(İkinci Hicret)
Birinci Habeşistan hicretine katılanlar, Mekke’de müşriklerin iman ettiği şeklindeki söylentiye inanıp memleketlerine döndüler. Ancak duyduklarının bir yaygaradan ibaret olduğunu öğrendiklerinde çok üzüldüler.
O zamanki Kureyş teamüllerine göre Mekke’den birilerinin himayesine girmekten başka çareleri yoktu. Onlar da müşrik akraba veya tanıdıklarının himayesine girerek, Mekke’ye giriş yaptılar.
Tabi Mekke’de değişen bir şey yoktu. Müslümanlara yapılan zulüm olduğu gibi devam ediyordu. Müşriklerin himayesine giren Müslümanlar, bu himaye sahiplerinin kontrolü altında olduklarından, serbestçe hareket edemiyorlardı. Duyulan lüzum üzerine, Müslümanlar tek tek bu himayeleri terk edip, Allah’ın himayesine girdiler.
Tabi imtihanları kaldığı yerden devam etti. Müslümanlar tekrar işkenceye tabi tutuldular. Zulüm ve işkence tahammül sınırlarını zorlayınca, Ashap yeniden hicret yollarına düşmek durumunda kaldı.
Bu kez kafile başkanı Peygamber’in amcasının oğlu Cafer bin Ebi Talip’ti. Birincisine nazaran daha kalabalık bir kitle hicret edecekti. Çoğunluğu erkek olmak üzere bir kısmı da kadın 101 kişi tekrar Habeşistan yollarına revan oldu.
Mekke’deki müşriklerin Müslümanlara uyguladıkları baskının getirdiği sonuçlar, yavaş yavaş uluslararası bir hal alıyordu. İçlerindeki bir sorunun dışarıya yansımasını istemeyen ve bu arada Habeşistan gibi bir ülkeyle ilişkilerinin zedelenmesi ihtimalini göz önünde bulunduran müşrikler, hemen bir heyet oluşturup Habeşli devlet erkânına sunulmak üzere özellikle kaliteli deri malzemesinden müteşekkil hediyeler götürdüler.Amr bin Âs başkanlığındaki Kureyş heyeti, Habeş ülkesine gelir gelmez bürokrat takımına hediyelerini dilekleri ile birlikte sundular. Gözleri kamaşan bu üst düzey memurlar, tavırlarını Kureyş heyetinden yana koyacaklardı.
Ancak Necaşî’nin tavrından pek emin değillerdi. Muhakeme günü gelip çatmıştı. Muhacirler kendi aralarında istişare ederek, sözcü olarak Cafer bin Ebu Talip’in konuşmasına karar verdiler. Taraflar Necaşî’nin huzuruna toplandılar.
Bu arada Amr’ın hoşuna giden bir şey oldu.
Cafer ve arkadaşları, tahtına oturan Necaşî’nin önünde eğilmediler. Oysa Necaşî’nin bürokratları ile Kureyş heyeti secde edercesine Necaşî’nin önünde eğilmişlerdi.
Necaşî, Müslümanlara dönerek şu soruyu sordu:
Siz kendi Peygamberinizin önünde de eğilmez misiniz?
Müslümanların temsilcisi Cafer bin Ebi Talib, tevhidi esas alan bir cevap verdi:
-Hz. Muhammet (sallallahu aleyhi vesellem) bir insan. Biz ancak Allah’ın önünde eğiliriz.
Konuya bu şekilde bir giriş yapılması Amr bin Âs’ı sevindirmişti. Çünkü bu tavırlar Necaşî’yi kızdırabilirdi. Ama Necaşî, Müslümanları dinlemeye karar verdi. Muhacirler adına Cafer bin Ebi Talip söz aldı:
“Evvela şu sorularıma cevap verilmesini istiyorum. Fakat Mekke heyetinden sadece bir kişi konuşsun”
Cevap verme işini Amr bin Âs üstlendi. Cafer devam etti:
- Biz efendisinden kaçan köleler miyiz?
- Hayır, onlar hür insanlardır.
-Biz haksız yere birilerinin mallarını mı yedik?
-Hayır, onlar borçlu kişiler değildirler.
- Peki, biz birini mi öldürdük?
-Hayır, onlar hiç kimseyi öldürmediler.
Cafer böylece kendilerinin adli bir suçlu veya kaçak olmadıklarını ispatlıyor ve esas söylemek istediklerine zemin hazırlıyor:
- Ey Hükümdar..! Biz cahil bir millettik, putlara tapardık. Laşeleri yer, her kötülüğü işlerdik. Akrabamızla münasebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Biz böyle bir durumda idik. Yüce Allah bize kendimizden soyunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz bir peygamber gönderdi. O bizi, Allah’a ve Allah’ın birliğine inanmaya, O’na ibadet etmeye, atalarımızdan bu yana taptığımız putları bırakmaya davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Her türlü ahlaksızlıktan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti.”
Necaşî iyiden iyiye etki alanına girmişti. İş artık yeni dinin kabul veya reddi noktasına gelmişti. Çünkü kendisinin ifadesi ile “İslam ile Hıristiyanlık aynı kandilden çıkan ışık gibiydiler.”
Necaşî, Cafer’e dönüp Kur’an ayetleri ve Hz. İsa’nın Kur’an’daki yerini sordu. Cafer, konu ile ilgili olarak Meryem suresinden bir pasaj okuyarak duygulu anların yaşanmasına vesile oldu:
“Kitapta Meryem’i de an. Hani o, evinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, ona ruhumuzu gönderdik; ruh ona tam bir insan şeklinde göründü. Meryem, “Beni senden koruması için çok esirgeyici olan Allah’a sığınıyorum! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)” dedi. Melek, “Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim” dedi. Meryem, “Ben iffetsiz olmadığım ve bana bir erkek eli bile değmediği halde nasıl çocuğum olur?” dedi. Melek cevap verdi: “Orası öyle; ancak rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, kararlaştırılmış bir iştir.” (Meryem: 16-21)
Keşişlerin ağlamasına sebebiyet veren bu ayetleri dinleyen Necaşî’nin ağızından şu sözcükler dökülüverdi.
“Sizi ve yanından geldiğiniz zatı tebrik ederim! Şehadet ederim ki o, Allah’ın Resulüdür. Vallahi eğer o, ülkemde olsaydı, gidip onun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım…”
Böylece muhacirler günümüz Etiyopya’sında uzun bir süre kalma fırsatı elde ettiler. Tabi Amr bin Âs elleri boş bir şekilde Mekke’ye döndü.