Allah`ın misafirliğine erme açısıyla bir bahtiyarlıkken, birçok sembolik eylemin arka planında Rabbe yaklaştıran bir ibadettir, Hac.
Hac adayı ise bu şeref ve bahtiyarlığı, mana ve ibadetine hissedar olma şevk ve arzusuyla gayret sarf eder.
Üç yıllık bir müracaat ve kura çekilişi... Nihayet başvurunun üçüncü yılı. Sene, 2011... Yer, Bingöl Müftülüğü Konferans salonu... Salon dopdolu... İnsanlar, heyecanlı bir bekleyiş içindeler. Bu heyecanı iliklerimize kadar hissederken gönül ve dil dua seansında.
Kalpte korkulu bir tereddüt:
" Ya, yine çıkmazsa!" İçinden başka bir ses ümit aşılmakta:
" Korkma! Bu sefer çıkaar. Hem çıkmazsa da demek ki `Lebbeyk Allah`ume!` deme vakti takdir olunmamış. Niyetin Allah`sa O(c.c), sana yolları revan eder. Sen endişelenme!"
Dev bir ekran... Meraklı bir bekleyişle hac adayları ekrana kilitlenmiş. Diyanet İşleri Başkanının konuşmasından sonra kura çekilişi için düğmeye basıldı. Ve insanlar, bir beden/bir bakış olmuşçasına görüntüye odaklanıyor. Kura için ilk olarak Ankara`daki adayların ismi okunuyor. On dakikalık bir bekleyişten sonra bunun uzun süreceğini görenler, merakını birkaç saatliğine daha erteleyerek ve heyecanlarını bir müddet daha taze tutarak salondan ayrıldılar.
...
Saat 16.00 civarı... Birkaç dostla muhabbet ediyoruz. Birazdan yanımıza doğru seğirten bir genç, üzgün bir ses tonuyla:
" Babama hac kurası yine çıkmadı!" Heyecanlı bir refleksle:
"Nerden biliyorsun?" diye sordum. O da şaşıran bir ses tonuyla:
" Abe! Hayırdır, niye soruyorsun? İnternetten ulaşılabiliyor." Cevap bekleyişini uzatmadan:
" Ben de müracaat etmiştim!" dedim ve çabuklukla en yakın yerdeki bir işyerine girdim. Bilgisayarın başına oturdum. Tuşları adeta çiğnercesine dokunuyorum. Sanki heyecanım tüm ağırlığını parmaklarıma yüklemiş. Kelimelerle ifadeden aciz kaldığım bir hal içindeyim...
Biraz korku, biraz tedirginlik... Olumlu veya olumsuz, müjde ya da " Başka bahara!" olacak netice için birkaç saniyelik zaman, uzadıkça uzayan bir bekleyiş gibi geldi. Derken sayfa açıldı, heyecanımı bastırmaya çalışıyorum:
"Aman, Allah`ım!" Az kalsın takatsiz kalıp yere yığılacağım. Ekranda:
" HAC MÜRACCAT SIRANIZ: 11" yazısı...
"Allah`u Ekber!" nidasıyla sevincimi dışa vuruyorum. Şükür, zikir... Allah için dilime ne akıyorsa dillendiriyorum sessizce...
Bir yandan Allah`ın misafirliğine aldığım davetin sevinç ve şaşkınlığı, diğer yandan yılların kamburlaştırdığı günah/isyanların mahcupluğu...
Bir an Rabbimden hayâ ediyor ve "Aleyha mektesebet!" ayetinin hatırıyla aleyhime olacak olumsuz kazanımlarımın kare kare gözümde şekillenmesiyle hücre hücre pişmanlık kodlanıyorum; ama Allah`ın davetlisi olma sevinci daha galip basıyor ve sevincime ortaklar bulmak için dostlarımın yanına varıyorum.
Sevinçli haberi aile, dost ve tanıdıklarla paylaşmanın tadı da bir başka hoşluk oluyor. Bu güzelliğe erenler, sanki onlar gibi mutluluğumu tebrikler ve “ hayırlı olsun!”larla paylaşıyorlar. Müjdeli haberi duyan bazıların da ise buruk bir sevinç; çünkü her Müslüman’ın gönlünde büyük bir hasret olarak duruyor “Hacca gitmek, Allah’ın misafirliğine ermek.”
Hatta belki de içinde kısmen ciddiyet taşıyan bir espriyle kimileri:
“ İbrahim Hoca! Sen bu sene gitme, sıranı bize ver!” demekte. Tabii kalbi kuşatmış bir hoşlukla biz de espriyle iç içe bir karşılıkla nasipliğimizi yüceltiyoruz.
“ Kardeş, sen şöyle geriden bir sıraya geç! Ev sahibi bizi davet etmiş, biliyorsun davete icabet farzdır.”
Artık yol göründü. Yolcu yolunda gerek sözünden hareketle hazırlıklar harıl harıl başlıyor. Bir yandan resmi prosedürle ilgili işlemler, bir yandan acemiliğin verdiği bir acelecilikle daha önceden bu güzelliği yaşayanlardan oraları, yapılması gerekenleri sorma telaşı, öte yandan Allah’ın misafirliğine liyakati elde etmek adına Hac olayını fıkhi ve mana boyutuyla öğrenme çabukluğu…
Artık Hac adına söylenen her söz, göze çarpan her görüntü, eline geçen her kitap birinci ihtiyaç oluyor. Dinlemeye, bakmaya, okumaya doymuyorsun o mübarek beldelerle ilgili her şeyi. Sanki bedeni ve manevi bir açlık, doymaya gelmiyor.
Beytullah’ın tutkusu, Muhammed aleyhisselam’ın ravzasına varma arzusu duyguları çoktan kuşatmışken, oralara önceden gitmişsin de son raddesine gelmiş bir hasretlik tüter burnunda.
…
Günler, bazen topal bir aksaklıkla geçmez gibi gelirken bazen de zaman bir su akışı misali çabucak geçmektedir. Derken, beklenen gelip çattı.
Tarih Ekimin 3’ünü göstermekte. Saat, 17.00 itibariyle Bingöl’den çıkacağız. Hacca gidenlerin simgesi haline gelmiş Hacılar Camisi’nin önü ana baba günü… Bir yandan hac adayı olanların telaşı, diğer yandan onları bu kutlu yolculuk için uğurlamaya gelenlerin şimdiden başlayan hasreti güzel bir manzara olarak duruyor orta yerde.
Helallik, musafaha, dua talepleri… Belki de aynı kişiyle kaç kez hatır diliyorsun, karıştırıyorsun o maşuka varan yolda kalbi sarım sarım saran sevda karşısında. Hacı adayının telaşı tatlı ve hoş bir tablodur, onu uğurlayanlar için!
...
Ve yolculuk... Diğer bütün yolculuklardan bambaşka bir seyr ü sefer... Şimdiye kadar bir yerlere ya ticari, ya temaşa ya da dostları ziyaret amaçlı çıktığın hiçbir sefere benzemeyen bir gidiştir bu. Kendini çok mutlu hissediyorsun, bir ses nasipli olduğunu ve bundan dolayı kalp hoşluğuyla Rabbe şükretmeyi sürekli fısıldıyor kulağına.
Arabamız hareket etti, nihayet. Sevenlerle son bakışmalar... Dostların bakışları, camın arkasından kulağına bir ses olarak yankılanıyor:
" Ey nasipli dost, Allah`a misafirliğe giden kardeş! Bizleri dualarında unutma!"
O an halinin acizliği, zaafların ve hatalarının ziyadeliğini düşünerekten böyle bir isteğin layığı olmadığını hissediyorsun. Derken camın arkasındaki bakışların sıcaklığı ve el sallayışların samimiyeti beni kendime getiriyor ve şu ayet söz ve mana tilavetiyle düşünce âleminde muhattap olarak bana okunuyor:
"(Tarafımdan onlara) De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah`ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok esirgeyen, çok bağışlayandır." (Zümer, 39/53)
Hey Hacı, hem rahmeti dilenmeye hem rahmetle arınmaya ğark olmaya gidiyorsun; hem de içinde duaların kabulüne dair "Acabalar, şüpheler!" taşıyorsun! Derken kalp ferah bir halde rahatlıyor. Camdan dışarıya kayıyor gözler, adeta şehir hepsi yolun kenarına dizilmiş. Bu mukaddes yolun nasipli yolcularını uğurlamakta...
Şehir, gerisin geride kaldı. Bir binek/otobüs içindesin. Yıllardır rüyasıyla uyandığın, dualarınla için için arzuladığın mukaddes topraklara doğru gidiyorsun! Birden çağlar ötesinden bir nida işitiyorsun. Ta ötelerden bir vadinin yükseğine çıkmış İbrahim aleyhisselam heybet ve ihtişamıyla gözünde canlanıyor ve o nidanın ona ait olduğunu görüp kulak kesiliyorsun:
"( Ey İbrahim!) İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hac, 27)
Aracın içindeyiz... Artık, yeni bir ailenin fertleri olarak birbirimizle tanışma faslı ve ardından her bir nasipli olarak bir diğerimizi tebrikler ediyoruz. Mikrofonun ucundaki genç vaiz, bizleri selamlıyor ve kendini tanıtıyor.
Mola ve namaz faslıyla birlikte üç saate yakın otobüs yolculuğumuzda, bu genç vaiz yani kafile başkanımız dili döndükçe bizlere ayet, hadis ve tecrübelere sonuç vermiş hac hatıralarından demetler sunarak bir susuzun suya hasretini hiçleştirecek şekilde Haram beldelere iştiyakımızı ziyadeleştiriyor:
" Ey Allah`ın Misafirleri! Bu yol hayra götürür, bu yolun yolcuları hayır ehlidirler. Koyulduğunuz yolun sizi vardıracağı hedeften gafil kalmayın! Bilin ki nice namaz kılanın namazı kendisine ancak bir yorgunluk, nice oruç tutanın orucu da kendisine bir açlıktan başka bir şey vermez. İbadetin özüne varmak çok önemlidir. Alışkanlığın veya gelenekselliğin bir neticesi olarak bu yolculuğa çıkılmaz. Eğer faraza böyle bir niyetle yola çıkan varsa ya da Hac farizasını boynundan atılacak bir yük olarak gören varsa henüz yolun başındayken niyetinizi halisleştirin ve sadece Allah`tan kabulünü umarak ve mebrur bir Hac olma gayretinizi zinde tutarak yola koyulun! Aksi takdirde ibadet, sevap, beraat beklentisiyle çıktığınız bu yolculuk, size turistik bir gezi olmaktan öte bir getiri getirmez!..
Hac, büyük bir olaydır. Müslümanlar için bu dünyada kıymet olarak ifadesi kelimelere sığmaz bir güzelliktir. Bu güzelliği yetmiş iki millet beraberce kardeşlik ruhu içinde tadarlar. Bu sebeple en dikkat edilmesi gereken husus ayetin ifadesiyle kötü söz, cidalden kaçınmak ve kalp kırmamaktır. Koca Yunus`un deyişiyle:
Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir...
...
Telbiye, tehlil, tesbih ve salavatlarla daha bir güzelleşen ve renklenen yolculuğumuz hayatımızın ahirete dönük cephesinde hayır hanesine düşülmüş bir tarih ve anılar karesine çizilmiş bir hoşluk oluyor...
Havaalanında pasaport, vize, eşyaların kontrolü... derken beş saati aşkın bir bekleyişin ardından nihayet havalanıyoruz. Gecenin parıldayan ayı, bin metrelerce yukarıdan yeri seyretme imkânı sunuyor bize... Evler, birer bisküvi kutusu misali; yollar sadece ince bir şerit gibi...
Hemcinsimiz insan mı?
O kadarcık yüksekten esamesi okunmuyor. Bir de Arş ve kürsiye nazaran çöle atılmış bir halka kadar olan kainat içinde güneş sisteminin, güneş sisteminin içinde dünyamızın, dünyanın milyonlarca kilometre karesi içinde insanın kıyasını düşünüyorsun! Sadece varlığımız "Yok"lukla tanım buluyor. İşte, bu tefekkür furyasında gurur ve kibir sahibi insanın zavallılığına ve de Allah`a karşı nankörlükle geçirilen günlere "Eyvahlar ki ne eyvahlar!"
( Önümüzdeki sayı devam edecek! Allah’a emanetsiniz!)
İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Eylül 2012
İbrahim Dağılma