz biliyoruz ki, Cenab–ı Allah’ın farzlar başta olmak üzere hiçbir ibadetimize, yapacağımız hiçbir hayırlı işe ihtiyacı yoktur. Yaptığımız hiçbir şey O’na ne fayda ne de zarar verir. Yapacağımız her hayırlı iş kendimiz için, sorumluluklarımızı yerine getirmek için ve aziz olmak içindir.
Rabbimiz bizleri, dinini yaşamada ve davasına hizmette acze düşürmesin, hidayete erdikten sonra fesada dönenlerden eylemesin. Âmin!
Allah’a emanet olun!
Sait Okunur