İnsan ve toplum hayatında ulaşılmak istenilen hedefler hep olagelmiştir. İnancı, milliyeti, aidiyetleri, coğrafyaları ne olursa olsun dinamizmini yitirmiş bir toplum örneğine rastlanamaz. Neredeyse her birey ve her toplum kendince ve bulunduğu standartlar mucibince daha ideal bir seviyeye çıkış mücadelesi vermiştir/ vermektedir. Bu gayret çoğu kez aynı hedefe ulaşmak isteyen dinamik topluluklar meydana getirmiştir. Yani değişim ve gelişim adına aynı hedefe kilitlenen dinamik topluluklar ve bu hedefin zıddında duran, set çeken, statükoyu koruyan genellikle muktedir topluluklar arasında geçmiştir bu mücadele.
Mevcuda, gidişata, düzene itiraz edenler ile koruyanların mücadelesi ile de tanımlanabilir bu dinamizm ve çatışma hareketliliği.
Elbette ki her değişim ve dönüşüm talebi hak ve doğru bir talep olmayabilir. Bazen doğru işleyen gidişata da direnen “şer” gayretler olmuştur. Ancak doğru işleyen düzene karşı başarının gösterilmesi mümkün değildir. Tarihte gidişata/düzene itiraz edip değişim, dönüşüm talebinde bulunanlar çoğunlukla peygamberler ve onların izinden gidenler olmuştur. Hatta neredeyse bu tarih, vahiy ile karşıtları arasında cereyan etmiştir. İslam bunu hak-batıl mücadelesi şeklinde tanımlar ve insanın/insanlığın faydasına olan her eylem, söylem ve düzeni “hak”; aleyhine/zararına olan her şeyi de “batıl” olarak tanımlamış ve tanımıştır.
Son yüzyılda, dünyada genellikle mücadele/çatışma/ savaş, hak-batıl ana eksenleri arasında cereyan etmiştir. Yani vahyi merkeze alan Müslümanlar ile “tanrıyı” ya yok sayan ya da dört duvar arasına hapsetmeye çalışan müfsitler arasında cereyan etmiştir/etmektedir. Dolayısıyla özellikle son yüzyılda mücadele, insanın ruhi, zihinsel ve kültürel fıtratıyla oynayıp tahrip eden, malı mülkü bir avuç elitin elinde tutan, haz ve hızı merkezine alan batıl eksen ile insanlığın yararına olan her değişim ve gelişimi doğru kabul eden vahiy merkezli “hak” cephesi arasında geçmiştir.
Bu yolda zafer her ne kadar nihai hedef olarak tanımlanıyorsa da aslında her merhale ve kat edilen her mesafe bir zaferdir. Zafere gidilen yolda her adım bir önceki adıma borçludur. İstikamet de bir önceki adımın yönüne hem borçludur hem de mahkûmdur. Yani atılan her yanlış adım istikamette bir sapmaya sebep olabileceği gibi düzeltmek için de çoğu zaman bir adım geriye atmayı gerektirir. Bu da zaman ve enerji kaybının yanında “zafere inanma” hissiyatını tahrip eder. Bu meyanda Peygamber’in (as) bir tek yanlışa göz yumduğu görülmemiştir. Neye mal olursa olsun bir tek haksızlığı görmezden gelmemiştir. Aksi halde zafere giden yolda sağlam ve düzgün bir duvar (bünyan-ı mersur) örmek mümkün olmaz.
Yani zafer bir savaş ile ya da etkin bir hamle ile varılan yer asla değildir. Başından sonuna her adımı, her merhalesi çok meşakkatli olan ve büyük hassasiyet isteyen yolun tamamıdır. Dikkatli olmaz, “uyur”, “sağa-sola” dalar veya tali yollara saparsanız ya da bozuk ve eski araçla yola çıkarsanız varmak istediğiniz şehre varmanız mümkün olmayacaktır. “Aşırı” olursanız devrilirsiniz, “uyursanız” “ölürsünüz”, sağa sola bakarsanız bariyerlere çarparsınız, tali yollara girerseniz başka şehre gidersiniz veya yolunuzu kaybedersiniz.
Bu nedenle nihai hedef çok pahalıdır ve dolayısıyla Müslümanlar zafer yolunda çok ama çok hassas olmalıdır. Esasen bugün zaferin gecikiyor olması veya çok uzak görünüyor olmasının sebebi de budur. Yani doğru kadrolar ile doğru enstrümanlar ile doğru yolda dingin bir kafa ile yol almadığımızdandır zaferi geciktiren. Eğer biz çatışma cephesinde vahyi merkezine almış eksende isek vahyin mutlak icracısı Peygamberi merkezimize almak zorundayız. Aksi halde zafer sandığımız şey hezimetten başka bir şey olamaz.
Hak ve batıl mücadelesinde vahyi merkezine alan hak cephesinin en büyük avantajı ve motivasyonu nihai zaferle mükellef olmayışıdır. Yani zafere kilitlenmek, beşeri gayreti sonuna kadar göstermek bir vazife ise de ve her gayretin karşılığı dünyevi ve uhrevi bir mükafata mazhar ise de nihai zafer bir zorunluluk değildir. Bu hüküm de sınırsız ve kesintisiz bir mücadele avantajını sağlamaktadır. Bununla birlikte sünnetullah gereği her gayret bir karşılık görmüştür ve görecektir. Bu dünyada kim olursa olsun her alanda gösterilen çaba bir karşılık kazandırmıştır sahibine ve hiçbir başarı/zafer çabasız, mücadelesiz gelmemiştir. İşte bunun adı da sünnetullahtır. Yani Allah’ın bu dünya için koyduğu ve değişmeyen kaide ve kuralıdır.
Çoğu kez Hz. Zekeriya, Hz. İbrahim, Hz. İsa, Hz. Nuh gibi peygamberler bile toplumun ıslah ve iflahını yaşarken görmemişler. Ancak biz halen onların bıraktığı zafer mirasından istifade ediyoruz.
Demek ki zafer Habil-Kabil ile başlayan ve kıyamete kadar devam edecek olan hak-batıl mücadelesinin ürettiği sermayenin toplamıdır. Sonraki nesiller hem tecrübe hem de birikim adına daima daha şanslıdırlar. Dolayısıyla zafer yolunda hak cephesinin erinin verdiği mücadeleyi sonraki nesillerin devralıp istifade etmesi adeta bir sadaka-i cariye mesabesindedir ve kıyamete kadar bu mükafattan yararlanacaktır.
Zafer; olunması ve yaşanılması istenen dünyayı inşa için düzeni belirleyici ve sürükleyici aktör olmak demektir. Zaferde sebat ve devamlılık ise belki de zafer yolunda gösterilen meşakkatten daha büyük bir çabayı gerektiren çok ağır bir yüktür.
Zira zafer külfetten nimete geçiş aşamasıdır da... İnsan zaaflarıyla vardır. Makama, mala, güce, iktidara tamah etme her zaman depreşebilen bir hastalıktır. Zaferi hezimete çeviren en büyük zaaftır da aynı zamanda zaferin nimetlerinden istifade yarışı. Aynı zamanda düşmana benzemenin de diğer adıdır bu zaaf. Bilge lider Aliya İzzetbegoviç “savaş ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir” demiş.
Hiçbir mağlubiyet ve hezimet zaferin getirdiği düşmana benzeme tehlikesi kadar geriletmemiştir “hak” mücadelesini.
İktidarın kirletici ve zehirleyici sinsiliğinden korunmanın tek yolu özellikle toplumun dinamizmini oluşturan, değişim ve zaferi başaran karar verme makamındaki kesimin Hz. Peygamberi mutlak bir şekilde takip etmeleri ile mümkündür. Zira çürüme “baştan” başlar ve toplumu bir ağ gibi sarıp esir alır.
Zafer ya da iktidar nihai amaç değil bilakis vadettiğimiz adil dünyayı insana ve insanlığa göstermenin başlangıcıdır. Yönetim enstrümanını ele almaktır. Dolayısıyla asıl iş zaferden sonra başlar. İddialarımızı ispatlamanın imkanı doğar. Bir karar mekanizmasını çok eleştirmek bir anlam ifade etmez. O makama gelince ne yaptığınızdır asıl insanları cezbedecek olan.
Afganlı (Talibanlı) bir lider “devlet yönetmek savaşmaktan çok daha zordur.” Demişti. Çok yerinde ve can alıcı bir tespit bizce.
Zafer yolunda ve zafer sonrasında hak cephesini bekleyen en büyük tehlike düşmana benzeme ve dünyevileşme dediğimiz ihtiraslarımızdır. Düşmana benzeyecek idiysek bunca mücadele niye? Zafere gitmede iktidarda kalmada düşman gibi her yolu ve enstrümanı mubah/meşru saymak zaferi imkansız kılacağı gibi gelecek zaferi de mesnetsiz ve yıkılmaya mahkum “direksiz bina” kılar.
Dünyevileşme de hak ehlini bekleyen başkaca büyük tehlikedir. Aslında dünyevileşme de birçok meselemizde olduğu gibi çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Dünyevileşmeyi ilerleme ve bilimsel gelişme karşıtlığı, hayatı kolaylaştıran ve daha konforlu hale getiren araç gereçlerden ve nimetlerden yararlanma gibi düşünülüp bunu yapanları dünyevileşmiş saymışızdır. Tersine ilerleme, gelişme ve nimetlerden helal/meşru dairede yararlanma bir gereklilik olarak telakki edilmeli. Dünyevileşme ise kişinin aç gözlülük yapması, hep ve sadece kendine istemesi, merhamet, şefkat, infak, aza kanaat gibi erdemlerden sıyrılıp hayatı sadece bu dünyaya hasretme anlayışıdır ve çok çok tehlikelidir.
Allah hak ve adaleti dağıtmanın başlangıcı olan zaferde sebat etmeyi ve toplumun dinamiklerini düşmana benzeme ve dünyevileşmekten uzak tutmayı nasip etsin.
Mehmet Gülsever
Mehmet Gülsever