— Acaba Üstad Mevdudi’nin cenazesi geldi mi?
— Herhalde gelmiştir... Erkekler cenaze namazını kılmaya gittiklerine göre...
— Ama gelmemiş de olabilir. Televizyon ve radyolarda çelişkili haberler vardı.
Kadınların arasındaki tartışmayı sükunetle dinleyen yaşlı, çarşaflı bir bayan, Hint aksanı kokan bir Arapçayla söze karıştı:
— Cenaze geldi kardeşlerim. Az önce geldi.
Birkaç göz birden yaşlı kadına yöneldi.
— Sen nerden biliyorsun? diye sordular.
— Çünkü ben cenazeyle birlikteydim.
Arapça bilen kadınlardan biri merakla sordu:
— Hanımefendi, Üstad Mevdudi’yle yakınlık dereceniz nedir acaba?
Yaşlı kadının nurlu yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.
— Mevdudi benim eşimdi, dedi sakince. Allah ona rahmet etsin!
Bekleme salonundaki kadınlar üzüntüyle bağrışmaya başladılar. İçlerinde ağlayanlar da vardı. Amerika’da ikamet eden Pakistan asıllı bir kadın feryat edip ağlayarak:
— Aman Allah’ım! dedi. Sen Üstadın eşisin ve burada bu kadar sakin oturuyorsun! Vallahi biz kadın-erkek, Üstadın vefatını duyduğumuz andan beri ağlıyoruz! Gece boyunca da ağladık. O öyle bir insan ki çoğumuz gerçek İslam’ı onun kitaplarından öğrendik. Hatta onun kitaplarını okuyup Müslüman olan birçok Avrupalı tanıyorum. O öyle büyük bir insandı ki İslam ümmetinin uyanışına öncülük etti. Öyle bir insana ağlanmaz da kime ağlanır? Vallahi insan sana bakınca Allah’ı hatırlıyor! Bu sabrın ve sükûnetin Huseyn’i kaybeden Zeyneb’inki gibi...
Çok geçmeden bekleme salonundaki herkes, siyah çarşaf içinde sükûnetle oturan yaşlı kadının Üstad Mevdudi’nin eşi olduğunu öğrenmişti. Salona derin bir sessizlik çökmüştü. Herkes yaşlı kadını saygıyla birbirlerine gösterip fısıldaşıyordu.
— Sabır bu olmalı!
Bekleme salonunda bunlar olurken Mevdudi’nin tabutunun bulunduğu yer mahşer alanını andırıyordu. Televizyon ve radyolardan Üstadın vefatını duyan herkes koşup gelmişti. Her millet, ırk ve mezhepten Müslümanlar büyük bir hüzün, coşku ve sevgiyle Üstadlarının cenaze namazını kılıyorlardı. Kalabalığın çokluğundan Üstadın cenaze namazı tam altı defa kılındı. Salon kalabalığı kaldırmıyordu ve gelen herkes Üstadın namazını kılmak istiyordu.
Uçak New York’u ve gözleri yaşlı Amerikalı Müslümanları arkasında bırakarak havalandı ve Londra’ya kadar durmadı. Londra havaalanında bekleşen binlerce Müslüman da Üstad Mevdudi’nin cenaze namazını gözyaşları arasında defalarca kıldı. Aynı hüzün ve sevgi tablosu Lahor havaalanında da tekrarlandı. Bu defa karşılayanlar on binlerce Müslüman’dı.
Lahor Havaalanı on binlerce Pakistanlı Müslüman tarafından bir sevgi çemberine alınmıştı. Pakistan’ın, hatta Hindistan’ın her tarafından gelmişti Müslümanlar... Ömrü boyunca ona büyük acılar yaşatarak, sayısız defa onu zindanlara atarak, sürgün ederek, idamla yargılayarak sağlığının bozulmasına ve hayatının en verimli günlerini hastanelerde geçirmesine neden olan Amerikancı Pakistan yönetimi, Üstad Mevdudi’yi unutturacağını ve halkın gönlünden sileceğini sanmıştı. Ama işte on binler Üstadlarına bağlılıklarını haykırmak için koşup gelmişti.
O, dünya Müslümanlarını içine daldıkları derin uykudan uyandırmıştı. Ve üç kıtanın Müslümanları New York’ta, Londra’da, Lahor’da bir araya gelerek Üstadlarını sahiplenmişler, onun mübarek naaşını omuzlarında taşıyarak dünyaya gerçek İslam âlimlerinin her zaman Müslümanların gönlünde yaşayacağının mesajını vermişlerdi.
Üstad Mevdudi’yi gömmeden önce Lahor’daki evine getirdiler. Kefeninin baş tarafını açıp ailesinin, yakınlarının onu son bir defa görebilmeleri için evi boşalttılar. Üstad Mevdudi’nin tabutu odanın ortasında, ağlaşan çocuklarının, yakınlarının arasında öylece duruyordu. Tabutunun içinde bembeyaz, nurlu sakallarıyla, mütebbesim çehresiyle sanki mutlu bir uykuya dalmış olan bu adam daha bir kaç ay önce Amerika’da doktor olan oğlunun yanına tedavi maksadıyla gitmek için bu evden yürüyerek çıkmıştı. Ama tabutla geri dönmüştü. Yakınları bunları düşündükçe daha çok ağlıyorlar, daha çok üzülüyorlardı. Ağlamayan tek kişi onun hanımıydı. Yaşlı kadın bilgelik ve iman dolu bakışlarını sevgili eşinin yüzüne dikmiş sakin bir sesle Kur’an okuyordu.
Yaşlı kadın ağlayış ve feryatların çoğaldığını görünce okumayı kesti. Sabır, metanet yüklü, okşayıcı bir sesle ev halkını teselli etti.
— Bu cesede ağlamayın! Bu ceset eskimiş, yıpranmış, parçalanmış bir elbiseden başka bir şey değil. Beden sadece ruhun elbisesidir. Bir bakarsınız göz alıcı bir kıyafet, sonra bir de bakarsınız eskimiş, yıpranmış, parçalanmış bir elbise... Üzerine bir sürü yama yapılmış, kullanılması imkânsız hale gelmiş... Bu yüzden ruh onu çıkarıp atar. Sonra da ilahi nurdan bir başka elbise giyer. Babanız şu an iyileşti ve dinlendi. Ona ikram edip takdir edecek olanın yanına gitti. Cennetlerde rızıklanmaya gitti! Şu sizin gördüğünüz, Amerika’dan tabutla taşınıp size gönderilen beden, ruhun üzerinden çıkarıp uzağa fırlattığı eskimiş, işe yaramayan bir elbiseden başka bir şey değil. Hiç eskimiş, yıpranmış bir elbise için ağlayan bir kimse duydunuz mu?
Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Ekim 2013 (109. Sayı)
Sadullah Aydın