Arapçada karube kökünden gelen Kurban'ın anlamı, kulun Allah'a yaklaşması, güzel amellerle O’na yakın olması demektir. Kurban kulun Allah'a olan takvası, itaat ve teslimiyetinin ispatıdır. Hayvan boğazlamak ise, sadece bunun sembolik bir canlandırılmasıdır. Ayeti kerimede belirtildiği gibi; "kesilen kurbanın ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır. Allah'a ulaşan sadece sizin O’na olan takvanızdır." (Hac: 37)
Beşeriyet tarihinde kurban, bütün dinlerde var olagelmiş ve bütün peygamberlerin sünneti olarak bilinen evrensel bir gelenektir. İlk olarak Âdem aleyhisselamın iki oğlu (Habil ile Kabil) kurban vermişlerdi; birininki kabul edilmiş, diğerininki ise reddedilmemişti. Çünkü birincisi Allah Tealayı memnun etmek, diğeri se muradına ermek için kurban vermişti. Allah ise ancak muttakilerden kabul eder.
Şu halde insanlık ailesinin ilk gününden itibaren kurban kültürü hep var olagelmiştir: "Biz her ümmet için bir çeşit kurban meşru kıldık ki, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği nimetli hayvanları (boğazlarken) üzerlerine onun adını zikretsinler." (Hac: 33)
Yani "Ey habibim Muhammed! Ve ey Müslümanlar! Biz kurbanı sadece size has olarak değil, sizden önceki milletlere de meşru kılmıştık. Bunun sebebi kendilerine rızık olarak verdiğimiz deve ve sığır gibi nimetli hayvanları keserlerken üzerlerinde Allah'ın adını zikretsinler ve kendilerine verdiğimiz nimetlere şükretsinler."
Bütün peygamberlerin şeriatlarında kurban vardır. Ancak bunun somut bir şekli yoktu. Nitekim beşerin ilk atası âdem aleyhisselamın iki oğlu Habil ile Kabil'in, davalarında hangisinin davasının hak olduğunu öğrenmek için birer kurban sunmuşlardı.
Rivayetlere göre kardeşlerden biri (Habil) bir koç, diğeri (Kabil) de bir deste buğday başaklarını kurban olarak sunmuştu. Bu da gösteriyor ki, o zaman hayvan dışında da kurban sunulabiliyor ve insanlar değişik tarzlarda da kurban verebiliyorlardı. Zaten kurbandan maksat, ibadet niyetiyle Allah için bir şeyler vererek Allah'a yaklaşmaya çalışmaktır.
Tarihte ilk olarak hayvan boğazlayarak kurban vermek, İbrahim aleyhisselamdan kalan bir sünnettir. Ki, bu sünnet, İbrahim aleyhisselamın, Hz. İsmail'in yerine kurban olarak verdiği bir koçu boğazlamakla başlamıştır.
Rivayetlere göre İbrahim aleyhisselam, Kâbe'nin inşasını tamamlarsam en sevdiğimi Allah için kurban edeceğim diye vaat eder; ne zaman ki Kâbe'nin işleri bitti rüyada verdiği ahdinin yerine getirilmesi hakkında uyarıldı. Onun da en sevdiği İsmail'i olduğu için Rabbine onu kurban etmek istedi. Ancak Rabbi onun bu işteki samimiyetini ve kararlılığını görünce, Cebrail aleyhisselam ile gönderdiği bir koçu boğazlamasını emir buyurdu ve İsmail'i boğazlanmaktan kurtardı.
İşte İbrahim aleyhisselam ile başlayan bu gelenek, sadece İbrahim'in değil, aynı zamanda her Müslümanın da itaat ve teslimiyetinin ölçüsüdür. Ama bunun ilk aktörleri ve başöğretmenleri İbrahim (a.s) ile İsmail (a.s)'dir. Öyle ki, kurban, itaat ve teslimiyet söz konusu olunca hemen bu iki büyük şahsiyet akla gelir.
Hatta İsmail'in teslimiyeti ve sabırlı hali daha fazla hayret uyandırıcıdır. Nitekim babası, onu boğazlamakla emrolunduğunu açıklayıp kendi fikrini almak istediğinde: "Ey Babacığım! emrolunduğun şeyi yerine getir, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın" şeklindeki teslimiyeti, hiçbir zaman silinmeyecek kadar beyinlere kazınmıştır.
İşte bu şekilde İbrahim Aleyhisselam ile İsmail aleyhisselamın örnek itaat ve teslimiyetlerinin sembolü haline gelen kurban, insanlık tarihinde hiç unutulmayan, vazgeçilmeyen bir miras ve bir sünnet olarak süre geldi. Nesilden nesile ve asırdan asıra hep bu sünnet ihya edildi ve sahnede hep bu iki figür canlandırıldı, anıldı. Hiçbir zaman unutulmadı ve hiçbir dönemde eskimedi. Her geçen gün biraz daha parladı. Her nesil tarafından aynen yinelendi ve her devirde kutsal bir değer olarak tazeliğini muhafaza etti, güncellendi.
Her hac mevsiminde bu tarihi olay zihinlerde olduğu gibi pratikte de yeniden canlandırılırken Müslümanlar İbrahim misali ahde vefanın, İsmail gibi itaat ve teslimiyetlerini ilan etmenin rolünü oynuyorlar.
İşte kurban gerçeğine böyle bakan Müslümanlar, milletine uydukları ve akidesine varis oldukları İbrahim aleyhisselamı daha iyi tanımış oluyor, kendilerini ayakta tutan iman cevherini daha iyi idrak etmiş oluyorlar.
Bu dinin rabbine: "niçin?" diye sormaksızın memnuniyet ve güven içinde takdirine boyun eğerek teslimiyetlerini bildiriyorlar. Allah'ın kendilerinden istediğini, ilk işarette yerine getirme sözünü veriyorlar. Ve en nihayet Rableri için yaptıkları her işte O'nun rızasından gayrı hiçbir düşüncelerinin olmadığını ortaya koyuyorlar.
Müslümanlar için kurban, hem duygu hem harekettir. İslam, duygu ile hareketi birleştirmiş, düşünceleri akideyle bütünleştirmiş, tek yöne tevcih etmiştir. Hareket ile ibadetin, çalışma ile alışkanlığın aynı noktaya yönelmesini istemiştir. Böylece hayatın bütün alanlarına akidenin rengini vermiş, hareketin dokusunu işlemiştir. Böylece inançla düşünceyi, akideyle hareketi birbirine bağlayıp derç etmiştir.
Bu dine göre hareket akideden neşet etmekte ve onun üzerine kaim olmaktadır. Artık ibadetler ve hareketler akidenin remzidir. Asıl olan hayatın bütünüyle akidenin rengini ve dokusunu alması, onun gösterdiği istikamette yol almasıdır. İşte bu şekilde ancak insanlar arasında hareket birliği, gaye ve hedef birliği temin edilebilir.
Bundan dolayıdır ki, Kuran-ı Hâkim, kesilen kurbanların üzerinde Allah'ın adının anılmasını şart koşmuş ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kılmıştır. Sanki kesilen kurbanlar, sırf üzerinde Allah Tealanın adının anılması için kesilmektedir. Aslında bununla bir tevhit gerçeğinin, bir tek Allah'a kulluk bilincinin ortaya çıkması ve bütün insanlık ailesinin tek bir çatı altında bir araya gelip tek bir ümmet olmaları istenmektedir:
"Çünkü sizin ilahınız tek bir ilahtır. O halde (yalnızca) O’na teslim olun. Sen itaat edenleri ve mütevazı olanları müjdele." (Hac: 33)
Yani "Ey insanlar! Hacda hepinizin tek bir kıyafete bürünmesi, tek bir tarafa yönelmesi, hep aynı şeyleri söyleyip tekrarlaması mabudunuzun tek bir oluşuna işarettir. O halde hepiniz tek bir ilahın kulluğuna teslim olmuşlar olarak Müslüman bir ümmet olun. Huzur ve güven içerisinde kendinizi Allah'a teslim edin. Hal bu iken ne diye hala başkalarının önünde eğilerek onlar adına kurbanlar kesiyor, onları sembolize ediyorsunuz! Ve ey habibim Muhammed! Sen Müslümanlardan teslimiyet ile boyun eğerek itaat edenleri müjdele. Dünya işlerinde başarı, ahiret de ebedi kurtuluş onların hakkıdır."
Sonuç olarak kurban hakkında şu özetlemeyi yapabiliriz: gönderilen bütün peygamberler, insanlara tek bir mabuda ibadet etmeyi öğretmişler. Şeriatları farklı olsa da değişik coğrafyalarda da olsalar, farklı kültürlere sahip milletlere gönderilmiş de olsalar hepsi şeriki ve ortağı bulunmayan tek bir ilahın kulluğuna davet etmişlerdir. Ve teslimiyet sembolü olan kurbanlarını O’na sunmayı, üzerlerinde sadece O’nun adını anmayı öğretmişlerdir.
Şunu da belirtmek isteriz ki, Allah'u Teâlâ'nın, kullarını imtihan ederek bazı belalara müptela kılması, yok yere onlara azap etmek, eziyet çektirmek asla değildir. Bilakis bir takım ölçülerle sınayarak onların itaat ve teslimiyetlerini görmek ister. Bu husustaki sadakatleri bilinir bilinmez imtihanın da akışı değişir. Bela gibi görünen şeyler bir anda mükâfata ve necata dönüşüverir. Artık kanlarının akıtılmasına gerek kalmaz. Bu kadarıyla tamamını yapmış gibi sayılırlar.
İşte sonsuz lütuf ve kerem sahibi olan Allah, kullarından böyle kabul eder. Ve dilerse Dostu İbrahim'e yaptığı ikramın aynısı veya bir benzerini onlara da yapmaya kadirdir. Ancak bu ikramlar, bu mükâfatlar kişiden kişiye değişebilir ve kişinin belki göremediği bir tarzda ve beklemediği bir anda tecelli edebilir. Bir şartla ki kişi, kurbanını keserken, İbrahim misali en sevdiğini rabbi için feda etmeli! Yani rabbinin yolunda kendi İsmail'ini kurban vermelidir.
Herkesin İsmail'i de farklıdır. İnsan kendini de İsmail'ini de bilir. Onun malı mülkü içerisinde en çok sevdiği neyse işte İsmail'i odur. Eğer onu feda edebiliyorsa, sırf rabbinin emri olduğu için bıçağı onun boğazına dayayabiliyorsa... İşte o zaman, gerçekten rabbi için kurban kesiyor demektir. Yoksa herhangi bir hayvan boğazlamaktan başka bir iş yapmış olamaz.
Elbette kurban için bir hayvan boğazlanır; ancak siz hayvanı boğazlarken en sevdiğiniz ne ise onu kastediniz. Daha açık bir ifadeyle dünyanızı ahiretinize kurban edeceksiniz; mevki ve makamınızı, şan ve şöhretinizi Allah'ın dinine ve davasına kurban edeceksiniz. Kendi varlığınızı ve zenginliğinizi, Allah'ın kelimesinin izzeti ve hâkimiyeti için feda edeceksiniz.
İşte hayvan boğazlamak ile kurban vermek arasındaki fark... Şehid Ali Şeriati'nin dediği gibi: "Kurban vermek ayrı bir şey, koyun boğazlamak ayrı bir şeydir." Kurbanınızı kurban olarak vermeniz dileğiyle.
Mehmet Şenlik
Mehmet Şenlik