Medine`deyiz! Anamız, babamız, canımız kendisine kurban Muhammed aleyhisselam`ın beldesindeyiz; Ensar`ın saadet mekânına dönüştürdüğü Medine-i Fazıla`dayız! İçimizde hiçbir gariplik yok, kesinlikle bir yabancılık hissi duymuyoruz. Sanki bu şehirde doğduk, büyüdük ve sanki birazdan Ensar’ın çocukları az öteden bizi karşılayacak birazdan... Bu duygularla havaalanındaki Mescide yöneliyoruz, huzur-u İlahi`ye… Sabah namazında divan durmak için…
Bizi havaalanından alıp şehre götürecek otobüslere biniyoruz. Şafak aydınlığının yeni yeni sökün ettiği bu vakitte araç pencerelerinden şehre aşina olmaya çalışıyoruz. O esnada diller, Allah Resulüne salâvat getirmekle mana ikliminden demlenmeye çalışırken gözler, her parçasında Allah Resulü ve ashabından birer hatıra taşıyan yerleri kılavuzlara sorduğu sorularla keşfetmeye çalışıyor.
-Burası neresi, ya şurası?
-Burası Uhud Tepesi, şurası mı Kuba Mescidi...
Birazdan Mescid-i Nebevi`ye bakan caddeden geçeceğimizi söylüyor, görevli arkadaşlar... Neredeyse araç pencerelerinden yüreklerimizi fırlatıyoruz, o Ravza`ya varan yollara!
Salât Sana ya Resullellah, selam Sana ya Nebiyellah! Seni göremediğimiz halde Sana aşk böyleyse, Seni gören ashabın Sana olan aşkını, sevgisini fikren kavramaya çalışıyoruz.
Otelimize valizlerimizi bırakıyor ve biraz dinleniyoruz. Derken beklenen an geliyor, vuslata erdirecek dakikalara ulaşıyoruz. Artık Medine sokaklarında yürüyoruz. Gönül, sevgilisine kavuşma şevkiyle bir hoş halde. Bülbülün güle vuslat yolunda çile çekmesi şairlere bir ilhamsa Güllerin Efendisi Muhammed`e vuslatlık uğruna çekilenler aşkın kendisidir.
Allah Resulü, Medine şehri ve ahalisi için Allah`tan bereket dilemiş ve Yüce Allah, O`nun bu duasını kabul etmiştir. Bu gerçeğe şahit olduğumuz hadislerden birinde Allah Resulü buyuruyor ki:
“Muhakkak İbrahim (a.s.) Mekke’yi harem etti, halkına dua etti. Ben de İbrahim’in (a.s.) Mekke’yi mübarek kılması gibi ve Mekke’ye dua etmesi gibi, Medine’ye dua ediyor ve bereket diliyorum..”(Müslim, Hac)
Bereket şehrinde, Peygamber beldesinde, Ensar’ın diyarında olmak dile dökülecek değil; sadece şu denebilir ki, şehrin hangi tarafına bakarsan bak! Sanki birazdan bir yerlerden Allah Resulü ve ashabı çıkıp gelecek veya o müthiş cemaatin içerisinde " Onlar da var!" algısı ruhunu bütünüyle kuşatıyor.
Ayaklarımız, toprağa basarken dahi adımlar yavaş ve sükûnetle atılıyor. Hazret-i Muhammed aleyhi selamın huzuruna varacak olmanın nasipliği ve sevinci gözlere fer, dillere coşku olarak akıyor...
Mescid-i Nebevi`ye Bab-ı Selam Caddesi`nden varıyoruz. Heyecan ve merakımızın son raddesine varmış olmasına rağmen hemen içeri girmiyoruz. Mescidin alanına vakıf ve aşina olmak için dış avluyu dolaşa dolaşa gidiyoruz. İlk kez renk renk ve yüz binlerce insanı bir arada görmenin verdiği şaşkınlık ve merakla baka baka dolanıyoruz.
Bunca insanı buraya getiren bir menfaat olmasa gerek, onları ta kilometrelerce uzaklıktan buraya ulaştıran bir zorunluluk da değil; genç yaşlı, kadın erkek, fakir zengin, avam havas... buralara bir rahatlığa ermek için de gelmiş değiller!..
Peki, nedir bunca insanı buraya sel sel akıtan; onları cezbeden?
Cevap şu üç kelime ve onların ilk harfi olsa gerek:
ALLAH
ŞÜKÜR ve
KULLUK...
Muhammed sallallahu aleyhi vesselem`in - Canımız, malımız, evlad u iyalimiz Sana feda olsun!- aşkıdır, bu.
...
Hacıya tatlı bir esinti verir, Medine havası... Bölgenin bilinen iklimi dışında daha ılık ve serin bir iklimi var Peygamber şehrinin. Göz alabildiğine uzanan hurma bahçeleri ve canlı pazarlarıyla bereket duasının izleri net bir şekilde gözlemlenir, Medine`de.
Kırk vakit namazı Mescid-i Nebevi`de kılma hasretiyle 8 gün boyunca adeta karargâh kuruyoruz, burada. Rivayet olarak bir dayanağı olmasa da kırk sayısının manevi arınmada bilinen önemi dolayısıyla namazların tamamı Mescid-i Nebevi`de kılınır. Ayrıca kendisine yolculuk yapılan üç mescitten biri olma hususiyeti ve bu mescitte kılınan bir vaktin sair mescitlerde kılınan namazlara nispetle bin kat daha faziletli olma müjdesi burada kalmayı adeta bir şevk ve neşeye dönüştürüyor. Böylesi bir kalbi yoğunluk ve Allah Resulü`nün şehrinde bulunmanın heyecanıyla neredeyse vaktimizin tümü bu manevi mekânda geçiyor.
Bir tarafta Kur`an tilavet edenler, öte tarafta nafile namazla İlahi huzura divan duranlar, daha başka tarafta ilim tahsil eden ders halkaları, bir başka tarafta Allah Resulü`nün kabrini " Kabrimi ziyaret eden beni görmüş gibi olur." hadisinin hakikatiyle ziyarete koşanlar ve:
" Binler salât, binler selam Sana ey Efendimiz! Sana kardeşlerin olarak geldik, Allah`ın emrine icabetle ve Senin davetinle evimizi, barkımızı, malımızı, sevenlerimizi bırakarak geldik. Tıpkı Ensar gibi Sana geldik, müminlerden Sana iletilecek selamlarımızla geldik, dilimizde Sana biatimizle geldik!" nidasıyla coşanlar; diğer bir tarafta ise " Evimle minberimin arası Cennet bahçelerindendir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir. " sahih hadisiyle kıymeti ifade edilen Ravza-i Mutahhara`da iki rekât namaza durmak için birbirini neredeyse aşkla çiğneyenler...
Gerçekten yeşil halıların serildiği bu alan adeta bir aşk mahşeri, sevgi halesidir. Ravza-i Mutahhara`da kılınan namazın ise ruhtaki esintisi tarife gelecek ve kelimelere dökülecek gibi değildir. En öz sözle kendimizi bir kuş gibi rahat ve Cennet semalarında uçuyormuş hissediyoruz.
Vakit namazlarındaki telaş bir başka hoşluk taşır, Mescid-i Nebevi`ye... Siyahı beyazıyla, kısası uzunuyla, zengini yoksuluyla, çocuğu ihtiyarıyla, havvası avamıyla omuzlar ve yürekler kaynatılmış kurşunlar misali saf tutarlar. Önde namaz kıldıran Allah Resulüymüş duygusu kalpten hiç çıkmıyor; sağındaki solundaki Hazret-i Ebubekir, Bilal-i Habeşi algısı bedeni saadet asrına hayalen de olsa varma tadıyla titretiyor.
Mescid-i Nebevi`deki her bir gün böylesi bir mana âleminde ruhun mutmainliğini daha bir artırarak geçer. Yakın bir yerlerde Cebrail`in kanat sesleri hissedilir. Yüzyıllar ötesinden vahyin gizemli kapısı aralanır ve Allah Resulü`nün dilinden ayetler yeniden nakşolur hikmetiyle mümin gönüllere.
...
Baki Kabristanına ziyaret anı iple çekilir. Her ne kadar, o güzide ashab kabirlerinin gönül hoşluğuyla ziyareti kral zihniyetinin türevlerinin engelliyle karşılaşsa da kabristanda baştanbaşa sahabenin hayali yakınlığı iliklerine kadar kendini hissettirir.
Canıyla malıyla, çoluk çocuğuyla Allah Resulü(s.a.v)`nün etrafında pervane olan, O Resulü her şeyden aziz bilerek tarihe fedakârlık, cesaret, cömertlik, ilim, edep, takva... numuneleri olarak altın harflerle yazılan ve saadet asrının güzide şahsiyetleri sahabe bir yandan Allah dininin bağlılarının ziyaretiyle mütebbessim bir çehre olarak belirirken diğer yanda Allah`ın hürmetlerinin çiğnendiği, İslami değerlerle alay edildiği, Müslümanların can, mal ve namuslarının telef edildiği bu asrın Müslümanlarının nemelazımcılığı, kayıtsızlığı ve pısırıklığı karşısında beri taraftan mahzun ve sitemli bir çehreyle baktığı görülür.
Baki Kabristanı ilk ziyarette engelleyici zihniyetin bağnazlığıyla istediğim tadı alamazken bir sabah namazının akabinde yaptığım ikinci ziyarette yukarıda zikrettiklerimi tüm benliğimle yaşıyorum.
Medine-i Muhammed her taşında, her karesinde, her parçasında, her toprağında Allah Resulü aleyhi salât ve selamın mücadelesi, tebliği, koşuşturması ve sahabenin hatıralarından canlı izler taşır.
Uhud eteklerinde iman şirk savaşı yeniden yaşanır. Ayneyn tepesindeki okçuların ganimete koşuştukları bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden akarken emre itaatsizliğin mümin saflara nasıl darbeler indirdiği Hazret-i Hamza, Musab bin Umeyr`lerin şehadetiyle tanıklığa durur.
Hendek Savaşı`nın verildiği alanları gezerken her ne kadar hendek alanının şehirleşmeye kurban edildiğini ve üstünün asfaltlanmış bir yol kavşağına döndüğünü görsek de ahzap ordusunun Medine`ye girme çabasını, çevrilen entrikaları, Yahudilerin tarihleriyle özdeşleşmiş ihanetlerini ve psikolojik harbin vardığı boyutları bir bir seyre dalıyoruz, zihin âleminde...
" Takva Mescidi " ismiyle müsemma Kuba Mescidi İslam`ın yükseliş arifesinde ilk mescit olmanın haklı övüncünü yaşarken temelleri ilk günden takva üzere kurulmuş bu mescitte kılınan iki rekât namazın bir umre sevabına denk olduğu müjdesiyle orada iki rekât namaza duruyoruz.
Kıbleteyn Mescidi`nde ise Mescid-i Aksa`ya doğru namaza duran Muhammed(s.a.v) Efendimizin Allah`ın evi Kâbe’ye kıble olarak dönme isteğinin ne kadar da güçlü bir istek olduğunu bir kez daha İlahi vahyin gölgesinde terennüm ediyor ve " ... O halde yüzünü arzuladığın kıbleye( Mescid-i Haram`a) dön!" ayeti sanki yeniden vahyolmuşçasına namazda hayalen bu dönüşü Allah Resulü`yle beraber gerçekleştiriyoruz.
...
Sekizinci günün akşamında valizlerimizi, çantalarımızı alarak bizi Mekke`ye, aşk denizine, taşıyacak olan otobüse biniyoruz. Öğle namazındaki veda ziyaretimize rağmen Allah Resulü Muhammed aleyhi selam`dan ve onun Medine`sinden ayrılma hasreti şimdiden bir düğüm olup yüreklerimize çöküyor. Ayaklarımız, adeta gerisin geri gidiyor ve gözlerimiz yaşlara dönüşmeyi bekleyen buğulu bir melüllükte. Bu şehirden ayrılmak ne kadar zor olsa da, gitme isteksizliği her yönüyle bizi sarsa da yeryüzünün en aziz beldesi, Allah`ın beytiyle hürmetlenmiş Mekke`ye varma arzusu içimizde müthiş bir deveran oluşturmakta. Dalgalı bir denizde bir o yana bir bu yana gidip gelen kayık misali birinden ayrılmamak diğerine kavuşmak hissiyle gidip geliyoruz.
" Yoluna gücü yetenlerin Kâbe’ye gelerek haccetmeleri, insanlar üzerine Allah`ın bir hakkıdır." ( Al-i İmran: 97) ayeti ile " İnsanları Hacca çağır ki, yürüyerek veya uzak yollardan gelen yorgun develer üstünde sana gelsinler." ( Hac: 27) ayetlerine icabetten bizi Yüceler Yücesi Rabbimizin evine vardıracak yoldayız. Mısırlı şoförle kılavuzumuzun da yardımıyla ağır aksak Arapça konuşuyoruz. O gün için Mısır halkının Tahrir direnişini konuşmak istiyoruz. Her ne sebepse bu konuda isteksiz görünen veya sanki gizli bir çekince içinde bize bilgi vermek isteyen şoförü fazla sıkmadan günübirlik konuşmalara dalıyoruz. Aslında bu muhabbet faslından ziyade merakı aşmak isteğimizin bir yansımasıydı. Gözümüz hep yolda. 450 km.lik yolun sağlı sollu görünen her yönü vadilerden, inişli çıkışlı tepelerden, kızgın çölün gizemli havasını taşıyan vahalardan ibaretti.
Lebbeyk Allah`ume lebbeyk! Lebbeyk La şerike leke lebbeyk..." telbiyesi, tehlil, tekbir ve salâvatlarımızla yolculuğumuza manevi bir elbise giydiriyoruz. Yol için azık lazımdır. Yolculuğumuz, hak uğurdaki ve İlahi emre icabetin neticesi bir yolculuk olduğu için Bakara Süresi 197`de mealen buyrulduğu gibi:
" (Yol için) kendinize azık alın! Gerçekten en hayırlı azık takvadır." Allah Sevgisini, Beytullah`a varma hasretini ve Allah resulü Muhammed aleyhi selam`la biati tazeleme arzusunu nazenin bir sakınma/takva arzında kendimize azık yapıyoruz.
Kurban Bayramımız Allah’a yakınlığa vesile olur ve Hac ibadetini yapan kardeşlerimizin hacları da kabule şayan olur umuduyla Allah’a emanetsiniz!
( Önümüzdeki sayı devam edecek!)
İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Ekim 2012
İbrahim Dağılma