İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
    • 261.SAYI
    • 262.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Dr. Şerafeddin Kalay ile Hac Üzerine Röportaj

2016-08-22
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Dr. Şerafettin Kalay ile “Hacc” konusunu konuştuk. Genç yaşında Hacca gidip, 18 yıl kadar mukaddes topraklarda eğitim/öğrettim işleri ile meşgul olan Kalay; Hacca dair birçok konuda önemli açıklamalarda bulundu.
Dr. Şerafettin Kalay ile “Hacc” konusunu konuştuk. Genç yaşında Hacca gidip, 18 yıl kadar mukaddes topraklarda eğitim/öğrettim işleri ile meşgul olan Kalay; Hacca dair birçok konuda önemli açıklamalarda bulundu.

Sizleri istifadenize sunduğumuz ve sıkılmadan okuyacağınız röportajımız ile baş başa bırakıyoruz.

ALLAH’IN EN HAYIRLI VE EN SEVİMLİ BELDESİ

Hocam özgün bir ifade ile Hacc’ın tanımı nedir?

“Hacc” lügat manası itibariyle “niyet etmek, kastetmek, hedef tayin edip ona yol tutmak, varıp ziyaret etmek” demektir. Bu niyet ve kastın tekrarı haccın manasına daha uygundur.

Ayrıca kelimenin yapısında kastedilen, yön tutulan mekânın yüce görülüşü ve tazimi anlamı da vardır. Bir nevi; “gönülde yüce bir yeri olan bir hedefe yönelerek ona yol tutmak, bu kastı tekrar tekrar taşımak" demektir.

Fıkhî manada ise; “din-i mübinin rükünlerinden birini eda etmek için Beytullah’ı hedef tayin ederek, onu kast edip, ona yönelip yol tutmak, onu ziyaret etmektir.”

Mekke-i Mükerreme, Allah Rasûlü’nün ana yurdu, ilk vahyin indiği, İslâm nûrunun yayılmaya başladığı, yeryüzündeki bütün mü’minlerin kıblegâhı olan Kâbe’nin bulunduğu yerdir. İslam’ın beş erkânından biri olan haccın edâ yeridir. Allah Rasulü’nün (sav) hicret ederken; "Vallahi sen Allah’ın en hayırlı beldesi, Allah’a en sevimli toprağısın. Eğer senden ayrılmak zorunda bırakılmasaydım ayrılmazdım” buyurarak övdüğü, İbrahim Aleyhisselam`ın duâsına mazhar olmuş beldedir. Sel olup akan mü’min gönüllerin varıp buluştuğu mukaddes diyardır. Hacc da buna vesile olan, bütün dünya Müslümanlarını buluşturan ibadettir.

İBADETLERİN NE ZAMAN VE NASIL YAPILACAĞININ BİLİNMESİ
MÜ’MİNLER İÇİN BÜYÜK BİR RAHMETTİR


Peki, Hacc neden belli aylarda ifa ediliyor? Aynı vakitte değil de her sene farklı bir zamanda ifa ediliyor?

Bir ibadetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi mü’minler için büyük bir rahmettir. Vaktinde ve şartlarına uyularak yapılması gönül huzuru verir. Meselâ öğle namazının hangi vakitte kılınacağı, kaç rekât olduğu, nasıl başlanıp nasıl bitirileceği biliniyorsa bu namazı tayin edilen şekilde yerine getiren bir insan ibadetini vaktinde ve tam yapmanın huzurunu duyar. Meçhullük, sisli dünyalara, karanlıklara uzanan yollar gibidir. Tedirginlik ve tatminsizlik kaynağıdır. Namazların rekâtları belli olmasaydı hepimiz “acaba yeterli oldu mu?” tedirginliğini yaşardık. Bu bütün ibadetler için geçerlidir.
Namazın, orucun bir vakti olduğu gibi haccın da bir zamanı vardır ve bu zamanın dünya Müslümanlarınca bilinmesi o mevsimde, yağmur damlalarının, dallardan, ağaçlardan, kayalardan, çimenlerden süzülüp gelip ummanda bütünleştiği gibi, bütün dünyadan süzülerek gelen Müslümanlar da Beytullah’ın çevresinde, Arafat, Mina, Müzdelife’de bütünleşme, birlikte coşma ve dalgalanma imkânı bulur…

“Neden aynı vakitte değil de her sene farklı bir zamanda ifa ediliyor?” sorunuzun cevabına gelince; hacc farklı zamanlarda eda edilmiyor, hep aynı zamanda eda ediliyor derim. Zilhicce ayının 9. Günü Arafat’ta vakfe vaktidir. Diğer hac nüsükleri de bunu takip eden günlerde yapılır. Bu hep böyledir. Rabbimiz “Hacc bilinen aylardadır,” (Bakara 2/ 198) buyurur. Ancak kamerî aylarla, şemsî aylar gün sayısı olarak birbirinden farklı olduğu, şemsî yıl da kamerî yıldan uzun olduğu için hac ibadeti de oruç ibadeti de bütün yılı gezer, dolaşır. Böylece her mevsimde, her ibadet yaşanmış olur. Hikmeti hakkında çok şey söylenebilir. Bunu da okuyucularımızın tefekkür dünyasına bırakıyoruz…

İNSANLARIMIZ İLMİ VE KALBİ DUYGUYLA
ÖN HAZIRLIK YAPARAK GİTMELİDİR


Bizde okurlarımızın tefekkür edeceklerini umarak diğer sorumuza geçiyoruz. Hacca giden birinin hazırlık aşamasında manevi olarak yapması gerekenler nelerdir?

Evet, maddî hazırlıkları, biliyor, hem müesseselerden hem de önceden gidenlerden bu konuda yeterli bilgi hemen hemen alınıyor. Ancak tam bir manevî hazırlığın olduğu söylenemez. Hele de yeterli ve doğru adım atıldığına pek şahit olmuyoruz.

Şirket ve Diyanet yetkilileri tarafından verilen seminerler de sadece kısa bilgiler ve hatırlatmalar şeklinde cereyan ediyor. Daha ciddi bir eğitim verilse buna da insanlarımız rağbet eder mi? Bu da pek bilinmiyor.

Ancak insanlarımız hem nereye gittiğini kendisine hissettirecek, hem de niçin gittiğini öğretecek bilgiler edinerek, ilim ve duyguyu kalbinde ve beyninde bir araya getirip yoğuracak ön hazırlık yaparak gitmelidir.

Beytullâh’a ulaşmanın, çevresinde pervane olmanın, onun gölgesinde alnı secdeye koymanın, yaşlı gözlerle onu temâşâ etmenin, onun yanında elleri semâya kaldırıp Hakk’a duâ etmenin, coşkulu gönüllerde akan sele karışmanın, ilk İslâm nûrunun doğduğu diyârda dolaşmanın, Rasûlullah(sav) Efendimiz’in ayak bastığı yerlerde gezmenin, İslâm’ın ilk mücadelelerinin yaşandığı meydanlarda bulunmanın, nice acı-tatlı, ama neticede hepsi birbirinden güzel ibret levhalarıyla dolu hatıraları yerli yerinde yâd etmenin hazzını gitmeden hissetmeye başlanılmalıdır. Bilgi ile duygunun buluşması, edeb ve şuur ile yoğrulması çok güzeldir. Bunun gerçekleşmesi için iyi hazırlanılmış bir eğitim alanına ihtiyaç olduğu da açıktır. Ancak bu nevi müesseselerin kurulması da rağbete tabidir.
 
İNSAN HÜRMET DUYDUĞU, DEĞER VERDİĞİ KİŞİNİN YANINDA
HER ŞEYİ YAPAMAZ, RASTGELE SÖZLER SARF EDEMEZ


Ümit ediyoruz ki bu minvalde müesseselerimiz olur ve insanlarımız bilgi ile duygu atmosferinde bir hac yaşarlar. Hocam diğer sorum; “Haram Belde” mefhumunun manası ve önemi sizce nedir?

“Haram” kelimesini duyunca aklımıza ilk gelen çok defa yasak veya yasaklar oluyor. Haram kelimesi ile dilimizde de kullanılan hürmet, mahrem, ihtiram, mahrum, mahrumiyet kelimelerinin aynı kökten olduğunu unutmayınız. Dilde birbirinden çok farklı manalarda kullanılıyor ve aralarında bağ olması zor görünse de haram kelimesi ile hürmet kelimesi arasında bağ vardır. Diğer kelimelerle ilgili de vardır. Ancak biz, bizi ilgilendiren noktada duralım.

Bir insan hürmet duyduğu, kendisine değer verdiği insan yanında da her şeyi yapamaz. Çok serbest davranıp, rastgele sözler sarf edemez. O insanın huzuruna yakışır davranışlar sarf eder, sözler söyler. Mekânda da böyledir. Beytullah’ın çevresinde, bu mekânın mukaddesiyetine zarar verecek, söz, hal ve davranışlardan uzak durulur. Bu mekânın kendine ait yasakları vardır. Bu yasaklar, kısıtlama olsun diye değil, mekânın mukaddesiyetine uygun olsun diyedir. Burada yapılan ibadetlerin sevabı katlandığı gibi, işlenecek günahların da vebâli katlanır. Burada her canlı canından, her fert malından emin olmalıdır. Gönüller Allah’a yönelmeli, duygular berraklaşmalıdır. Bu beldenin hukukuna riayet edilmeli, Allah Rasûlü’nün Mekke’nin fethinden sonra söylediği şu sözler unutulmamalıdır:

“Allahu Teâlâ, gökleri ve yeri yarattığında bu beldeyi “haram belde” kılmıştır. Kıyamete kadar da Allah’ın bu haram kılışıyla mukaddesiyeti, haramiyeti devam edecektir.” (Hadis, Müttefekun Aleyh bir hadistir.)

ŞİAR, BAŞKASINDA BULUNMAYAN
MÜSLÜMANA HAS ALAMETLERDİR


Rabbim bizleri mukaddesatlarımıza özel de de “Haram Belde” diye anılan mukaddes beldelere hürmetsizlikten muhafıza buyursun. Hocam haccın şiarları ve bunların ifade ettiği manalar nelerdir?
 
“Şiar” kelimesini kendi anlayış ve kelimelerimizle ifade hiç de kolay değildir. Dilimizin yettiğince ifade etmeye çalışırsak şöyle diyebiliriz: Şiar, alâmet, nişan, başkasında bulunmayan, Müslümana has özellikler ve alametler demektir. Günümüzde Avrupa dillerinden alarak kullanmak zorunda aldığımız “parola” kelimesi yerine de Arapça’da “şiar” kullanılır. Çünkü parola olarak seçilen kelimeler ve cümleler de dostu, düşmanı, senden olanı, olmayanı birbirinden ayırır. Müslümanlara mahsus hasletler vardır. Bunlar birer şiardır. Misal vermek gerekirse selâm Müslümanlar için bir şiardır. Sarık bir şiardır. Minare bir şiardır. Minarelerden semâya yükselen ezan şiardır. Kubbe, minare bütünlüğü bir şiardır. Minber bir şiardır, abdest, namaz birer şiardır…

Bu çerçevede İslam’da olan, başka zihniyetlerde olmayan Arafat, Müzdelife, Mina ve haccın buralarda yapılan vakfeleri, taşlamaları, Allah için kurban kesimi, traş oluş birer şiardır. Beytullah çevresinde pervane oluş, Safa-Merve arasında sel olup akış birer şiardır. Vadileri dolduran telbiye ve tekbir sesleri birer şiardır. Bunları yapan mü’minler, İslâm’ın emrini, Allah Rasûlü’nün yaptıklarını yaparak İslâm’ın şiarlarını yerine getirirler… Zihinlerine ve gönüllerine unutulmayacak hatıralar nakşederler.

HACC, MADDİ FEDAKÂRLIĞI DA GEREKTİREN BİR İBADETTİR

Bize de bu şiarlara sahip çıkmak yakışır. Diğer sorum; neden Hacca giden kimseye “Hacı” denilir?

Hac, ömürde bir defa yapılan bir ibadettir. Belli bir zamanda ve belli bir mekânda yapılır. Namaz, zekât ve oruç ise böyle değildir. Onların muayyen mekânı yoktur.

Üstelik hacc, maddi fedakârlığı da gerektiren bir ibadettir. Dünya ve İslâm coğrafyasının genişliği düşünüldüğünde uzak diyarlardaki insanların gelip gitmesi hiç de kolay değildir. Dün mesafeler kolay kat edilmiyordu, çöller kolay aşılmıyordu, bu yüzde hacca gidiş kolay değildi. Bu gün vasıtalar çoğaldı, hızla giden uçaklar mesafeleri sanki yakınlaştırdı, gidişleri, gelişleri kolaylaştırdı. Hatta aylar süren yolculuklara göre masraflar azaldı. Buna karşı insanların maddi imkânları çoğaldı. Bu sefer de sayı çokluğunun getirdiği zorluklar başladı. Konulan kotalar yüzünden insanlar hacca kur’a ile gider hale geldi. Böylece farklı bir zorluk devreye girmiş oldu.

Gidiş zor olduğu, şartları gerçekleşenler için ömürde bir defa farz olduğu, edâ edenler üzerindeki tesiri de büyük olduğu için hac eda edenler bu isimle anılır oldu.

HAC MEVSİMİ İYİ ORGANİZE EDİLSE,
KARDEŞLİK İÇİN SAĞLAM BİR VESİLE
OLURDU


Rabbim gönülden arzulayıp bunun uğraşını veren tüm Müslümanlara “Hacı” olma bahtiyarlığını nasip etsin. Peki, haccın İslam ümmetini birleştirmedeki rolü nedir?

Önceden de dile getirdiğim gibi yağmur damlalarının yapraklardan, dallardan, kayalardan, çatılardan, damlardan süzülerek indiği, indikçe buluştuğu, buluştukça coştuğu, küçük ırmakçıklar oluşturup nehirlere ulaştığı, sonra denizlere dökülüp ummanlaştığı gibi, hacca yol tutanlar da evlerinden, sokaklarından, mahallelerinden, şehirlerinden, ülkelerinden süzülüp Beytullah’ın çevresinde pervane oluyor, Arafat’ta ummanlaşıyor. Eller semâya kalkıyor, farklı dillerden duâlar yükseliyor. Hayal ediniz; Arafat’ta kaç farklı dilden duâ ediliyordur?

Kaç farklı millet vardır. Siyahı, beyazı, sarısı, çekik gözlüsü, kıvırcık saçlısı… Bir Allah’a inanarak, Muhammed Mustafa’yı(sav) rasul bilerek, onun ümmeti olmanın izzet ve şerefini duyarak bir araya geliyor, Arafat meydanını Müzdelife, Mina vadilerini dolduruyor… Birbirlerinin varlığından haberdar oluyor, gözle görüp Kâbe’nin çevresinde, Mescid-i Nebi’de saf bağlayıp yan yana namaz kılıyor. Namaz bitince dostça eller birbirine uzanıp musafahalaşılıyor. Birbirlerinin dillerini bilmeseler de omuzlara dokunan eller çok şeyler söylüyor…

İnşaallah, birbirimizin dilini daha çok bildiğimiz, dertleştiğimiz, birbirimizin şuur artışına vesile olduğumuz, birbirimizi daha yakından tanıdığımız, kardeşlik bağlarıyla birbirimize daha sıkı sarıldığımız günler de gelir. Esasen hac mevsimi bu yönde iyi organize edilse, İslâm ülkelerinin ilim adamlarının birbiriyle buluşması, kaynaşması, dertleşmesi, yardımlaşması, birlikte kararlar alması için zemin hazırlansa, haccın kardeşlik bağlarını güçlendirme yolunda, mü’minlerin bir bedenin azaları gibi olmasında, bünyan-ı mersus haline gelmesinde ne büyük tesiri olurdu… İnşaallah o günleri görürüz.

HACC AYNI ZAMANDA İLKLERİN YAŞANMASINA VESİLEDİR

Hocam, bu güzel temenninize kalben ve yürekten katılıyor ve olması noktasında da dua ediyoruz. Haccın psikolojik ve sosyal sonuçları soracak olursam; bu noktadaki fikriniz nedir acaba?

Bu sorunun kısmen cevabı önceki sözlerimin içinde var. Onlara ek olarak şunu söyleyebilirim:  Biz hacda köyünden, kasabasından hiç çıkmamış, farklı şehirli insanları bile hiç görmemiş, erkek ise askerde görmüş insanlar gördük. Farklı bir dil hiç duymamış, asansöre hiç binmemiş, farklı renkte olan insanlarla hiç karşılaşmamış insanlar gördük. Annesinin kucağında canlı gözlerle çevreyi seyreden simsiyah yavruyu görüp de kucağına alıp da sevmek için anneye kendi dilinde yalvaran, çocuğun başından ayrılamayan; “bunu bana ver, Türkiye’ye götüreyim, ben bakarım,” diyen kadınlar gördük.

Ömründe uçağa ilk defa binen, ilk defa bu kadar kalabalığın içine giren, ilk defa bu kadar insanı bir arada gören insanı ise çok gördük. İlk defa bu kadar farklı insanı bir arada görenler ise herhalde yüzde doksanların üzerindedir. Bu durumun insanlar üzerindeki tesirini düşününüz.

Şunu da düşününüz: Günde beş defa yöneldiğiniz Kâbe’nin yanında, bazen onun gölgesinde namaz kılıyorsunuz. Türkiye’de iken güney tarafa dönerek namaz kılıyordunuz, şimdi bazen güneye, bazen doğuya, batıya veya kuzeye doğru dönerek, ancak hep Kâbe’ye dönerek, onu görerek namaz kılıyorsunuz.

Allah Rasûlü’nün mescidinde, onun yanı başında, onun ümmetinin bir ferdi olarak ve onun öğrettiği şekilde Rabbinize ibadet ediyorsunuz! Bunun insan üzerinde bırakacağı tesiri de düşününüz…

En mukaddes diyarda bulunuyor, İslâm nurunun yayılmaya başladığı, Rasûlullah’ın adım attığı topraklarda dolaşıyorsunuz. İslâm’ın beşinci erkânını yerine getiriyorsunuz. Bunun tesirini düşününüz…

“TÜRKİYE’DE GENÇLERİN HACCA GELMESİ YASAK MI?”

Hocam biraz da özel sormak istiyorum. Yaklaşık 18 yıl mukaddes beldelerde kaldınız. Öncelikle kalma nedeniniz neydi? Bu süre zarfında halen unutamadığınız anılarınızdan bir kaçını bizimle paylaşır mısınız?

Her ilim dalının bir kaynak dili vardır. İslâmî ilimlerin de asıl dili şüphesiz Arabça’dır. Asıl ilim kaynağımız olan Kur’ân bu dille nazil olmuş, Allah Rasûlü (sav) bu dille konuşmuş, bu dille bilgi vermiştir. Asıl kaynak eserler bu dille yazılmıştır.

Yüksek tahsilimizi İstanbul’da tamamladık. Sonra Arab diyarına gidip orada dil kabiliyetimizi geliştirmeyi, eserleri ve ilim ehlini daha yakından bilmeyi, bağ kurmayı istedik. Bu sırada 22 yaşlarındaydım. İlk olarak da hacc edası için vardık. Hacctan sonra Mekke’deki üniversiteye müracaat ettik, imtihanlarına girerek üniversiteye kabul edildik. Bu arzumuz hacca giderken de vardı ve gerçekleştiği için memnunuz. Rabbimiz ilim yolculuğumuza Kâbe’nin gölgesinde devam imkânı sunmuştu, bu imkânı iyi kullanmaya çalıştık. Mastır ve doktoramızı bu mukaddes diyarda Ümmü-l Qurâ üniversitesinde yaptık. Üniversite bünyesinde kaldık. Hem ilim ehliyle, hem dünyadan bu diyara gelen mü’minlerle tanıştık…

Hatıralara gelince sayfalara sığmayacak kadar çok. Tatlısı da çok, acısı da çok, sevinç vereni de çok, gönül burkanı da çok…

Gönlümde derin iz bırakan örnekler sunayım. Üçüncü taşlama günü Hıra Dağı’na çıkmıştım. Tepeye ulaştığımızda güneş batmış, minarelerden ezanlar yükseliyordu. Dağın tepesinden de bir ezan yükseldi. Zannediyorum Endonezyalı bir genç okuyordu. Çok güzel okuyordu. Sonra gündüzün bağrını yakarak ısıttığı sıcak taşlar üzerinde saf bağladık. Safa başladığımızda 15-20 kişi kadardık. Birden beni öne geçirdiler. Namaza durduk. Taşlardan gelen sıcaklığa giderek kendini daha belli eden serin rüzgâr karışmaya başlamıştı. Uzaktan Mescid-i Haram’ın ışıkları görünüyordu. Her rekâtte duygu yoğunluğu daha da artmıştı. Namazı bitirip de geri döndüğümde bu duygular zirveye çıktı. Namaza durmaya uygun olan bütün kayaların üstü insan dolmuştu. Türk, Hind, Yemenli, Pakistanlı, Zenci, Faslı, Tunuslu, Cezayirli, Endonezyalı, Mısırlı, Malezyalı… İslâm buydu, iman kardeşliği buydu. Bu manzara ve omuzuma dokunan eller o gün bana çok şeyler söylemişti.

Zannediyorum orada bulunduğumun 3. yılıydı. O yıl yürüyerek hacca niyet etmiştim. Yaya yolunda Afrika’dan gelen gencecik hacı grubu ilerliyordu. Arafat’a kadar hiç durmadan, yorulmadan, enerji kaybetmeden kendi lehçeleriyle söyledikleri telbiyeler hala kulağımda çınlar…

Türkiye’den ne yazık ki hacca hep yaşlı insanlar geliyordu. Bize de; Türkiye’den hacca gençlerin gelmesi yasak mı? Diye sorarlardı. Bu, üzerinde ayrıca durulması gereken acı bir hakikatti. Ancak dile getireceğim bu değil.

O yıllarda umre ibadeti ise ülkemizde hiç bilinmiyordu ve biz onu anlatırken hakikaten zorluk çekiyorduk. Rabbimize hamd ediyoruz ki öğrenildi. Ara tatilinde okullar umreye gelmeye başladı. İlk gelenlere ne kadar sevinmiştik bilemezsiniz. Kendi imkânlarımızla onları barındırmaya çalışmıştık. Sonra bu sayı hızla arttı. Rakam 6.000 sayısına ulaştı. Kara yolu ucuz olduğu için tamamı kara yoluyla geliyorlardı. 200 civarında Türkiyeli Mekke’nin her yerinde kendini gösterir olmuştu. O gencecik talebelerin Beytullah’ın çevresini doldurması, tavafta gözlerden dökülen yaşlar, Mekke sokaklarında, caddelerde ilerleyişleri İslâm âlemindeki Türkiye’ye yönelik kanaatleri bir anda değiştirdi. Çevremizdeki insanlar hep bu gençleri konuşur, İslâm’ın yeniden gönüllerde filizlenmesi, yeniden izzet ve şeref dolu günlere dönülmesi için duâ edilir oldu. Sanki bütün dünya için ümit rüzgârları daha güçlü eser olmuştu.

Bir sonraki yıl ne oldu, hangi zalim rüzgâr ne taraftan esti bilemiyoruz, zalim bir el uzanarak bu filizi kopardı, kara yolundan umreye gidiş yasaklandı…

İLİM, EDEB VE AMELİN BULUŞTUĞU
İNSANLARDAN OLMAYA GAYRET EDİNİZ


Hocam röportajım burada bitti, son olarak; okurlarımıza iletmek istediğiniz mesajınız varsa, buyurun?

İlim güzeldir. Amel de güzeldir. İlimle amelin buluşması daha güzeldir. İlim, amel, edeb, şuur, duygu buluşması ise çok çok daha güzeldir.

İlimsiz amelin nereye varacağı veya nerede duracağı bilinmez. Yıllar yılı cahilce davranışlardan çok çektiğimiz bir gerçektir. Amelsiz ilim ise haysiyetsizdir. İzzet ve şeref yoksunudur. Cüretlidir, haddini bilmezliktir. Eğer amelsiz ilimde şeref olsaydı, şüphesiz İblis en şerefli varlıklardan biri olurdu.

İlim, edeb ve amelin buluştuğu insanlardan olmaya gayret ediniz, böyle insanlara değer veriniz ve yavrularınızı böyle yetiştirmeye gayret ediniz.

Vakit ayırıp bu güzel bilgileri/fikirleri bizimle paylaştığınız için İnzar Dergisi adına teşekkür ediyoruz.

Ben de teşekkür ederim. Allah’a emanet olunuz. 

Dr. Muhammed Şerafeddin Kalay Kimdir?

Trabzon’un Şalpazarı ilçesi Sayvançatak Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde ve Afyon-Emirdağ’da, İmam Hatip Lisesini Antalya’da okudu. O yıllarda İmam-Hatip Okullarına üniversiteye giriş imkânı verilmediği için dışardan imtihanla Antalya Lisesi’ni bitirdi. Yüksek tahsilini İstanbul’da yaptı. 1973-1977 yılları arasında İstanbul Yüksek İslâm Entitüsünü (bu günkü adıyla İlâhiyat Fakültesini), 1978 yılında ise lise diploması ile girdiği İstanbul Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Ayrıca Umumî Türk Tarihi kürsüsünden sertifika aldı. 1978 yılının yazında yurt dışına çıktı. İlk önce Avrupa tarafına çıkış yaparak Almanya, Belçika ve Hollanda’daki cemiyetlerin kuruluş ve tebliğ faaliyetlerine katıldı. Aynı yıl Almanya üzerinden hacca gitti. Bu yıllarda 22 yaşlarındaydı. Haccın arkasından Mekke-i Mükerreme’de bulunan Ümmü’l-Qurâ Üniversitesi’ne müracaat etti. İmtihanlara girerek Üniversiteye kabul edildi. Marstır ve doktorasını bu üniversitede “İslâm Hukuku” alanında yaptı. “Tabiî Kaynaklar, Ticaret ve Şirketler Hukuku” üzerine çalıştı. Âilece 18 yıl civarında kaldığı Mukaddes Diyâr’dan 1996 yılının yazında Türkiye’ye döndü. İlk önce daha önceden yerleşmiş oldukları Antalya’ya geldi. 1999 yılında, depremin arkasından İstanbul’a göç etti ve halen bu şehirde ikamet ediyor. İstanbul’un ilk yıllarında Hanefî fıkhının kaynak eserlerinden olan “el-Mebsut”un tercüme faaliyetlerine katıldı. İlmî çalışmalarına ders, yazı ve araştırmalarla devam etti. Halen İnsan Vakfında, eğitim danışmanlığı, Avrupa İslâm Üniversitesinde öğretim üyeliği yapmakta, kaleme aldığı kitaplarla, dergi ve gazetelere yazdığı makalelerle, radyo, televizyon konuşmalarıyla, seminer ve konferanslarla hizmetlerini sürdürmektedir.

Röportaj: Saim Yüksek / İnzar Dergisi – Ağustos 2016 (143. Sayı)
 

İnzar Röportaj/Söyleşi

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS