İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
    • 261.SAYI
    • 262.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Gelecekten Masallar-2 Hendek sahipleri, biz ve Gazze

2011-01-23
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Küçük Mehdi duygusal bir çocuktu. Ama bu yaşadıklarını duygusallıkla izah etmek mümkün değildi. Çocuk resmen yıkılmış gibiydi. Hasta diye doktora götürdüler. Hiç bir işe yaramadı… Konuşmadı küçük Mehdi. İsyanı kendisine mi, ailesine mi yoksa bütün dünyaya mı belli değildi. Çaresizlik, hayal kırıklığı ve ümitsizlik girdabına düşmüştü. Hasta diye rapor aldığı için okula da gitmiyordu. Odasına kapanmış kimseyle konuşmuyordu. Annesi Zeynep Hanım ızdırap içinde kıvranıyordu. O da takatten düşmüştü. Kocasına yalvarıp duruyordu. - Ne olur oğlumu kurtar bu buhrandan. Bu duruma daha ne kadar katlanabilir ki? Onunla konuş, onu teskin edecek bir şeyler bul. Olmazsa Hüseyin hocaya git. Belki ona açılır. Şen şakrak Mehdi gitmiş, yerine hayalet gibi bir çocuk gelmişti. Bir hafta oldu odasına kapanalı.  Çok zayıf olduğundan hemen de solmuştu. Yaptığı, anlamsız bir inattan öte bir şeydi. Ne babasına ne de etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamıştı. Ve herkesten kaçıyordu. Ahmet Bey, defalarca oğlunu konuşturmaya ve içini saran karamsarlığı sökmeye çalışmıştı. Ama hiçbir netice alamamıştı. Problemin kaynağı aslında kendisiydi, küçük oğlu daha çok kendisini suçluyordu.  Bu kabul edilebilir bir şey değildi. - Bak oğlum, bu duruma nasıl düştün bilmiyorum. Seni bu kadar büyük bir buhrana ne sevk etti anlamıyorum. Yarın Hüseyin amcan ile eve geleceğim. Umarım o seni ikna eder ve bu suçlayıcı tavırları içinden atarsın. Her şeyi bildiğini sanıyorsun. Ama bazı şeyleri anlamıyorsun. Ne olur aklını başına topla ve daha fazla bizi üzme, deyip restini çekmişti… Doğduğu günden beri oğlunun zekâsına ve duygusallığına hayran kalmıştı. Her geçen gün olgunlaşan oğlunun bir gün karşısına böyle çıkacağını hayal bile edemezdi. Bu gün mutlaka bu meseleyi halledeceğim. Bu oyuna bir son vermenin zamanı geldi de geçti, diye düşünürken telefonuna mesaj geldi. Gelen mesaj oğlundandı ve mail adresine bakmasını istiyordu. Sanırım inadından vazgeçti ve hatasını anladı. Belki de Hüseyin Hoca’ya da ihtiyaç olmayacak, diye sevindi. Gayrı ihtiyari yüzünde oluşan bir tebessümle mailine baktı. Okudu ve gözleri karardı. Dünya başına yıkıldı sanki… Küçük mehdi’nin büyüdüğünü yeni yeni fark etmeye başlamıştı… Baba bunu nasıl yaptınız? Nasıl sessiz kaldınız? Buna yüreğiniz nasıl dayandı? Sadece iki protesto mitingine katılınca vicdanınız nasıl teselli buldu? Tarihten yaşananları hiç mi düşünemediniz ve hiç mi ibret almadınız, diye yazmış ve bütün enerjisini, inancını, değerlerini, umutlarını toz duman etmişti. Beyni bulanmıştı, bu ithamları duyunca. Böyle bir suçlamayla karşılaşacağını hiç düşünmemişti. Hendek sahiplerinin safında görünmek, hele de Kufeli olmak! “Bu ne cüret! Bu nasıl itham! Ne dediğinin farkında mı bu çocuk?” Öfke ve ızdırap içinde işyerini terk edip arabasına atladı. Kızgındı ve kederliydi. İthamların yersiz olmayışı, kızgınlığını kedere dönüştürüyordu. Öfkesi bir süre sonra mantığıyla yer değiştirince