Hayaller, hiçbir zaman zihnimde böyle canlı tablolara dönüşmemişti. Sanki her an bir vadinin inişinde veya tepenin çıkışında Allah Resulü ve yol arkadaşı Hazret-i Ebubekir, bize el sallayacak hissine kapılıyorum. Öyle ki ardından: " Ey anam, babam ve canım kendisine feda olan Efendim! Dikkatli olun, bakın Suraka sizi takip ediyor ve Size ulaşmak üzeredir." diye seslenip onları takip tehlikesinden haberdar etmek istiyorum. Mana ikliminde güzel anların cazibesine vurulan hayalimiz, bir türlü madde boyutuna varmak istemiyor.
Kâh Hazret-i İbrahim`in(a.s) Kâbe’nin temellerini yükselttiği zamana gidiyor, onun hac çağrısına bire bir muhattab olarak cevap veriyor; kâh sahabenin saadetli asrına varıyor, onlarla Resulullah`ın etrafındaki aşk çemberine dâhil oluyor, bu İlahi lütuftan ötürü sevinçten dört dönüyorum; kâh yarınlara varıp İslam daveti için can siperane çalışan nasipli bir nefer olarak kendimi görüyorum ve bunun böyle olmasını Rabbimden âcizane diliyorum.
Mikat alanı az ötede bize tüm aklığıyla müjdeler sunuyor. Buluşma vakti, randevu yeri anlamına gelen mikatımız Zulhuleyfe’deyiz. Yıllardır hasretiyle yanıp tutuştuğumuz, varışını iple çektiğimiz, yoluna malımızı ve canımızı koyduğumuz Allah`la şu imtihan dünyasındaki temsili buluşmanın ilk mahalline girdik. Artık, buluşma başlamış ve kavuşmayı simgeleyen sembollerin ilk durağına inmiş bulunuyoruz.
Şimdi, niyet vaktidir; milyonlarca hacı arasında veda tavafına kadar sürecek bir hayır yarışının start anıdır.
Dünyaya ait tüm somutluklardan sıyrılıyoruz. Başımızdaki örtüden ve beden elbiselerimizden uzaklaşıyoruz. " İzar" ve " Rida" denilen dikişsiz iki parça havluya bürünüyoruz. Arkadaşlarıma bakıyorum, o esnada mikat alanında bulunan diğer hacı adaylarını gözlüyorum. Hepsi aynılaşmış bir vaziyette. İhrama bürünen bu yüzlerce insan bir olmuş, hiçbirinin üzerinde dünyevi bir alamet yok. Her biri makam, mevki, titrlerinden en küçük bir nişan bile taşımıyor/taşıyamıyor. Sosyal, kültürel ve ekonomik farklılıkları/ayrıcalıkları yansıtan hiçbir süs, eşya, üniforma yok! İhram, bize ilk önce şu terbiyeyi veriyor:
" Ey insan! Bedenindeki elbiselerinden ve dünyevi statünü gösteren işaretlerden sıyrıldığın gibi kalbindeki bencillik, kibir, hırs ve dünyalık arzulardan da sıyrıl! Çünkü Allah katında mal, mülk, madde ve metanın kıymeti harbiyesi yoktur. Bu kutsal mekânlar, Allah`a karşı duruşun ve O`na mahşer alanındaki varışın hakikatini sembolize eden şiarlarla doludur. Bu kutsal iklimde bütün Müslümanlar eşit ve kardeş olduğunu bilmeliler ve bu niyetle bu eşitliği/kardeşliği kabullenmeyen bütün öngörülerden uzaklaşmalılar. Gördüğünüz gibi birinizi diğerinden ayıran bir ayrıcalık ve üstünlük emaresi yok! Çünkü
" Allah, sizin suretlerinize ve elbiselerinize bakmaz; O ancak sizin kalbinizdeki takvaya bakar." O halde " Takva elbisesi daha hayırlıdır."
