İnsan, fıtratı gereği değişime açıktır. Zamanın geçmesiyle insan, üretimler gerçekleştirerek yaşamını değiştirir. Ardından üretimlerinden etkilenerek kendisi de değişir. Bu, Sünnetullah’ın gereğidir.
Fakat bu genel gidişat içindeki değişimin yanında insan, başka insanlarca da değişime yönlendirilebilir, zorlanabilir. Bu durumda insan, beşer tarafından planlanmış bir değişime maruz kalır.
Müslüman, insanın değişim gerçeğine duyarsız kalamaz. O, Sünnetullahı anlamaya herkesten daha müstahaktır; değişimi yok sayamaz. Ama Müslüman, değişime teslim de olmaz. Değişime kendi iradesini katar, değişime öncülük eder. O, bu konuda insanlığın önderidir. İnsanlığın değişimini doğru yönde yönetmekle mükelleftir.
Müslümanın vazifesini ihmali neticesinde değişim kendisi dışında yol almışsa ona düşen, değişimin peşine düşmek değil, değişimi kontrol altına alarak doğru bir çizgiye yöneltmektir. Bu yönüyle Müslüman, üretimler açısından değişimin önünde durup değişimsiz bir hayat dayatmaya çalışmaz. Aksine değişimi bizzat sağlar, kontrol eder ve Sıratelmüstakim üzerinde yönlendirir.
Müslümanlar, son üç yüz-dört yüzyılda üretimler bağlamında değişimin öncülüğünü dış güçlere kaptırdılar. O güne kadar değişim ya kendileri tarafından gerçekleştiriliyor ya da nihayetinde onlar tarafından kontrol altına alınıyordu. Sonraki dönemde ise değişimin öncülüğü Avrupa’da oluşan Yahudiler ve Seküler Batılıların oluşturduğu kampa geçti.
“Batı” dediğimiz bu kampın değişimle ilgili en mühim tutumu; değişimi, toplumları insanî yönlerinden koparıp yeni tip bir köle hâline getirmektir. Ona kapılan, özgürlüğe doğru gittiğini düşünürken köle tüccarlarının kapanına giren çocuklar misali tuzağa düşer ve adı konmamış bir köleliğe mahkûm olur.
Özellikle II. Dünya Savaşı’nda Batı’nın tükenme noktasına gelmesiyle Batı, dünyada değişimin kontrolünü kaçırma endişesine kapıldı. Buna karşı çok kapsamlı projeler geliştirdi. Bu projelerle, yeryüzünde adeta manifaktüre (üretilmiş) yapay bir küresel insan tipi türedi. Bu küresel insan tipi üretiminin ana gayesi, Batı’nın yeryüzü tahakkümünün sürdürülmesidir.
İnsanlar yaradılışları gereği kuşak kuşak yaşarlar. Batı, II. Dünya Savaşı sonrasında bu kuşaksal yapıyı sosyolojinin verdiği imkânlarla araştırıp irdeledi, kontrol altına alma yöntemlerine başvurdu. Bunun yanında yapay kuşak üretimlerine yöneldi. Bu çerçevede Batılı araştırmacılar, kuşakları kendi sosyolojileri ve öngördükleri küresel sosyoloji doğrultusunda genel olarak şöyle sınıflandırırlar:
Geleneksel Kuşak:
1925- 1945 arası doğumluların oluşturduğu kuşaktır. “Sessiz Kuşak” veya “Savaş Kuşağı” denir. Bu kuşağın ruh hâli ve tutumlarına ebeveynlerinin savaş yorgunu olması, 1929 ekonomik buhranı ve II. Dünya Savaşı’nın belirlediği düşünülür.
Batı, I. Dünya Savaşı’ndaki kayıplarının etkisiyle büyük bir nüfus kaybına uğradığı için bu kuşağı, son yüzyılın nüfusça en küçük kuşağı olarak kabul eder. Onların işsizlik, kıtlık ve kemer sıkma politikaları ile şekillendikleri düşünülür.
Bebek Patlaması Kuşağı:
Dr. Abdulkadir Turan
- Dünya Savaşı sonrası kuşaktır. II. Dünya Savaşı’nda iç savaş yüzünden yok olma tehdidi yaşayan Batı’nın nüfus artışına yönelmesiyle ortaya çıkmış kuşaktır. “Sandviç Kuşağı” denen bu kuşağın azla yetinme ve sınırsız çalışma azmine sahip olduğu varsayılır. Batı’nın ideolojik vaatlerine kapılmış ve o vaatlerini gerçekleştirmek için sorumluluk yüklenmiş, 67 Kuşağı örneğinde olduğu gibi o ideolojik beklentiler uğruna mücadele etmeyi göze alan, o uğurda kavga etmeyi hatta ölmeyi mukaddes sayan bir kuşak.
Dr. Abdulkadir Turan