omuzları yere düştü. Oğlunun yüreğindeki keder, şimdi bedeninin bütün hücrelerini sarmıştı. Kelimeler bıçak gibi kesmiş, ithamlar ise tokat gibi sert ve aşağılayıcıydı. Sonuç, ayakta kalmayı başarabilen ruhsuz bir beden… Allahım! Ne yapmışım ben? Oğluma verecek bir cevap bulamazken senin huzuruna nasıl çıkacağım? Mailine düşen satırlar beynine kurşun gibi saplanmıştı. Baba, bana Buruc Süresini oku, orda anlatılan hikâye çok güzel ve etkileyici demiştin. Okudum ve anlamaya çalıştım. Birçok şeyi anlayamadım tabi. Sonra araştırdım. İnternette onunla ilgili ne varsa okudum. Kur’an, anlattığı hikâyeleri sırf hikâye olsun diye anlatmıyor, diyen sendin ve bunlardan ders alınmalı diyen de. Ders alalım ki, zalimler bir daha müminleri ateş çukurlarına atarsa seyirci olmayalım. Ateş dolu hendeklere tereddütsüz atlayan müminleri, Kerbela’da acı ve kanla destan yazan kahramanları ve bütün bu olaylarda rol alan diğer iki gurubu yani zalimler ve seyircileri anlamaya çalıştım. Okudukça anlamadığımı fark ettim. Neden biliyor musun? Anlamaya çalışırken kahroldum baba! Üç yıl önce yaşananlar, bir Kerbelaymış… Bazıları ateş dolu hendeklere atılan müminlere benzetmiş Gazzelileri... Ama galiba geride kalanlar utanç gömleğini giymeyi tercih etmiş… Anlayamıyorum baba! Kufeli olmayı nasıl kabul ettiniz? Hendeğin kenarında ateşe atılanları nasıl seyrettiniz? Kenarında değil de, çok uzaklarda, ekran başlarında olmanız vicdanınızı rahatlatmaya nasıl da yetti? Ekranları dolduran mü’minlerin çığlıklarını ben neden görmedim? Yoksa sağlığım için iyi değil diye kapatıp, dizi mi izlettirdiniz? Baba, Gazzeliler hepimizi şikâyet etmiş… Okuyunca dehşete düştüm. Ahmet Yasin, O kahraman ihtiyar şehit olmadan önce hepimizi Allah’a şikâyet etmiş. Baba, duymamış olamazsın. Buna verecek bir cevap bulabildin mi? Yoksa cehennem, bana anlatıp durduğun kadar korkunç bir yer değil mi? Ya da ona katlanabilecek kadar güçlü olduğunu mu düşünüyorsun? Baba bunlar içimi kemiriyor. Seni cehennem içinde düşünemiyorum ve çok korkuyorum. Ne olur baba, akşam geldiğinde beni teselli edecek cevaplar getir. Ne olur yalan da olsa beni teselli et. İnternette gördüğüm bu hadisin muhataplarından biri olmamalısın baba… Küçük oğlunu teselli edecek kadar inandırıcı bir cevabı yoktu. Protestolara vakit buldukça katıldım. Yardım kermeslerine hep gittim. Her ne kadar şimdi dikkat etmesem de bir ay boyunca birçok Yahudi malını alışveriş sepetinden çıkardım. Evet, kendimce bir şeyler yaptım… Bunları anlatsa küçük Mehdi ikna olur muydu? Mailin en sonuna yazdığı hadisi düşününce oğlunun bilincini daha iyi anladı ve üzerine giydiği zillet elbisesinin ne kadar sırıttığını düşündü. “Bir gün aç insanların sofralara üşüştükleri gibi İslam düşmanları sizin üzerinize üşüşecekler” diyen Resulullah aleyhisselatu vesselama sahabe; “Ya Resulullah! Biz o gün sayıca az mı olacağız? Az olduğumuz için mi böyle olacak?” diye sormuşlar. Resulullah aleyhisselatu vesselam “Bilakis siz o gün sayıca çok olacaksınız. Fakat sel sularının sürüklediği çer-çöp misali değersiz kimseler haline geleceksiniz. Allah(cc) düşmanlarınızın kalbinden heybet ve saygınlığınızı giderecek ve sizin kalbinize vehn duygusunu yerleştirecektir.” Vehn nedir? diye soran ashaba; “dünya sevgisi ve ölüm korkusudur” diye cevap vermiş… Her şey açık ve netti. Yıllardır peşinden koştuğu dünyayı elde etme hırsı ilk defa bu kadar çirkin görünüyordu. Geçmeyen ve pis kokan bir leke gibi üstüne yapışmıştı. Ya ölüm korkusu! Bu kadar plan ve projeler varken ölümü nasıl düşünebilirdi ki? Yapması gereken onca iş ve henüz ulaşamadığı onca hedef dururken ölümü düşünmek akıl karı mıydı? Bunun gibi yüzlerce düşünce onu buralara kadar sürüklemişti. Aklın ve nefsin arasında kalmış ve yanlış tarafı seçmişti. Şimdi ise yapayalnızdı. Pervasızca düştüğü yolun karanlık sonunu görmemek mümkün değildi. Geri dönecek kuvvet ve cesaretini kaybetmişti sanki. Çıkmaz bir sokağa girmişti. Nereye gitse aynı ümitsizlik kapısı ile karşılaşıyordu. Şeytan ve nefis, birçoğu gibi onu da aldatmış ve çaresizlik ateşinde yapayalnız bırakmıştı. Geri dönüşü olamayan bir aldanıştı sanki... Tövbe kapısı nerdeydi ve neden çalamıyordu? Yüzleşmek çok zordu. Gerçekler canını yakıyordu. Bir ömür harcamış ve rahat bir hayat elde etmişti. Bu düşüncelerden sıyrılıp eve dönmesi ve hayatını devam ettirmesi gerekiyordu. Aslında çok ta zor değildi. Önce oğlunun uyumasını bekleyecekti. Sabah o uyanmadan çıkıp işe gidecek ve bu mesele unutulup gidecekti... Sonra… Gençliğini hatırladı dünyayı takmadığı ve umursamadığı günleri. Hatırladıkça yüzünde belirginleşen masumiyeti göremezdi elbette. O zamanlar dünya gözünde çer-çöp gibiydi. Şimdi ise çer-çöpe dönüşen kendisiydi. Değersiz ve geçici bir hayata bağlanmıştı. Tutkuyla bağlandığı her şeyin çok geçmeden kendisini terk edeceğini ve onlardan dolayı veremeyeceği hesaplarla birlikte kendisini bekleyen ölümcül tuzağı düşündü. Ölümün yaklaşan sesini duyar gibi oldu. Çok uzak olmadığını görür gibiydi. Sayılı günler bitmeye mahkûmdu. Acaba geri dönmeye yetecek kadar vakti var mıydı? Korku içinde pişmanlık denizine düşmüştü. Bir yardım eli arıyordu, bir kurtuluş gemisi… Acaba bir daha hendek kurulur, ateşlerle doldurulur muydu? Acaba oraya atılacak müminler aranır mıydı? Peki, olsa kendisi gider miydi? diye geçirdi içinden. Tereddüt bir virüs gibi kalbini ve beynini istila edeli ne kadar oldu acaba, bilmiyordu ve onu sökmeden asla huzuru bulamayacağını anlamıştı. Ah Ahmet! “Gelin bu dünyayı değiştirelim!” diyen Ahmet… Dünya kendisini ne kadar değiştirmişti! Utanç ve gece, karabasan gibi üstüne çökmüştü. Kısa bir süre önce Gazze’ye giden şahadet gemisi Mavi Marmarayı hatırladı. Sonra zindanlardan dönen eski arkadaşlarının cenazelerini… Kerbela kahramanları gibiydiler. Kolları bacakları yerinde duran onun yerine, içleri hastalık ateşi ve zulüm ayrılıklarıyla yanmış, kül olmuş arkadaşlarını... Resimlerini görünce sağlıklı bedenine şükretmiş ve onlara üzülmüştü. Ya şimdi! Düştüğü pişmanlık denizinde, o ellerin yardımına ne kadar ihtiyacı vardı… Boğulmadan önce o şahadet gemisine binip ölümsüzlüğe doğru yol almayı ne kadar çok istedi… Ah Ahmet, ah! Eskiden sadece böyle bir hayat hayallerini süslerken hangi limanlara demir atmıştı… Eve dönmeliydi ve küçük Mehdi’sine sarılmalıydı. Küçük Mehdi ise büyümüş ve adam gibi babasına ağlıyordu…
Sadık yıldız

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS