Viladet-i Nebi ve Sünnet-i Seniyye
“Şanım hakkı için, size kendinizden öyle (izzetli) bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür, mü’minlere karşı çok şefkatli, merhametlidir.” (Tevbe: 128)
Sahih rivayetlerde ifade edildiği gibi Mahşer’in şiddetinden dolayı enbiyaların dahi “nefsî, nefsî” dedikleri bir günde “Ümmetî Ümmetî! (Ümmetim, Ümmetim!)” diyen Seyyidü’l Mürselin, Hatemü’l Enbiya, Hz. Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in mübarek viladetlerinin bereketlendirdiği bir zamandayız.
Müslümanların Peygamberlerine sahip çıkmaları; mübarek viladetlerine sevinmeleri ve Onu(Sallallahu Aleyhi Vesellem) yad etmek için, küçük-büyük, kadın-erkek, köylü-şehirli kısacası herkesimden yüz binlercesinin meydanları inletmesi ve Ona (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sevgi ve bağlılıklarını haykırmaları tuhaf karşılanacak bir hal değildir. Zira zaman ihtiyarladıkça Ona (Sallallahu Aleyhi Vesellem) olan ihtiyaç tazeleniyor. Ona (Sallallahu Aleyhi Vesellem) olan sevgi büyüyor. Tam aksine; Müslüman olduğu halde, kendilerine bu kadar düşkün olan Peygamberlerinin mübarek viladetine sevinmeyen ya da en ufak bir saygısızlık karşısında hiddetlenmeyen ve Aziz Peygamberlerine sahip çıkmayan Müslümanların durumuna şaşıyor ve üzülüyoruz. Gaflet perdesini aralayan her Müslüman, peşinden gitmeye değer tek önderin Hz. Muhammed Mustafa ((Sallallahu Aleyhi Vesellem) olduğunu anlar.
Böylesi bir dönemde, bizlerin Hz. Peygamberi (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ve yüce davasını derd edinmiş olmamız, Onun (Sallallahu Aleyhi Vesellem) için meydanlara dolmamız, bütün himmetimizi ve gayretimizi Onu (Sallallahu Aleyhi Vesellem) okumaya, anlamaya, dinini yaşamaya, yaşatmaya ve insanlara Onun (Sallallahu Aleyhi Vesellem) davasını ulaştırmaya sarf etmemiz şükr edilmesi gereken Allah (Celle Celalluh)’ın bir lütfudur. Zira Onu (Sallallahu Aleyhi Vesellem) anlamakla, Ona (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir değer katmış olmuyoruz. Çünkü O (Sallallahu Aleyhi Vesellem) zaten bu değerin zirvesindedir. Ancak Onu (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yad etmemiz bu çorak topraklarımızı bereketlendiriyor. Onu (Sallallahu Aleyhi Vesellem) anlatan kelamlarımız nurlanıyor. Ve izinden gitmekle kurtuluşa eriyoruz. Zira her zamankinden daha çok muhtacız Ona (Sallallahu Aleyhi Vesellem). Öyle ki, o gün babası tarafından toprağa gömülmekten kurtulmayı bekleyen bir “Mevûde-i Mektule”den de daha çok muhtacız Onun (Sallallahu Aleyhi Vesellem) kutlu davasına…
Hz. Peygambere (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ve yüce dinine sahip çıkmak ve hizmet etmenin ne yüce bir bahtiyarlık olduğunu, bu hizmetin içinde bulunan tüm kardeşlerimiz hakkelyekin biliyorlar. Kardeşlerimiz bu uğurda bedeller ödemenin bahtiyarlığını yaşadılar ve halen yaşıyorlar. Bu hal üzerine sabretmek, bu hizmeti daha ileriye götürmek, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e sahip çıkmak en ehemmiyetli görevimizdir.
Bu görev ve sorumluluğumuzun arttığı şu günlerde boş, faydasız, malayani tartışma ve çekişmelerden uzak durmamız gerekmektedir. Ekseriyetle menfaat ve çıkar temelinde gerçekleşen siyasi çekişme ve tartışmaların bu yüce hizmetimize halel getirmesine yol vermemeliyiz. Asıl gündemimiz Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’dır. Onun siyeri, Onun Sünnet-i Seniyye’sidir. Onun dinini anlamak, yaşamak ve anlatmaktır.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) “Veda Haccı”nda şöyle buyuruyor:
“Ben size öyle bir şey bıraktım ki, ona sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman doğru yoldan sapmazsınız. O, Allah’ın kitabıdır. Allah’ın Peygamberinin sünnetidir.” (Tirmizî, Menâkıb: 31; Müsned, 3:14, 17, 26)
Allah korusun bu emanete sahip çıkmazsak, Hz. Peygamberin (Sallallahu Aleyhi Vesellem), Rabbine şikâyet ettiği kişilerden oluruz.
“Peygamber “Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı (ortada) terk edilmiş (bir şey) saydılar” dedi.” (Furkan, 30)
Allah’ın izni ile bizler hiçbir zaman bu emaneti ortada bırakmayacak ve bütün varlığımızla Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ve Kur’an-ı Kerim’in hizmetinde bulunacağız. Bütün mücadelemiz budur. İşte bugün yüz binlerce Müslümanın lebbeyk diyerek Muhammedî çağrıya cevap vermesi bu hizmet ve mücadelenin bereketidir.
Bu nimetin şükrü, Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi anlamak, yaşamak ve tebliğ etmektir. Bu çerçevede;
- Kur’an-ı Kerim’in kıraat, tilavet ve hıfzı için sürekli bir uğraş içinde olmalıyız.
- Kıraat, Kur’an-ı Kerim’i anlayarak, tefekkür ederek okumadır. Bunun için de Kur’an’ı anlayabilecek kadar Arapçaya vakıf olmak gerekir. Bir davetçinin Kur’an’dan istifade edebilmesi onu anlaması ile mümkündür. Bunun için her bir kardeşimizin Kur’an’ı anlamaya, çözmeye ve dilini öğrenmeye gayret göstermesi gerekir. Bu konuya “ya hep ya hiç” anlayışı ile yaklaşmamak gerekir. İmkanlar dahilinde Kur’an’-ı Kerim’i anlamaya çalışmak gerekir. İslamî ilimleri yok eden ve dolayısı ile Müslümanları felç eden temel faktörlerden biri Kur’an’ın dilinden uzaklaştırılmamızdır. Bir İngiliz devlet adamının parlamentoda “Müslümanlarla baş etmek için onları Kur’an’dan soğutmalıyız” demesi boşuna değildir. Düşman, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin gücünün farkındadır. Kardeşlerimizin bundan gafil olmaması gerekir. Kur’an’la irtibatımızı sımsıcak tutmalıyız. Bunun için hepimiz günlük olarak Kur’an’dan bir parça kıraat etmeliyiz. Anlayarak okumaya, tefekkür etmeye çalışmalıyız. Bundan hiçbir kardeşimiz mahrum kalmamalı ve herkes olabildiğince bundaki nasibini artırmalıdır. Bu konuda şu örnek ne kadar da çarpıcıdır:
Abdullah b. Mübarek, hac için Suriye-Irak topraklarından geçerken bir kadına rastlar. Sorduğu her soruya bu mübarek kadın ayetlerle cevap verir. Başka da bir şey konuşmaz. Çocuklarına kadının bu halini sorar “Annemiz” derler. “Ağzından Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusu ile 40 yıldır böyle sadece Kur’an ile konuşur.”
- Bununla beraber, Kur’an tilavetine de gerekli ehemmiyeti vermemiz gerekir. Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okuyarak düzenli bir vird edinmek, her Müslümanın görevidir. Hiçbir Müslüman Kur’an’ı anlamıyorum diye Kur’an tilavetini ihmal etmemelidir. Kur’an öyle bir rahmet ve berekettir ki okumasını bilmeyenlerin lafzına nazar etmesi bile gözlere gönüllere şifadır.
- Kur’an-ı Kerim’in hıfzına gelince, önümüzdeki engel acelecilik ve sabırsızlıktır. Bir anda Kur’an’ı bütünüyle almaya çalışıyoruz ki, bu mümkün olmuyor. Unutmamamız gerekir ki Sahabe-i Kiram 23 yılda hafız oldular. Zira Kur’an 23 yılda nazil oldu. Kaldı ki Kur’an’ın tamamını hıfz edememek ondan nasibimizi almamıza engel olmamalıdır. Bir program dahilinde günlük, hatta haftalık birer ayet veya sure ezberlenebilir. Ezberlenen bu ayetlerin tefsiri işlenerek namazda kıraat edilirse Kur’an’ın feyzinden istifade etmiş oluruz. Her birimiz gücümüz yettiğince bu feyzden nasibimizi almalıyız. Bundan mahrum kalmamalıyız.
- Tabii ki, anne-babalar kendileri için geç kalınmış bir program olarak buna azmederken, çocuklarının geç kalmaması ve en güzel yaşlarında bu feyzle donanmaları için her türlü çabayı sarf etmelidirler.
- Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in sarılmamızı emrettiği ikinci emanet ise Sünnet-i Seniyye’dir.
Bu emanete sahip çıkmamız ise Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in siyerini ve hadis-i şeriflerini öğrenmemiz, anlamamız, hayatımıza tatbik etmemiz ve tebliğine çalışmamız şeklindedir. Allah’a şükürler olsun ki Siyer-i Nebiyi anlama ve öğrenme noktasında umut veren gelişmeler yaşanmaktadır. Ancak bu konuda insanımızın ne kadar mahrum olduğu hepinizin malumudur. Bunun için tüm kardeşlerimiz Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in hayatını öğrenme ve öğretme noktasında çokça gayret göstermelidir. Öyle ki bu konuda Viladet-i Nebi programlarına ve siyer yarışmalarına katılan bütün Müslümanlara peygamberlerini tanıtmayı ve okutmayı bir görev bilmeliyiz.
Kısmen de olsa siyeri öğrenmede yaşanan güzel gelişmeler maalesef hadis-i şerif öğrenimi için görülmemektedir. Halbuki adap ve ahlakın temeli hadis-i şeriftir. Şu hadis-i şerif bu konunun önemini ifade etmek için yeterlidir:
“Ümmetimden din işleriyle ilgili kim kırk hadis ezberlerse Allah onu kıyamet gününde fakihler ve alimler zümresi içinde diriltir.” (Câmiu's -Sağîr, Süyûtî, Hadis no: 22103.)
Alimler sınıfından yazılmanın böyle güzel ve kolay bir yolu varken mahrum kalmamaya çalışmalıyız. Zira alimlerin ahirette yüce bir makamlarının olduğu bilinen bir gerçektir.
Sonuç olarak hepimizin Viladet-i Nebi vesilesi ile durumlarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye’den payımızı artırmalıyız. Öğrendiklerimizi hayatımıza tatbik etmeliyiz. Yüce İslam dininin insanlara tebliğ edilmesi noktasında üzerimize düşen görevi ihmal etmemeliyiz. Müslüman halkımızın Viladet-i Nebi programlarında Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in sevgisine lebbeyk diyerek cevap vermeleri hepimizin boynuna ağır bir sorumluluk yüklemiştir. Bu da o programlara katılan her bir Müslümanla ilgilenip Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den feyizlenmesine vesile olacaktır. Bu sorumluluk, muvakkat bir zaman dilimi için değil, bilakis bugünden başlayıp tüm yıla yayacak şekilde sürekli bir çaba içine girmemizdir. Rabbimiz bu uğurda çaba sarf eden tüm Müslümanları muhafaza etsin. Hepimizi Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e layık ümmet kılsın. Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun. (Amin)