İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
    • 261.SAYI
    • 262.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Doğrularla beraber olun…

2019-09-25
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Bazı günahlar,  kendi sınırları içinde başlar ve biter, istisnai durumlar dışında başka günahlara yol açmaz. Bazı günahlar ise asla kendi başına kalmaz, başka günahlara yol açar, nihayetinde sahibini günah bataklığına götürür, toplumsallaştığında ise toplumu bir bütün olarak batırır. Yalan, bu ikinci kısım günahlardandır; asla sınırları içinde yaşanıp sonlanmaz, mutlaka başka günahlara kapı olur, nihayetinde sahibini “kazib (yalancı)” yapar. Bu günahın yayıldığı toplumlar gelişmez, aksine batmaya mahkûm kalır. Toplumlar, pek çok günaha rağmen maddi kalkınma içinde olabilirler. Ama yalanın yayıldığı bir toplum asla maddi kalkınmasını sürdüremez. Hâlihazırdaki dünya gerçeğine bakıldığında da yalanı kınayan ve kendisinden uzak tutan toplumların kâfir ve günahkâr bile olsalar kalkınabildikleri, buna karşı yalanla arasına mesafe koymayan toplumların Müslüman ve pek çok günahtan uzak bile olsalar geri kaldıkları görülecektir. Bu yönüyle yalan, sadece manevi bir günah değildir, aynı zamanda toplumsal bir suçtur, toplumun geri kalmasına yol açan bir düşmandır. Zira malum olduğu üzere yalan sade bir ifadeyle “doğruluğun karşıtı, bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek, sözün vâkıaya uygun olmaması” diye tanımlanır. Ama, -İftira -Emanete ihanet -Aldatma -Malın kusurunu saklama -Eksik tartma -Haksız eleştiri gibi günahlar da yalanla doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidirler. Bunlar bir araya geldiğinde toplumsal güvenin temeli dinamitlenir, toplumsal bağlar kopar, toplum arasında didişme ve düşmanlık başlar. Nihayetinde toplum, kalkınmasını sağlayacak ittifak enerjisinden yoksun kalır. Bir toplum düşünün ki, -İftira günlük bir vaka hâline gelmiş… -Emanete sadakat ayaklar altına alınmış… -Fırsatını bulan birbirini aldatıyor. -Çürük mallar sağlam diye satılıyor. -Teraziler, sizi yanıltıyor. -Kişi doğru işler de yapsa yanlış yapmış gibi eleştiriliyor. Böyle bir toplumda ittifakın alt yapısını oluşturan muhabbet, dayanışma, kaynaşma olur mu? Böyle bir toplumda aile bağları güçlü kalır mı? Diğer toplumlar, böyle bir toplumla büyük ticari faaliyetler içinde bulunur mu? Böyle eleştirici bir toplumda büyük adamlar, önder şahsiyetler yetişir mi? Yalan bir zaafiyettir, güçsüzler yalana başvurur, denir. Dünyanın geri kalmış toplumlarının dindar olsalar dahi yalana başvurmaları, zayıf olmaları ile ilişkilendirilir. Örneğin, İslam dünyasının ekonomik olarak geri kalmış kesimlerinde yalanın yaygın olması bununla açıklanır. Yalanı güçsüz toplumlar açısından meşrulaştıran bu yaklaşım, ilk anda doğru gibi görünse de hatalıdır, durumu tam zıddıyla izah etmektedir: Toplumlar güçsüz oldukları için yalan söylemezler, yalan söyledikleri için geri kalmışlardır. İslam, yalanı şiddetle reddeder. Bu günahı, İhyâ'u Ulmû'id-Din’de Afati’l-Lisan (lisanın afetleri) arasında anlatan Gazzali, onun İslam’da reddedilişiyle ilgili şu hadis-i şerifleri aktarır: “Ebû Hureyre Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediyor: Üç haslet vardır kimde bulunursa o oruç da tutsa, namaz da kılsa ve ben Müslümanım da dese yine münafıktır:
  1. Konuştuğu zaman yalan söylerse
  2. Söz verdiği zaman sözünü yerine getirmezse
  3. Emîn sayıldığı zaman hainlik yaparsa”
  “Hz. Peygamber yine şöyle buyurmuştur: Dört haslet vardır, kimde bulunursa, o kimse münafıktır ve kimde o dört hasletten biri bulunursa, o kimsede münafıklıktan bir haslet var demektir. Ta ki o hasleti bırakıncaya kadar!
