Harem-i Şerif`in sadece tanıttığımız camiden ibaret olduğu ya da tüm haram beldeyi içine aldığı hususunda ihtilaf vardır. Ancak genellikle söz konusu büyük cami olarak zikredilmiştir Harem-i Şerif, İslâm öncesi dönemde herhangi bir duvar ile çevrili değildi. Kâbe`yi tavafa mahsus, etrafı evlerle çevrili, kumluk dar bir saha (metaf)`dan ibaretti. Oraya evler arasındaki sokaklardan girilirdi. Asr-ı Saâdet`te ve Hz. Ebu Bekir`in halifeliği esnasında bu şekilde kaldı. Hz. Ömer zamanında, İslâm ülkesinin genişlemesi, Müslüman nüfusun artması ve hacı sayısının büyük rakamlara ulaşması üzerine tavaf yeri dar gelmeye başladı. Tavaf esnasında büyük bir izdiham oluyordu. Bu sebeple Harem-i Şerif`in civarındaki bazı evler sahiplerinden satın alınarak yerleri yıkıldı ve mescide ilave edildi. Hz. Ömer`in yaptırdığı bu ilk genişletme esnasında Harem-i Şerif`in etrafına, yüksekliği bir adam boyuna ulaşmayan bir ihata duvarı inşa edildi. Bu duvar üzerine kandiller konuldu. Emevî hükümdarlarından Abdülmelik b. Mervan 75/694 yılında, oğlu Vetid de 91/709 yılında Mescid-i Haram`ı tamir ederek bir miktar daha genişlettiler. Mekke`ye birçok mermer direk gönderen Velid tarafından gerçekleştirilen tamirat ve genişletme esnasında, mescidin zemini mermer mozaikle döşendi. Direkler üzerine Sac ağacından bir tavan yapıldı. Anlaşıldığına göre, Harem-i Şerif`te ilk minareler bu tamirat sırasında yapılmıştır. Harem-i Şerif`in genişletilmesi faaliyeti, bölgeye daha sonra hâkim olan devletler zamanında da devam etti. Abbasîlerin ikinci halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından 159/775-776 yılında yaptırılan tamirat sırasında, Harem-i Şerif`in kuzeye düşen tarafı Bab-ı Nedve`ye, diğer tarafı Bab-ı Umre`ye kadar genişletildi. Yapının dört tarafı altın ve gümüş kakmalı rengârenk mozaiklerle süslendi. Kâbe`de Rükn-i Şâmî ile Rükn-i Irâkî arasında, altınoluğun altında, iki arşın yüksekliğinde yay şeklinde bir duvar ile çevrili olan Hatîm (=Hicr)`in iç tarafı renkli mermerle tefriş olundu. Mansur`un oğlu Mehdî zamanında (M. 775-785) iki defa tamirat yapıldı. Bu tamiratlarla Kâbe ile Mesâ` (=say yeri) arasındaki evlerin tamamı Harem-i Şerif`e katıldı. Kahire`den getirtilen beş yüze yakın direk, gereken yerlere dikilip üzerlerine kubbeler inşa edildi. Tavan ve revaklar ise ahşap olarak yapılmıştır. Memlukler zamanında 802/1399-1400 yılında çıkan bir yangında Harem-i Şerif`in kuzey ve batı taraflarının ahşap tavanları yanmıştı. Sultan Ferec`in emriyle 804/1401-1402`de başlayan inşaat sırasında tavanın tamamı yine ahşap olarak yeniden yaptırıldı. O sırada revaklar üç sıra olup mescidin beş minaresi vardı. Harem-i Şerif, Osmanlılar zamanına kadar bu şekilde kaldı. Sultan II. Selim`in emriyle 979/1571 tarihinde Mısırlı Ahmed Bey`in nezaretinde başlatılan ve beş yıl süren inşaat esnasında, bu ahşap tavanlar yıkılarak yerlerine mermerden inşa edilmiş ve üzerlerine altın alemler konulmuş kubbeler yapıldı. Sonraları Sultan Ahmed, I. Hamid, IV. Murad, II. Mahmud ve Abdülmecid zamanlarında Harem-i Şerif`in muhtelif tarafları tamir ve tezyin edildi. Etrafında yeni bölümler yapıldı. Osmanlılar zamanındaki bu tamirât ve genişletmeler neticesinde, tavaf mahalli 537 x 550 zirâ` genişliğine çıkarıldı. Revaklardaki yenilenen 892 sütuna, yeni sütunlar ilave edildi. Yenilenen kemerler üzerine Türk üslûbunda beş yüz küçük kubbe ilave edildi. Mevcut on dokuz kapı yenilendi. Tavaf yeri etrafına, ağaç şeklinde kandiller dikildi. O sırada mescidin yedi minaresi vardı.
Suudi yönetimi de bu zamana kadar dört defa genişletme faaliyetinde bulundu. 1955 yılında Kral Abdülaziz zamanında başlatılan ve 1961`de bitirilen büyük genişletme faaliyetinde Safa ve Merve tepeleri arasındaki tavansız toprak bir yol halinde olan say mahalli (mesa`), Harem-i Şerif`e ait yapıya dâhil edildi. Suudiler, daha sonra Harem-i Şerif`i üç defa daha genişlettiler. Bu tamirat ve genişletmelerin birincisi 1961-1969, ikincisi 1969-1976 yılları arasında yapıldı. Sonuncusu ise Fahd b. Abdülaziz`in emriyle mescidin batı tarafında başladı. Bu genişletmelerde, Harem-i Şerif`in alanının üç yüz bin kişiyi alabilecek şekilde 160.000 m2`ye çıkarmak hedeflenmiştir.
Harem Bölgeye Hikmet Nazarı İle Bakmak
Harem, bir amir-i Azim’in hudutlarını kabul edip etmemeyi belirleyen bir ilahi düsturun, eşyanın maverasına vukufiyet mekânıdır. Kulluğun ispatı ve hayatın şifresine ulaşmadır. Hz. Adem’e Allah-u Teâlâ’nın ilk olarak yemesini yasak ettiği ağaca yanaşmama olayı bize harem ve haramın hayatımızda ne kadar önemli olduğunu yeterince ispatlamaktadır.
Bu kâinatta her şey Hakk`ı gösteren bir ayna, O`nu zikreden bir dil ve O`nu mırıldanan bir nağmedir. İnsan, eşya ve bütün varlık sesleriyle-sükûtlarıyla, hareketleriyle-duruşlarıyla, mevcudiyetleriyle-semereleriyle hep O`nu dillendirir, O`na şehadet ederler. O`nu söylerler eda ve endamlarıyla, O`na imada bulunurlar mânâ ve muhtevalarıyla ve O`nun varlığının ziyasından birer gölge gibidirler örgü, desen ve şiveleriyle... Görmeyenler varsın görmesin; gözlerini basiretleriyle buluşturup görmenin hakkını verebilenler, her nesnede O`na ait neler ve neler müşâhede eder, O`nun değişik tecellîlerinden ne sesler ve sözler dinlerler… Eğer gönüller O`na açık, gözler de perdesizse -bu herkeste aynı seviyede olmayabilir- ne zaman varlık kitabına bakıp onu dikkatlice okumaya koyulsak, ne zaman küre-i arz meşherini gezip onu temâşâya dalsak, ondaki her şeyi olduğundan daha fazla hülyalı bulur ve âdeta büyüleniriz. Varlık ve hâdiselere Yaratan hesabına bakmayanlar/bakamayanlar duyamazlar ondaki bu mânâyı ve bu muhtevayı... Göremezler ondaki güzelliği, âhengi, edayı, endamı ve bütün bunların arkasındaki kastı, iradeyi, hikmeti… Duyamazlar bunlardan ruhlara akıp gelen ziyayı, mârifeti, muhabbeti, aşk u iştiyakı...
Oysaki her zaman bütün eşya; bir çiçek tarlası gibi salınıp durmaktadır tabiat. Şefkatle başımıza boşalıyormuşçasına yumuşakça inmektedir ışık huzmeleri.
Evet, bakış zaviyesini ayarlayabilmiş birinin nazarında, canlı-cansız her şey edası ve endamıyla O`nu gösterir; bize gülerken O`na işarette bulunur; çizgi çizgi O`na ait mânâlardan resimler sergiler; bize, temâşâsına doyulmayan ufuklar açar ve ruhlarımıza en enfes seslerden ne korolar dinletir. Bütün varlık bir aşk u vuslat yaşıyor gibi canlanır gözlerimizde. İşte bütün bunlar âlemlerin Rabbinin hareminde daha da netleşir. Bu harem bölgede gösterilen sadakat, bir sembolik ve zamanı sınırlı tipik bir göstermelik hareketten öte, hayat boyu kulluğun zirvede olması ve kusursuzluğun tasdikini yaşar. O`nu orada anarız her nefes alış-verişimizde. Müşâhedelerimiz netleştikçe, ufkumuzda tüllenen renkleri, çevremizde yankılanan sesleri daha bir farklı duyar, daha bir farklı hissederiz orada. Her şeyin dilini anlıyormuşçasına, her hareketi çok daha farklı mânâlandırır ve her sesi daha değişik yorumlarız o mekânda. Bütün bir eşya arenasından hilkat şeceresinin eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağı mesabesindeki insanoğluna kadar herkesten, her şeyden ve her nesneden şifreli-şifresiz değişik mesajlar alır, kendimizce bunları okumaya, çözmeye çalışır, çözebildikçe daha derin konsantrasyonlara girer, daha bir öze doğru açılır, daha bir şahlanır, bunları başarabilenler haremde Beytullah’ın duvarların ötesi dediğimiz maverayı(yani kulluğun arka planını görmeye başlar) oraya odaklanır.
Artık böyle birine, muhtevalı bir kitap gibi görünür harem ve içindekiler; bir meşher hâlini alır harem bölge. Zevkli bir ukbâ yolculuğuna dönüşür sergüzeşt-i hayat ve o, yaşadığının farkına varır harem bölgeyi okuyup duyduklarıyla. Derken kalb ve ruh ufkunda yüzer gibi olur, bütün bir ömür boyu bunu hayatına kas ettirir. Varlık ve varlığın perde arkası vicdana açıldıkça, onun içindeki mârifet ve muhabbet de daha derin bir aşk u alâkaya inkılâp eder orada. Artık her şeyde hep O`nu duyar, O`nu hisseder ve her şeyi, her nesneyi O`nunla irtibatlandırır. Hayat onun nazarında olduğundan daha güzel bir hâl alır; her şey eda ve lisan değiştirerek daha onurlu bir kimliğe bürünür ve bütün zâhirî mülâhazaların üstüne yükselen ruh, o âna kadar mahfazası açılmamış ne mahrem bilinmezlere ne mahrem bilinmezlere uyanır.
Evet, beden ve cismaniyet serhaddi aşılabilindiği takdirde, bütün varlığı buud değiştirmiş gibi görür ve insan kendini âdeta bir sürprizler âlemi içinde hisseder. İmanın gönüllere verdiği genişlik ölçüsünde, bizden biri veya varlığımızın bir parçası gibi duyarız duyduğumuz her şeyi. İşte duyulan bu işaret ve işaretçileri gönülden selâmlar, yolculuk zahmetlerini yol rahmetine çevirmeye çalışır, seyahatimize emanet saat, dakika ve saniyeleri, niyet ve rabbânî mülâhazalarla ebedleri peylemeye yetebilecek derinliğe ulaştırır ve bu fâni hayatı ötelerin koridoru hâline getirebiliriz orada ve oradan ayrıldıktan sonra da.