Kimlikler, burada ırkınız, renginiz, diliniz, endamınız, makamınız, cinsiyetiniz, mevkiiniz değil; hakikate duran duruşunuzu gösteren şahsiyetinizdir. Bu ihram bir nevi sizin kefeninizdir. Diriliş ve mahşerin hemen yanı başındasınız. Ölüm ve ötesi provanın ilk ayağındasınız. Allah`a sağlam bir hesap vermek istiyorsanız şimdiden bir irade egzersizi yapınız ve İlahi iradeye teslim olarak, yolunuza devam ediniz!"
...
Sevgili`ye varan yoldayız, aşk mahşerine adım adım yaklaşıyoruz, insan denizinde bir damla olup benliğimizi biz öznesinde eritmeye adayız. Aştığımız her km. aslında bizi arzumuza yaklaştırıyor. Yol kenarında belirli aralıklarla konulmuş zikri hatırlatıcı levhalarla " Kalpler, ancak Allah`ı zikretmekle itminan bulur." ayeti ışığında kalplerimizden çıkış bulan zikirleri dilimize bir niyaz endamıyla akıtıyoruz. Bir bal tadında, bir helva tatlılığında nasipleniyoruz zikirlerle.
Bir akşamın geceye sırasını bırakan anında mübarek şehre varıyoruz.
Ve bu emin beldeye ( Tin 3), güvenilir kılınan Harem ( Ankebut: 67) bölgedeyiz.
Milyar küsur Müslüman`ın hayallerinde taze tuttuğu, özlemiyle kavrulduğu, yoluna varmak için neler veremeyeceği kutsal topraklardayız. Böylesi bir lütfe erişen nasiplilerden olma duygusu anlatılmaz, ancak yaşanır. " Manevi kirlerden arınma, ( Allah adına, yoluna, razılığına) adanmış adakları yerine getirme ve beyti tavaf etme..." ( Hac: 22) emr-i İlahisine icabet etmekten daha çok bir mümini ne mesud edebilir ki? O saadetin yansıması bütün renk ve tonlarıyla yüzümüzde sevinç haleleri oluşturuyor.
Coğrafik yönden ve turist açıdan hiçbir albenisi olmayan; yüksek dağlar, dağ aralarındaki vadiler, yeşilin neredeyse "y" sinden bile bir kırıntı taşımayan bir belde... Sadece bu şartlar bağlamında kalsa belki de meskûnlarını bile kendinden uzaklaştıracak taş, toprak yığını bir bölge...
Peki, bu kıraç bölgeyi bir çekim merkezi yapan; yüzler, binler, on binler km. ötelerden tutku derecesinde, aşk sıcaklığında, cezbedici bir kuvvette çocukları, gençleri, ihtiyarları, kadın ve erkekleri, havas ve avamı buraya çeken ne?
Bunun tek bir cevabı vardır: Allah`ın beyti/Kâbe...
Allah(c.c) için mekân söz konusu olmadığı halde evim dediği taş binadır, bu cazibenin kaynağı... Çünkü mümin bu evin bir temsiliyet arz ettiğini bilir. İlahi taltifle bir şeref kazanan ve bazı sembolleriyle Allah`a kulluğun somut halini taşıyan bir mekân oluşudur, bu beldeyi ve içindeki evi aziz kılan...
" Orada apaçık belgeler; İbrahim`in makamı vardır. Kim oraya girerse güvende olur." ( Al-i İmran: 97)
Şehre girdiğimizden beri gözümüzü çevirdiğimiz her noktadan görünen Zemzem Tower`in minaresi kavuşmanın artık an meselesi olduğunu müjdeliyor. Kalacağımız otelle ilgili bazı formaliteler uzayınca, kalbimizde kabına sığmayan Kâbe’ye varma heyecanı daha da artıyor. Muhtemelen kalp atışları, son vitese takmışçasına hızlandıkça hızlanıyor. Yürek bu heyecana nasıl dayanıyor, hayret ediyorum. Belki de:
" Ölüm gelecekse Kâbe’nin kollarında gelsin, beytin kucağında ve salih kullar arasında vasıl olsun bu can, Cananına!" arzusudur, kalbi kabında tutan.
Yıllardır, ta uzaklardan ancak şekliyle, resim ve görüntüleriyle avunduğumuz; namaz için İlahi huzura varınca yönünü kıble edindiğimiz evle aramızda hiçbir mesafe kalmadı. Elimi uzatsam değecek kadar yakınındayım, avlusundayım, duvarı/örtüsüyle göz gözeyim.
"Şimdi" diye bir mefhum yok/silinmiş, zaman artık işlevini yitirmiş, mekânsa dürülmüştür, bir uzay boşluğundadır insan... Ömrümde böyle olmamıştım. Olduğum yere çivi misali çakıldım, kaldım; bedenim en yüksek voltajlı bir elektriğe kapılmış haldeyim.
Kâbe’nin Rabbiyle yüz yüzeyim, gerçekliği ta iliklerime kadar işlemiş. Buhari`nin iman babında rivayet ettiği " Sen O`nu görmesen de O seni görür." hadisi bütün mana mefhumuyla kendini bir ders olarak okutuyor. Dayanamıyoruz, duramıyoruz; yeşil ışığı gördüğümüz yerde o aşk denizine dalıyoruz. Kâbe’yi solumuza alıyoruz, İlahi nazarın tecelli aynası olan kalbimizle Kâbe’yi karşı karşıya getiriyoruz.
Kâbe’yle kalp arasında dikkat çekici bir ilgi var. Bu karşı konulmaz ilişkinde bir sevda döngüsüyle sarmaş dolaş oluyor, kalbimizle Kâbe.
Dönüyoruz, dönüyoruz... Zencisi beyazı, Arabı Acemi, varsılı yoksuluyla bir tarağın dişleri misali eşit bir dönüşle dönüyoruz. Birimiz diğerimizden üstün değil, başkası başkasının önünde değil, hiç kimse ötekinin üstünde değil... Sadece eşitliği bozan, üstünlüğü ortaya çıkaran husus olarak TAKVA öne çıkıyor. Her şey bizimle beraber dönüyor. Evrenden maddeye, galaksilerden atomlara, zerreden şemse kadar ne varsa dört dönüyor Kâbe’nin etrafında.
Tavaftır, bu döngünün adı.
Kâinatın ve yaratılışın özetidir, tavaf.
Dönüyor, dolaşıyor; koşar adımla hızlanıyor, sakinlikle yürüyor başladığın noktaya geliyorsun. Geriye dönemiyorsun, arkadan gelenler müsaade etmiyor; öne doğru çabuklaşamıyorsun, izdiham/kargaşadan çekiniyorsun. Vasat bir gidişle ilerliyor, istikamet çizgisinde doğrulukla ilerliyorsun. Allah`tan geldin Allah`a varıyorsun. Bu döngünle kâinat ve yaratılışın bir özetini eyleme döküyorsun, teslimiyetin ve İlahi takdire razılığın provasının yapıyorsun.
" Nerden başlarsam başlayayım, SEN`le başlayacağım; nereye gidersem gideyim SEN`le gideceğim, varışım nihai noktası da SEN olacaksın Allah`ım!" demektir, tavaf.
Hareket alanımızı belirleyen bütün dairesel alanı Allah`ın razılığını merkez yaparak çizmektir, tavaf.
Kişiliğimizi ayaklar altına alan, bizi nefsi arzuların ve şeytani vesveselerin elinde zebun eden " Ben " duygusu burada para etmiyor. Gurur, kibir ve hor görme gibi kötü fiillere yardım ve yataklık eden egoizmin burada havası esmiyor. Çünkü büyük bir cemaat aynı dairesel alanda birbirini hayra doğru sevk ederek, iyiliğe ulaşma noktasında yan yana yürüyerek ve doğruluk istikametinde ilerleme hususunda birbirini destekleyerek bir BİZ dairesi çiziyorlar.
Her gün melekler, yüzlerce rahmeti dağıtmak için Kâbe’nin avlusuna inerler. Bu rahmeti orada Allah için tavaf edenler, namaz kılanlar ve Kur`an tilavetiyle meşgul olanlar için pay ederler. Mekân ve zaman ilişkisi sebebiyle olsa gerek, rahmetin altmış parçası sadece tavaf edenlere mahsus olur. Artık eller, gönüller ve tüm hücreler o rahmeti somutluk ve soyutluklarına içirmek için Allah`a aşk diliyle dillenirler.
…
Kâbe bir kalptir, aşk pompalıyor insanlığa; bir gönüldür, sevgi yayıyor âleme. Aşkı hücrelerine, sevgiyi yüreğine işliyorsun. Gönül de artık bir Kâbe’dir, bu döngüyle.
" Ben yerlere ve göklere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım." demiyor mu Yüce Allah kudsi bir Hadis-i şerifte.
Allah`ın yeryüzündeki ilk nişanelerindendir, bu ev. Kralların gururunu yansıtan bir debdebesi yok; padişahların saraylarını anımsatan şatafattan uzak bir sadeliktedir. Adeta bütün safveti ve mütevazı haliyle Allah`a kulluktaki duruşun ipuçlarını verir. Yani " Allah(c.c), amelin ihlâslı olanını/ gösterişten arınmışını sever!" dersini her göz göze geldiğinde verir, bir sadelikte durur.
Kâbe ve çevresi "Harem" olarak kutsanmıştır. Öyle, hususi bir mekân ki kendisine varanları "Duyuf-u Rahman" iltifatına mazhar kılar. Oraya varan emniyettedir. Orada insani zaafın ve acizliğin alameti sayılacak kem sözlere, itip kakmalara, eza ve cefalara müsaade edilmez. Taşı, toprağı, bitki ve hayvanı bile bu dokunulmazlık zırhının içinde bir kıymet kazanmıştır. Hele inkâr, şirkin kendisi o mübarek evin gölgesine bile bakamayacağı gibi necasetin etiketlileri münkir ve müşrikliği andıran, çağrıştıran hiçbir eylem ve kişi o mahremiyetin yakınına bile varamaz.
Kâbe, bir remizdir. Allah`la yakınlığımızı ölçen bir ölçüdür.
Zaman ve mekândan münezzeh olan Allah(c.c), her an ve yerde bize şahdamarımızdan daha yakınken, Basar, Âlim, Semi ismi--i celillerinin tecellisi olarak kayıtsız ve engelsiz O`nun bilgisi, görmesi ve işitmesinin kapsam alanında olan bizler neden bunca yolu tepip onca zahmete katlanıp bir mekân olan Allah`ın evi Kâbe’ye varıp bu yakınlığı hissetmeye çalışıyoruz?
İnsan olarak fıtratımızda sevdiğimize fiziki olarak yakın olmayı daha bir şevkle arzularız. Manevi bazı anlamaların sıhhatli olması için somut bazı verilere ulaşmaktan daha hoşlanırız. Zaten " kulluk" ahdiyle kabul edilen manevi yakınlaşma, Allah`ı görürcesine ibadet etme bu fıtri meyle İlahi bir hediye olarak bu fiziki yakınlaşma ve somut bir mekânda Allah`ın misafirliğiyle bize razılık tasında sunulur.
Bu hazzı iliklerine kadar hisseden bizler, ayaklarımız yerden kesilircesine yörüngesinde ilerleyen yıldızlar misali karar noktamıza varıyoruz ve tavaf dediğimiz yedi dönüşlü şavtlarımız tamamlanmış oluyor.
Sıra, nimetleri yağmur misali üzerimize yağdıran evin sahibine teşekkürde. Teşekkürün makamı da şükre layık bir şekilde özenle seçilmiştir.
Makam-ı İbrahim olarak bilinen sembolün arka paraleli sayılabilecek her nokta bu namaz için bir yerdir.
Kardeşliğin sıcaklığında ve duaların birbirimiz için olan demlerin bizim olması umuduyla Allah’a emanetsiniz!
( Önümüzdeki sayıda devam edeceğiz. İnşallah)
İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Kasım 2012
İbrahim Dağılma