  1. Konuştuğu zaman yalan söylerse
  2. Söz verdiği zaman cayarsa
  3. Ahdettiği zaman hile yaparsa
  4. Başkasıyla cedelleştiği zaman yalan uydurursa”
  Hz. Peygamber buyurmuştur: “En büyük hıyanet, din kardeşine haber verdiğin bir sözde o sana inandığı hâlde senin ona yalan söylemendir.” “Üç sınıf vardır. Kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz ve onlara (rahmetle) bakmaz:
  1. Sadakasıyla minnet eden (başa kakan)
  2. Yalan yemin ile malını satan
  3. Kibir ve gururdan ötürü eteğini yerlerde sürükleyen.”
Gazzâlî’nin Hasan-ı Basrî Hazretlerinden aldığı “Üzerinde münâfıklık binâsının yükselmiş olduğu temel yalancılıktır” sözü ise yalanın başka günahlara esas teşkil etmesini anlatması açsından önemli bir vurguya sahiptir. “Enes (ra), Hz, Peygamber'in şöyle dediğini rivayet eder: 'Bana altı hasletle kefil olunuz, ben de size cennetle kefil olayım. Ashâb-ı kirâm 'O altı haslet nedir?' diye sorunca şöyle dedi:
  1. Sizden birisi konuştuğu zaman yalan söylemesin.
  2. Söz verdiği zaman sözünden dönmesin.
  3. Emin sayıldığı zaman hıyanet etmesin.
  4. Gözünü haram bakıştan korusun.
  5. Tenasül uzvunu zinadan korusun.
  6. Ellerini zulümden uzak tutsun.”
Ancak Hz. Peygamberin ifade buyurdukları bu sakınışlar aynı zamanda dünyevi kalkınmanın etkenleri arasındadır. Zira yalanın ve hıyanetin azaldığı, namusa saygının ayakta olduğu, zulmün bulunmadığı bir toplum kolay ittifak eder. İttifak eden bir toplum yükselir, yol alır. Yüce Allah buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzab, 70-71) Dikkat edin, ayet-i kerimelerde yüce Allah işlerimizin düzelmesini takva ehli olmak ve doğru sözlü olma koşullarına bağlamıştır. Takva, şüphesiz ki haramlardan hakkıyla sakınmayı gerektirir. Buna bir de doğru söz eklendiğinde toplumsal kalkınmanın esaslarından güven inşa olur. Güven inşa olduğunda toplumlar ihya olur. Yine ayet-i kerimeler, takva ve doğruluk vurgusundan sonra Allah ve Rasûlüne itaatin başarı getireceğini vaat etmiştir. Şüphesiz ki ayet-i kerimede “fevz” kelimesiyle ifade edilen başarı salt uhvrevi başarı olarak alınamaz. Allah ve Resûlüne itaat, dünyevi başarıyı da getirir ki bu itaatin başlangıcı “doğrulamak”tır, doğruluktur. Ne var ki doğru sözlü olmak yetmez. Yalan nasıl ki toplumsallaştığında toplumun kanatlarını bataklığa saplatıp toplumu batırıyorsa doğruluğun da toplumun işlerinin düzelmesini sağlaması bireyleri aşıp toplumsallaşmasına bağlıdır. Yalan söylemeyi alışkanlık hâline getiren bir toplumla beraberliği sürdürmek hoşgörü değildir, aksine o toplumun geri kalmasına göz yummaktır. Sıddıklar, sıddıklarla beraber olunca ortaya toplumu kalkındıran bir sıddıklar, sadıklar gücü çıkar ve o güç toplumun lokomotifi olur. Yüce Allah’ın bu husustaki hükmü açıktır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe 119) İman edenlere münafıkların, kaziblerin peşine takılmaları değil, takva sahiplerine, her hâlükârda doğru söyleyenlere bağlanmaları yaraşır. Rasûlüllah dönemindeki kalkınmanın esası budur. O gün sadıklar, sadıklarla bir araya geldiler, böylece ortaya sadıklardan oluşan bir İslam cemaati çıktı ve o İslam cemaati büyük kalkınmayı sağladı. Günümüz Müslümanlarının ise en büyük sorunlarından beri doğru söyleyenlerin, kaziblerin peşine takılması, onların önderliği etrafında bulunmakta sakınca görmeyişleridir. Dikkat edilirse İslam dünyasında nice doğruluk ehli, kaziblere gönüllü reaya olup kalmıştır. Bugün de kalkınmak için doğruyu inşa etmek ve doğru söyleyenlerle birlikte olmak gerekir.  Başka bir ifadeyle kaziblerin peşinde giden tek bir doğruluk ehli kalmayıncaya kadar doğruyu sağlamca inşa etmek gerekir. Bu durumda, yalancıların önderliği çöker, doğruluk ehli güçlenir ve topluma önder olur.            
Dr. Abdulkadir Turan

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS