İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
    • 261.SAYI
    • 262.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

En Kutlu Seferdir Haram Beldelere Yolculuk – 4

2012-12-24
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Kimdir, bu İbrahim? sorusu zaten imanlı zihinlerde Kur`an dersinden cevabını almıştır. Tevhid denince hemen akla gelir, put kıran duruşuyla İbrahim peygamber....
" Kâbe’yi insanlar için bir toplanma ve güven yeri kılmıştık, ` Siz de İbrahim`in makamından kendinize bir namaz yeri edinin` demiştik." ( Bakara: 125)

Kimdir, bu İbrahim? sorusu zaten imanlı zihinlerde Kur`an dersinden cevabını almıştır. Tevhid denince hemen akla gelir, put kıran duruşuyla İbrahim peygamber.

İbrahim aleyhisselam`ın hac menasikleri açısından ayrı bir yeri vardır. Hac ibadetini görünür bir hale getiren, Allah`ın emriyle insanları ilk kez bu evi hac etmeye çağıran, Kabe`nin temellerini oğlu İsmail`le ikinci kez yükselten ve bu esnada bu evin emniyetli, ziyaret edenlerinin güvende olması ve imanlı nesiller içinde bu dine, İslam davasına imam olacak öncüler kılması için duaya durandır Hazret-i İbrahim.

Makam-ı İbrahim, Kâbe’nin birkaç metre karşısında sarı bir mahfaza içindeki bir taştır. Hazret-i İbrahim oğlu İsmail`le Kâbe’nin temellerini yükseltirken bu taşın üzerine basıp onu iskele niyetine kullanmıştır. Bir başka rivayete göre insanları hacca çağırma emri alınca üzerine çıkıp insanlara hac için seslendiği taştır, bu.

Bu makamın arkasında namaz kılmakla şu mana dersini alıyoruz:

" İlahi isimlerin ve fiillerin tecelligahı olan kalpte gönül Kabesini inşa ederken kulluk yolunda hangi iskeleleri kullanacağız, ayaklarımızı hangi sağlam temellere basacağız ve hangi sütunlara, kürsülere çıkıp da insanları hak yola davet edeceğiz? İstikamet çizgisinde bizi manevi basamaklarda yükseltecek salih amellerin ve lillah için ibadetlerin fihristesini pratize edilmesi adına zihin defterimize kaydediyoruz."

İki rekatlık namazın rekatlarında Kafirun ve İhlas sürelerini okuyoruz. Tevhidin nişanesi ev ve beldede tevhidi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren iki süre...

Hac vazifesinin hitamı olan Veda Tavafına kadar, gerek tavaf niyetiyle olsun, gerek umre adına yapılan tavafta olsun beytle kalbimiz, tavafla gönlümüz arasındaki telepatiyi zikrettiğimiz çerçevede hissediyoruz. Bazen bu hissiyat, öyle ziyadeleşiyor ki insan kendini bedeninden sıyrılıp ruh kanatlarıyla ibadet ufuklarında uçuyormuş sanır.

" İstemek olmasaydı, vermek olmazdı." hakikatinden hareketle tavaf esnasında ve Makam-ı İbrahim`in arkasında kılınan iki rekat namazın akabinde dudaklar kıpır kıpır niyaza durmuştur. Hatalar, yanılgılar, sürçmeler, günahlar... nefesimizi kesercesine boğazımızı tıkıyor. Acizliğimizi iliklerimize kadar hissediyoruz. Nedamet, yalvaran yakarışlara dönüşüyor. Israrla yine ısrarla dilleniyorsun, Rabbinden " afv, mağfiret, merhamet, yardım, inayet ve bağışlanma..."

Duada hep zaaflar, öne çıkıyor; yine de bencil davranmaktan haya ediyoruz. Sevdiklerimiz, dostlarımız, akrabalar, mesai arkadaşları, bir şekilde tanıştığın, selamlaştığın kişiler bile... Hastalar, dertliler, mahpuslar da hiç unutulmayanlar listesine ekleniyor. Bazen dua listesi, o kadar uzuyor ki, tavaf bittiğinde bile " Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu?" İlahi sırrına binaen ehemmiyetli olma adına duayla yürüyor, duayla dönüyor, duayla diriliyorsun!

...

Ne niyetle içilirse o yararı sağladığı Hadis-i Şerifle beyan edilen zemzem, bir ikram olarak İbrahim`in makamından ayrılan bizi bekliyor.

O, öyle bir sudur; dimağımızda Kevser tadı bırakıyor. İçtikçe içesimiz geliyor. Ne bıktırıyor ne şişiriyor. Doğallığın en özlü bir suyu olarak şırıl şırıl akıyor.

Zemzem, Allah`ın Hazret-i İbrahim`in oğlu İsmail`e ve eşi Hacer`e ihsanıdır.

Zemzem kimsesiz, bitkisiz ve susuz bir vadiye bırakılan bir anneyle kundaktaki çocuğa sahip çıkmanın güzelliğidir.

Tavafla, duayla ve iki rekât namazla temizlenen, manevi kirlerden arınan, takvayla cilalanan kalpten sonra zemzemle de mide temizlenir. Bir şekilde oraya inen haram lokmalar, o suyun bir içimiyle dağılır, gider. Zemzemle beslenen mide, artık bizden lisan-ı halle: " Bir daha abur cuburla doldurulmamayı, haram lokmayla kirletilmemeyi, haksız kazançla beslenmemeyi" ister. O mübarek beldeden ayrıldığımız güne kadar, zemzem en pak, tatlı, leziz, doyumsuz ve uzaklaştıkça özlediğimiz içeceğimiz oluyor.

...
Önümüzde bir koşuşturma, bizi bekliyor. Zemzemle doyan bizler, kendimizi bir çabanın içinde buluyoruz. Zemzem kuyularının hemen yanı başında iki tepe gayretimizin çizgileri, belirlenmiş sınırları olarak duruyor. İki tepe arasında normal bir yürüyüşle ve arada hızlanan adımlarımızla bir sa`ya başlayacağız.

Aslında say da, diğer rükünler gibi sadece bir semboldür. Hacı adayı olan bizlere düşense ibadet niyetiyle o rüknü gerçekleştirmek ve manasının derinliğinde basiretimize tebessümle göz kırpan güzellikleri okumak ve evimize hacı olarak döndüğümüzde hayatın yeniden başlayacak devri deveranı, koşuşturmacası için gerekli yol işaretlerini almış olarak dönmektir.

Hemen arka taraftaki dağlara nispetle iki küçük tepeciğin arasında gidişli dönüşlü yedi tur olan bu sa`y, ne anlama gelir? Safa ve Merve isimli bu iki tepe arasındaki yürümenin hikmeti nedir?

Bakara Süresi 158. ayet, bu anlamı bize kalp gözüyle hissettirdiği gibi, hikmetini de Hazret-i Hacer`in kısasını öğretmekle ders veriyor:

"Şüphesiz Safa ve Merve Allah`ın sembollerindendir."

Hacer, bir anadır. Yüreği yanık ve evladına düşkün bir anadır. İlahi bir imtihanın cilvesi olarak baba İbrahim onu ve ciğerparesi İsmail`i şu ıssız çölde bir başına bırakmıştır. Neredeyse evladı gözlerinin önünde eriyip gidecek! Buna yürek mi dayanır?

İsmail`i kızgın güneşin altında... Ana Hacer, naçar bir halde Safa tepesinden başlayıp Merve`ye kadar varan bir mesafeyi gidip geliyor. Bir, iki, üç... Nihayet yedinci turdadır Hacer. Gözü bir ufuklarda, bir de İsmail`inde... Gönlü ise Rabbiyle beraber, O`na yakarmakta, O`ndan yardım dilemektedir.

Hangi el, dua niyetiyle Allah`a çevrildik ki boş çevrilmiş olsun? Hangi gönül O`na aşkla ve ümitle bağlandı ki yeis denizinde boğulsun? Ehemmiyetin nazenin bir sırrı olan dua, hemencik kabule nişane zemzemle taltif olunuyor!

İşte, bu bilinçle bir sa`y de biz yapıyoruz. Hacer`in evladına duyduğu şefkatin Allah`a yakarışla rahmetten nasiplendiğini idrak eden bizler de iki tepe arasında koşuştururken mesafeleri kısaltıp nefsimizi Allah`a yaklaştırmaya çalışıyoruz.

Bir yandan da İsmail`lerimiz nispetindeki evlatlarımıza İslami bir terbiyeyi nasıl devşireceğimizi, makamlarımızı nasıl İslam`a hizmete aracı kılacağımızı, koşuşturmalarımızı nasıl davamız için olacağını düşünerekten yürüyoruz, hervele yapıyoruz ve benliğimize yudum yudum içireceğimiz iman/edep/ahlak zemzemine ulaşmayı ümit ediyoruz.

...
Hac günleri denen zaman dilimine kadar günlerimiz, yaşadığımız duygular paralelinde ya tavafta bir mübarek döngü içinde, hareme inen rahmetin beşte üçünden nasiplenmekle ya rahmetin vesilelerinden olan namazı eda etmekle ya da Allah`ın kelamını tilavetle o ilahi nağmelere gönlümüze içirmekle geçiriyoruz. Belki yemek ihtiyacı ve kısmen de olsa uykuya muhtaçlık olmasa Beytullah sınırlarından çıkmaya gönlümüz el vermiyor, daha dışarıya varmadan Kabe`ye olan hasretimiz depreşiyor.

Hazret-i Hatice annemizin medfun olduğu Cenneti Mualla, Cin Mescidi, Harem Mescidinin hemen giriş kısmında Allah Resulü Muhammed aleyhisselam`ın doğduğu sanılan ev, öte tarafta zalimlerim ve İslam düşmanlarının dünyada da olsa ibretlik hallerini nazara sunan cinsten bir def-i hacet yerine dönüştürülmüş olan Ebu Cehil`e ait ev, Erkam`ın evinin olduğu bölge, Ebu Kubeys Tepesi, Sevr ve Hira mağaralarının olduğu Mekke`yi kuşatıcı tepeler bu seyahatin beleğinde belki de nasiplik çerçevesinde her biri hakkında ileride yazılmayı bekleyen nice hatıralar bırakan mekanları olarak kalıyor...

Tavafta, sa`yda, Mekke sokaklarında yan yana yürüdüğümüz derisi değişik, dilleri farklı insanlarla anlaşmakta zorlansak da amacın aynılığı, sevginin hakikisi, mabudun tekliği bizi "Biz"lik potasında eritip tekleştiriyor ve aynı peygambere ümmet olma şuuru kardeşlik dairesinde bizi birleştiriyor.

Her ne kadar politik, siyasi ve yönetsel erkler kitleleri haccın bilincinden yoksun bırakmış olsa da ve Dünya Müslümanlarının "Kıyam Merkezi" olma ve "Büyük Kongre Alanı" olma işlevinden uzaklaştırılmış bir etkiyle tasvip edilmeyen manzaralara günü birlik şahit olsak da "Allah`ın Misafiri" olma şanına gölge düşürmüyor hiçbir şey...

...
Derken dakikalar saatleri, saatler günleri kovaladı ve beklenen büyük an gelip çattı. Hacla özdeşleşen ve aslında haccın kendisi olan Arafat Meydanı`ndayız. Bu meydanı ilk temaşa ettiğimde gönlüme şu yakin yerleşti ki "Eğer hakiki mahşer alanı bu meydan olsa dahi kafidir ve değer!"

"Bilme, tanıma, anlama" manalarıyla müsemma bu meydan, aynı zamanda Hazret-i Adem ve Havva`nın buluşma noktası olan Rahmet Tepesini de içinde bulundurmaktadır. Mekke`de -O mübarek beldede- bulunduğun günlerin tamamında burası dışında hiçbir yerde hacılardan teşkil o mahşeri kalabalığı bir arada göremezsin; çünkü bir kısım tavaftayken, bir kısım sa`yde veya namazda ya da Kur`an tilavetiyle meşguldür.

Oysa, bu meydan ihtilafı, bölük pörçüklüğü, başka yerde olmayı kabul etmeyen bir meydandır. Mahşerin provasının yapıldığı bu gün ve meydanda tüm insanları temsilen orada rol üstlenen hacıların başka yerde olması mümkün değildir ki, Allah Resulü(s.a.v)`e " Hac, nasıl olmalıdır?" diye sorulduğunda o gayet kısa, öz ve net bir cevapla: "Hac, Arafat(ta bulunmak)tır." buyurur.

Gözün alabildiği her noktada insanlar var ve gözün gördüğü her insan kefenine bürünmüş gibidir. Beyaz elbiseler, bir nevi arınmanın simgesi olarak durur. Bu büyük meydanda sanki herkes mahşer alanındaymışçasına bir ruh haline bürünür. Dirilişin, hesaba çekilmenin hayat sahasındaki en önemli provası bu meydanda verilir.

Zihinler, hayalen geriye geçmişe doğru uzandığında büyük bir hayıf, ciddi bir pişmanlıkla ellerini ovuşturur ve gözler umutla ötelere bakar; çünkü burada aynı zamanda çok büyük bir fırsatın kapısı aralanır ve günün zevale doğru kaydığı andan gün batımına kadar bir lahza bile orada bulunanın omuzlarını çökerten kalbini karartan, gözlerin ferini azaltan günahları silinir ve kişi annesinden doğan bir çocuk misali günahsız bir hale gelir.Hatta bu aşk mekanına, bu vuslat meydanına, bu hesap alanına varıp da "Acaba affolundum mu?" anlık tereddüdü bile Allah Resulü`nün mübarek ifadesiyle İlahi rahmeti töhmet eden bir söz görülür.

Kendini bilmenin en alasının gerçekleştiği bu vakfe zamanında, kişisel tanıma ve zaafının farkına varma Rabbi Zülcelal`ı tanımaya, bilmeye vardırır. Bu itibarla biz artık hacı adayı olmaktan çıkıp hac sorumluluğunu üstlenenler, gönlümüzü dünyevi düşüncelerden, nefsi arzulardan ve şeytani vesveselerden arındırarak bütün samimiyetimizle Allah`a yöneliyoruz. İnsan kalabalığı içinde aslında her birimiz yalnız bir halde ve yalnızlık atmosferinde Rabbimize el açıp dua divanıyla yöneliyoruz. "Dua, müminin silahıdır." ve "Müminin kardeşi gıyabındaki duası makbuldür." Hadis-i şeriflerinden aldığımız enerjiyle tövbe diyoruz, el eman imdat diyoruz, af dileniyoruz, mağfireti üzerimize celbetme yarışına giriyoruz, ailemizi, dostlarımızı, ümmeti yalvarışlarımızın katığı yapıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanı`nın yürek telini beste beste titreten içli niyazı ve Peygamber Sevdalıları`nın Rahmet Tepesi`nin eteğinde açtığı bayrak Arafat tesellisinin hatıralarda kalan başka bir tadı olarak hala duruyor. Rahmet Tepesinin iki değerli anısı da gözlerimizde hep canlı bir tablo olarak izleniyor gün boyu. Biri Hazret-i Havva ve Âdem’in tövbelerinin kabulünün simgesi o müthiş buluşması, yani ülfetin sevgiye, sevginin hürmete dönüşen vuslatı; diğeri de çağlar ötesinden günümüze canlılığıyla taşınan, günümüzden yarınlara mesajıyla taşınacak olan Veda Hutbesiydi. Sanki babamız Adem ve annemiz Havva`nın buluşması yeniden yaşanıyor ve sanki O muhteşem Muhammedi Hutbeyi tekrardan o mübarek ağızdan dinliyoruz gerçekliğini tüm sıcaklığıyla yaşıyoruz.

Her ne kadar asıl anlamını icra etmese de Arafat`ta vakfe aslında ümmetin yıllık kongresidir. Bu kongreyi prosedür olarak toplayamasak da ruhlar, yüzlerdeki tebessümler, dillerdeki tebrikler ve yüreklerdeki kardeşlik o kongreyi manen bize yaptırıyor. Her bir kardeş diğre bir kardeşin mesajını İlahi haberleşmenin önemli bir ayağı olan telepatiyle tamamıyla alıyor.

Dilleri, renkleri, ırkları, coğrafyaları, kültürleri farklı bu milyonlar yürek birliğinin net bir fotoğrafı olarak hem Rububiyet tevhidini, hem de ubudiyet tevhidini ilan ediyorlar. Bu milyonlar içinde nice Allah dostu, gönül eri, takva ehli, cihad neferinin reddolunmayan dualarını üzerimizde hissederek "mebrur bir haccın" rahatlığıyla ve günahlardan arınmış bir bedenin hafifliğiyle güneşin batışıyla yola koyuluyoruz.

.....

"Arafat`tan akın edince, Meş`ar-i Haram`da Allah`ı anın!" (Bakara:198)

Akşam ve Yatsı namazımızı tehir ettiğimiz mekâna doğru yola koyuluyoruz. Artık yol, bizi Müzdelife`ye götürecek. Arafat vakfesine durmanın sevincini yaşayan bizler artık yerimizde duramıyoruz, bendini aşmaya hazır sular misali coşkuluyuz ve ayette de ifade edildiği gibi seller gibi akıyoruz. Sağımız insan seli, solumuz insan seli, arkamız da aynı sel ve önümüzdeki sele zaten aşkla şevkle katışmış gidiyoruz. Burası Arafat ile Mina arasında kalan Harem bölgeden bir parçadır. Bu isimle bilinmesi o mekânda icra olunan görevle ilgilidir. Burada geceleyin bir araya gelinir ve gece karanlığında akşamla yatsı namazı cem edilir. Aslında burası, bir geçiştir. Ara bir formattır.

Bir bekleme süreci yaşıyoruz. Dilimizden zikir eksilmiyor. Kâbe’de paklanan kalbimiz, zemzemle temizlenen midemiz, Arafat`la irfana eren gönlümüz Şiar ve şuur kazanma yeri olan Meş`arda iman, ibadet, cihad bilincini kazanır. Arafat`ta tüm yüzsüzlük, günah, batıl, butlan, vesvese ve kalbi marazdan arınan ve gönülleri İlahi afla temizlenen bizler tekrardan yolumuzu kesmek için bize diş bileyen, vesveseleriyle bizi yeniden manen yıpratmaya çalışan ve iman çizgisinden koparmaya çalışan şeytana karşı silahlanıyoruz. Çünkü güneşin doğuşuyla birlikte sembolik de olsa o aleyhilenaya taş yağdıracağız.

"Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin, Allah`tan bağışlanma dileyin!" (Bakara: 199)

Akşam ve yatsı namazını gece yarısına yakın bir vakitte cemaatle eda ettikten sonra gece yarısını biraz geçince yola koyuluyoruz. Ebabiller misali nohut büyüklüğünde sicci/taşları avuçlarımıza almış bir halde taarruza geçiyoruz. Dilimizde zikirlerle şeytan safına, tağut taraftarlarına korku salıyoruz. Yıllardır, inceden inceye tasarladıkları hilelerinin ellerinde kaldığını, vesvese ipleriyle ördükleri aldatma duvarlarının örümcek ağından daha zayıf olduğunu onlara iman çıkışıyla, takva elbisesiyle, ihlas zaığıyla, dua silahıyla göstermeye gidiyoruz.

" Onlar müminler için tuzak kuruyordu. Allah da onlara tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır."

" ...Muhakkak şeytanın hilesi zayıftır. "

Ayetlerinden aldığımız güç ve enerjiyle şeytani tuzakları başlarına geçirmeye ve tağuti düzenleri alaşağı etmeye doğru yürüyoruz. Aslında bu sembollerin ortaya çıkarması gereken realite budur. Oysa ibadetlerin birçoğunda ortaya çıkan geleneksellik hac ibadetine de yansımış; oysa o akan kalabalığı temaşa ettiğimiz zaman:

-Sübhanallah, bu kalabalık sadece İslam düşmanlarına doğru yürüse; onların ödü kopar ve pılını pırtını toplayıp kaçarlar diyoruz.

Aşırı istek ve arzu demek olan Mina`dayız ve önümüzde Cemerat(Şeytan taşlama cemreleri)... Gerçekte ortada şeytan yok ve esamesi de okunmuyor. Bu Hazret-i İbrahim ve oğlu İsmail`in kurban hadisesinden onları engellemeye çalışan iblise attıkları taşlardan bize kalan sembol bir mirastır; ama sembolün özünde hakikate dönüştürülmesi gereken manalar vardır.

Bu haram bölgeden, mukaddes iklimden birkaç gün sonra ayrılıp yurdumuza döneceğiz ve imtihan dediğimiz daireye yeniden dâhil olcağız. Allah`a varan yollar üzerinde tekrar duracak şeytanlar ve yeniden benliğimize bir enaniyet payı vererek, makamları allayıp pullayarak, haramları tatlılaştırarak, günahları meşrulaştırarak, zaafları kutsayarak bizi kaydırmaya, batıla itmeye çalışacaklar. İşte burada taşlar, Allah`a verilen sözü perçinleme ve davaya bilinçle bağlanma adına atılır. Her bir taş atılırken de biate sadık kalma şuuru ve isteğiyle atılır.

.....

Daha kalemin ucuna sayfalarca damlayacağına inandığımız bir aşk macerası olan bu mukaddes yolculuğumuz kurban, bayram sabahından başlayıp üçüncü gününe sarkan şeytan taşlamasıyla devam ediyor ve veda tavafıyla bize ayrılığın yaklaştığını hüzün atmosferinde hissettiriyor.

Uçağımızın bir günlük rötar haberi bizi sevince boğuyor. Beytullah`a arzudan dolayı bir türlü varamadığımız Hira/Nur mağarası zaten hazırlığını tamamlamış olan bizlere son günün hediyesi olarak kalıyor. Tırmanışında ayrı bir ders, uzletini 1400 yıl öteden hissettiren mağarasında ayrı bir ders, İlk nazil olan ayetlerin mekânına varma da ayrı bir ders alıyoruz Hira tırmanışında ve temaşasında...

Ayaklar adeta yere çakılıyor ayrılık saati yaklaştıkça. Bırakmak istemiyoruz bu İlahi misafirliği, kopmak istemiyoruz bu aşk deveranından. Ne fayda ki saat gelince, yazılan kaza olunca, dilenen vaktine erince olan oluyor. Biz de artık buğulu gözlerle, buruk bir yürekle ama günahtan rafine edilmiş bir bedenin rahatlığıyla varıyoruz memlekete.

Rabbim, arzulayanlara nasip eylesin; gidenlere de tekrardan ihsan eylesin!

İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Aralık 2012
 

 


İbrahim Dağılma

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS