Yağmurunla, güneşinle, baharınla, seyranınla… Hoş geldin ey Nisan!
Kıpkızıl güllerinle, rengârenk çiçeklerinle, cıvıl cıvıl bülbüllerinle… Hoş geldin ey Nisan!
Taptaze sevdalarla, yepyeni umutlarla, en güzel dualarla… Hoş geldin ey Nisan!
Hoş geldin ey Nisan! Şimdi yüreklerimiz bayram arafesindeki bir çocuğun yüreği gibi kıpır kıpır. Bir coşku, bir heyecan, tarifi zor bir sevinçtir yürekleri saran.
Hoş geldin ey Nisan! Coğrafyamız yine en güzel renklere bürünecek, bayram sabahına çıkan masum çocuklar gibi en güzel elbiselerini giyinecek. Gül kokusu buram buram etrafa yayılacak, bülbüller en güzel nağmeleri terennüm edecek.
Hoş geldin ey Nisan! Yine garipler sevinecek, yine mahrumların yüzü gülecek, yine öksüzlerin başı okşanacak, yine kimsesizlerin kapısı çalınacak, nurlu davetiyeler ve mütevazı hediyeler takdim edilip kutlu sevdaya davet yapılacak.
Hoş geldin ey Nisan! Yine tatlı bir heyecan, kutlu bir coşku yaşanacak; hayırlı bir telaş ve koşuşturmaya, yoğun bir çalışmaya girilecek. Kutlu daveti, nurlu sevdayı daha fazla insana, daha geniş halk kitlelerine ulaştırmanın mücadelesi verilecek. Tevhid sancağının daha yükseğe çıkması, Hakkın daha gür bir seda ile seslendirilmesi için geceli gündüzlü hazırlıklara girişilecek.
Hoş geldin ey Nisan! Bu sevdaya vücudun sair azaları gibi diller ve parmaklar da eşlik edecek. Ellerde tesbih ve zikirmatikler, dillerde salavat-ı şerifeler... Yüz binler, milyonlar, milyarlar… salavatlar çekilecek. Ellerde kitaplar, harıl harıl Siyer-i Nebi okunacak. Bu vesileyle tekrar Asr-ı Saadet’e gidilecek. “İnsanlığı ilahi vahye programlama projesi” dikkatlice tetkik edilecek. Tevhidi mücadelenin niteliği ve nasıllığı bir kez daha irdelenecek. Nebevi mücadeleden dersler, ibretler devşirilecek. Bu meşkuk ve uğursuz asırda, bu akim ve bereketsiz çağda, Sahabe-i Kiram ruhuna ne denli muhtaç olduğumuz bir kez daha müşahede edilecek.
Hoş geldin ey Nisan! Yine duygular coşacak, yine meydanlar şenlenecek, yine sevdalar yaşanacak. Stadyumlara, istasyonlara nur akacak ey Nisan! Meydanlara iman akacak, aşk akacak, sevda akacak ey Nisan! Yine alınlar şükür ile secdeye kapanacak. Gözlerden sevinç gözyaşları akacak. Mevlid, ilahi ve marşlarla ruhlar cezbeye gelecek, gönüller mest olacak ey Nisan!
Nurlu viladete mazhar olduğundan beri, bir başkasın.
Peygamber Sevdalıları ile bambaşkasın ey Nisan!
Bundan böyle bir aşksın, bir sevdasın.
Mazlumlara hem baharsın hem bayramsın ey Nisan!
Sevdalanmak isteyenler, senin aşkınla sevdalansınlar.
Muhammedi aşkı kuşansınlar, kıpkızıl sevdaya bürünsünler ey Nisan!
Gençlerimiz yalancı aşklardan arınıp Muhammedi aşkı kuşansınlar ey Nisan!
Coğrafyamız ilahi aşka bürünsün, ilahi davayı haykırsın ey Nisan!
İnsanların “Özgürlük! Özgürlük!” diye asırlardır arayıp durdukları şeyin ne olduğunu sen öğret insanlığa. Bilal’ in özgürlüğünden, Sümeyye’nin özgürlüğünden, derisi kara olanların özgürlüğünden, kula kulluktan kurtulup yalnızca Allah (cc)’a kul olanların özgürlüğünden bahsederek sen öğret insanlığa özgürlüğün ne anlama geldiğini ey Nisan!
İnsanların “Medeniyet! Medeniyet!” diye tutturdukları ucubenin ne olduğunu sen öğret insanlığa. İbrahim’in, Yusuf’un, Davut’un, Sülayman’ın ve diğer nebilerin medeniyetlerinden mevz-u bahisle Mekke ve Medine’den, Kudüs ve Kahire’den, Şam ve Bağdat’tan, Semerkant ve San’a’dan, İstanbul ve İslamabad’dan misallerle sen öğret insanlığa gerçek medeniyeti ey Nisan!
İnsanların “Mutluluk! Mutluluk!” diye Kaf dağının arkasında aradığı şeyin ne olduğunu yine sen öğret biçare insanlığa ey Nisan! Mutluluğun tende değil canda, maddede değil manada, uzakta değil yakında olduğunu alimlerin, ariflerin, abidlerin, zahidlerin, şehidlerin menkıbelerinden örneklerle sen öğret insanlığa ey Nisan!
Muhammedi özgürlüğü, Muhammedi medeniyeti, Muhammedi saadeti sen öğret insanlığa ey Nisan!
MAŞUK’UN BAYRAĞINI KİM TAŞIYACAK!?
Bir Maşuk’umuz vardı bilirsin ey Nisan! İsmi maşuk, kendi ise aşıktı. Kelimenin tam anlamıyla bir Peygamber aşığı, bir Peygamber sevdalısı idi. Hele bir bayrağı vardı, dikkatlerden kaçmayacak büyükçe bir tevhid bayrağı. Muhammedi kıyamlarda bu bayrağı ile hep en ön saflarda yerini alırdı. Bundan dolayı “Kıyamların Sancaktarı” diye anılırdı. Hedefinde bu tevhid sancağını büyütmek, çok daha yükseklere çıkartmak vardı. Ama olmadı. Özlemini ve hasretini çektiği Nisan’a kavuşamadan elim bir trafik kazası sonucu arkasında gözü yaşlı, gönlü buruk yârenleri bırakarak göçtü fani dünyadan. Maşuk’umuz Nisan’a kavuşamadı ama manevi şehid olarak Maşuklar Maşukuna visal eyledi.
Bu hazin haberin tesirinden olacak ki aklıma geldi “Maşuk’un bayrağını kim taşıyacak?” diye. Acaba bu Nisan’da kim taşıyacak O’nun çok sevdiği Tevhid Sancağını? Bu şerefe, bu bahtiyarlığa kim nail olacak? Kim hakkını verecek bu Kutsal emanetin? Eskiden şöyle bir adet vardı: Yiğitlerden biri şehadet şerbetini içtiğinde, yârenler onun geride bıraktığı montunu, kazağını, pantolonunu veya ayakkabısını kapmak için adeta birbiriyle kavgaya tutuşurdu aynı yolun yolcusu olma, aynı sevdanın taliplisi olma adına.
Bu vesileyle kendisini dua ve rahmet ile yâd ederken sevenleri ve yârenleri adına şunu haykırmak istiyorum: “Ruhun şad olsun ey Maşuk’umuz! Bilesin ki senin her Nisan’da, her kıyamda büyük bir coşku ile taşıdığın o yüce Tevhid Sancağı yerde kalmayacak; elden ele, meydandan meydana, kıyamdan kıyama aşk ile taşınacaktır. Nitekim gayemiz, nitekim sevdamız, nitekim davamız i’lâyı Kelimetullah değil midir? Hak kelimesinin yüceltilmesi değil midir ey Can?”
Cihan Bozaba / İnzar Dergisi – Nisan 2013
Cihan Bozaba