Aslında bu dünyanın gönüllerde hayret ve hayranlık hâsıl eden bütün güzellikleri, ancak bizim niyet ve nazarlarımızla, Allah’ın azametinin karşısında acziyetimizin şifresini alır hayata bu göz bakışlarıyla açılır, inkişaf eder, sonsuzlaşır ve gün gelir hiç sönmeden ruh ufkumuzda rengârenk tüllenmeye ve par par yanmaya başlar... Evet, biz, hemen her zaman tadıp duyduğumuz hayatın meyvelerindeki hakikî tadı, lezzeti, Sevdiğimizin teveccühlerinden alırız. Çevremizdeki varlıkların bizimle münasebetlerini, bize karşı o sıcaklardan sıcak beraberliklerini ve o upuzun yol arkadaşlıklarını biricik Sevgili`yle münasebetlerini duyup hissetme sayesinde anlarız. Daha sonra da O`na karşı sevgi, alâka ve yakınlığımızın sıcaklığını koruyabildiğimiz ölçüde, her şeyle ve herkesle bu içten irtibat sürer gider. Çünkü bütün aşklar, alâkalar, irtibatlar O`nadır; O ise muhabbet tahtının tek hükümdarıdır. Her şey değişik eda ve üslûpla O`nu söyler, uğrayanlara O`ndan bir şeyler mırıldanır ve kulaklarımıza O`nun sevgisini fısıldar. Biz de yol boyu karşılaştığımız her şeyi ve herkesi O`ndan ötürü severiz. Eğer bu yollarda gözlerimizi hep açık tutmaya çalışıyorsak bu O`ndan bir şeyler görmemiz, eğer kulaklarımız sürekli ses avı peşindeyse bu da O`ndan bir şeyler duymamız içindir. Aslında bu, O`nun hakkı bizim de boynumuzun borcudur. Evet, eğer bir söz gidip O`na dayanıyorsa o değerini bulmuş sayılır; değişik düşünceler O`na kapı aralayabiliyorsa işte o zaman bir kıymet ifade ederler; her hamle ve aksiyon da O`na ulaşma plânına bağlı sürdürülebiliyorsa hedef istikametinde yol alınıyor demektir.
Zaten bizler bu dünyaya, başka bir âleme hazırlanmak için gönderilmiş bulunuyoruz. Dine davete gelince o da böyle bir âleme çağrının ifadesi mesabesindedir. Bunun yolu da harem bölgede zirveyi bulur. Böyle olduğuna inananlar, duyguları, düşünceleri, niyetleri ve bütün faaliyetleriyle hep o çağrıya icabet ettiklerinin, icabet etmeleri gerektiğinin ve ötelerdeki iltifatlara, teveccühlere ehil hâle gelmek için bu imtihan yurdunda ve bu gamhâne-i mihnette bulunduklarının farkına varırlar. Yol boyu O`na ait neşîdeler dinleye dinleye, rastladıkları herkese ve her şeye O`nu sorar ve yürürler O Mevcud u Meçhul`e, O Gayb u Şehadet Sultanı`na, hem de hedefe kilitlenmiş gibi o mübarek harem bölgesinde.
Yol ne kadar devam eder, menzile ne zaman varılır, vuslat ne zaman gerçekleşir demeden daha fazla bir teveccüh beklentisi, bir şefkat ihtiyacı, bir sadakat mülâhazası, her zaman hâlisâne davranma azmi ve daha engin bir temâşâ iştiyakıyla istemezler bitmesini bu mârifet yolculuğunun, tavafın sa’yın telbiyenin.
Yürüdükçe daha iyi görürler tali`lerinin gülen çehresini, hayatlarının öteki yüzünü, imanın esrarlı dünyasını; görür ve her şeyden daha farklı mesajlar alır; her adımda yeni bir ses, yeni bir muştuyla üveyikler gibi şahlanır; miraç yapıyormuşçasına hep yükselir o mübarek haremde.
Zaman gelir, artık hep O`nunla olur ve kurtulurlar kendilerinden. Değişir bakışları-görüşleri; dikeni gül görür, zehri de bal. Harama götürenlere tevessül haremiyeti içinde bir bölge olduğunun şuurundaki zirveyi yakalar. Orada, ne sır haremgâhlarına uğrar ve nâmahremlere kapalı ne iltifat ve teveccühler görürler. Değişik aynalarda O`nun cemalinin farklı cilvelerini her görüp temâşâ ettiklerinde âdeta kalplerinin kanı çekilir, nabızlarının ritmi değişir de onların tik taklarında sadece O`nu duyar gibi olurlar. Aslında duyulmak O`nun hakkı, duymak veya duymaya çalışmak da bizim hem vazifemiz hem de mazhariyetimizdir. İşte böyle bir vazifenin ciddiyeti ve bu tür bir mazhariyetin zevk u şevki hatırınadır ki yürünen yollar ne kadar sarp ve meşakkatli de olsa böyle bir yolculuk, yolcular için Firdevs bahçelerinde tenezzüh gibi bir şey olur ve sağa-sola serpiştirilen O`na ait işaret ve emareler sayesinde, amansız gibi görünen mesafeleri kat etme de bir zevk u şevk seyahatine inkılâp eder; aşılmaz gibi görünen uçurumlar veya engebeler, vuslatın şahlandıran heyecanıyla bir hamlede geçilir ve duyulmaz yol yorgunluğundan, yürüme meşakkatinden hiçbir eser; duyulmaz da uzayıp gitsin isterler yürünen bu yollar sonsuza kadar.
Sevgili`ye ulaşıp O`nu görmeye kilitlenmiş bu ruhlar, cismaniyete ait küçüklüklerden ve dünyevî darlıklardan sıyrılarak hayatlarını hep iman ve mârifetin engin ve rengin atlasında, O`nun teveccühleriyle beslene beslene sürdürdüklerinin farkındadırlar o harem bölgesinde. Her temâşâ ettikleri nesneyi O`nun bir nâmesi ve bir mührü gibi öper öper başlarına koyarlar ve hep ruhanî haz ve lezzetlerin serhadlerinde dolaşırlar.
Her ulaştıkları mârifet ve muhabbet zirvesini ulaşılacak son şâhika sanır; "Allah-u Ekber"lerle tazimlerini seslendirir, "Elhamdülillâh" senâlarıyla minnetlerini dile getirirler; lebbeyklerle kimin emrinde olduklarının ya da olma gereğini yakalayıverir, ama iki adım daha atınca yeni bir sürpriz sağanağıyla karşılaşır ve kendilerini farklı bir mârifet ve ruhanî zevkler zemzemesi içinde bulurlar.
Her ulaştıkları menzilde o Rabb’ul âlemini daha değişik tecellîleriyle duyar, bir kere daha aşk u şevkle gürler ve yürürler daha ötelerdeki ayrı bir menzile. Yürüdükleri yolda güzellikleri güzellikler takip eder, ama ne O`nun cemalinin cilveleri biter ne de ruhlarda onları temâşâ zevki.
Görüp duyanlar için aşk u iştiyak da bu yolda, deryayı işaretleyen damla damla vuslat da bu yoldadır. Katrede deryayı görenler, kim bilir ötelerden daha nelere şahit olur ve ne duyulmadık sesler dinlerler. Zira "Bir aynadır bu harem bölge. Âlemin hafıza kartıdır harem bölge. Burada âlem, her şey Hakk ile kaim." Ve bakıp bunları okumaktır yaratılıştan gaye, insan olmaktaki hikmet.
Cemal Çınar / İnzar Dergisi – Ekim 2013 (109. Sayı)
Cemal Çınar