İslam medeniyeti; ihsan, infak ve hayır medeniyetidir. Merkezinde insan olan çok boyutlu, canlı ve dinamik bir medeniyettir. İslam; inanç, siyaset, hukuk, ahlâk alanlarında olduğu gibi ekonomi alanında da diğer inanış ve düşüncelerden farklı ve yenidir. İslam’ın prensip ve söylemleri dönemsel olmadığı gibi, pratikte uygulanması mümkün olmayan ütopik şeyler de değildir. İslam, tüm zamanları ve hayatı bütün cepheleriyle kuşatmış bir dünya görüşü/medeniyetidir.
İslam, içinde yaşadığı zamanın ruhundan uzak değildir. O, zamana ruh aşılayan ve ruh katan bir dindir. Muhatap olduğu insanların sorunlarına çözüm bulmak için her daim o sorunlara yönelik sahici ve samimi adımlar atmış, muhataplarının zamanın sorunları karşısında ezilmelerine fırsat vermemiştir.
Hz. Muhammed (s.a.v)’in nübüvvet güneşinin doğduğu VII. yüzyılda o dönemin insanlarının altında ezildiği sorunlardan biri de faiz/riba meselesiydi. Varlığı milattan önceki ilk çağlara kadar uzanan bu faiz uygulamasını ahlak dışı gören filozoflar ve ülkeler olmuşsa da hiçbiri İslam’ın koyduğu çözümü ortaya koymamıştır.
İslam, sermaye sahiplerinin mal varlıklarının emeksiz, üretimsiz ve orantısız bir şekilde çoğalmasına; ihtiyaç sahiplerinin de genel anlamda ekonomik olarak daha da yoksullaşmasına zemin hazırlayan bu ekonomik zulme sessiz kalamazdı. Rabbimiz, paranın tekelleşmesini ve zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet olmasını istemiyordu.[1] Aksine refahın tüm topluma ‘adil’ bir şekilde yayılmasını istiyordu. Bunun için ise uygun bir zaman ve zemine ihtiyaç vardı. Mekke’de aradığı zemini bulamayan Hz. Muhammed (s.a.v) hedeflediği İslam toplumunu Medine’de inşa etme fırsatını buldu. Ama Allah’ın kâinattaki kanunlarından olan “Tedricilik(aşama aşama, kademeli) Kanunu” gereği öncelikle faizi doğuran ve besleyen sebepleri ortadan kaldırmaya ve alternatifini yerine koymaya çalıştı. Şüphesiz ki; Rabbimiz bir şeye “ol” derse o şey hemen olur[2]. Ama bu olma fiili, bizim zihin dünyamızda algıladığımız üzere gerçekleşir. Yani Allah’ın diğer kanunlarıyla uyumlu bir şekilde olma/oluş/oluşma aşamasına girer ve süreç işler.
“Faiz (riba) yiyenler, ahirette ancak şeytan çarpmış gibi kalkarlar.”[3]
“Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve eğer inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın.”[4]
“Ey iman edenler! Faizi kat kat artırılmış olarak yemeyin.”[5]
Art arda inen faiz ayetleri, İslam Toplumunu kademeli olarak ıslah ve inşa ediyordu. Mali bir yasak gibi görünen faiz yasağı, zamanla öyle bir toplum inşa etti ki, o toplumda alacak sahibi olan kişi yanlış anlaşılır diye borçlunun evinin gölgesinde serinlemekten bile hayâ eder noktaya gelmişti. Din binasının temel direği olan namazla beraber anılan Zekât müessesesi aracılığıyla refahın tüm topluma yayılmasına zemin hazırlandı. Yüzyıllardır süregelen ekonomik sınıf duvarları yıkılıyor, nimetlerin topluma dağılımı yeniden şekilleniyordu. Özellikle fakirler, düşkünler, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmışlar için sadaka teşvik edilerek toplumsal ve bireysel destek sağlanıyordu. Bir de direkt Allah tarafından “Karz-ı Hasen (Güzel borç)” diye adlandırılan, farklı sebeplerle paraya ihtiyacı olan Müslümanlar için bir ekonomik yardımlaşma uygulaması topluma tanıtıldı.
“Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir.”[6]
''Kim Allah'a güzel bir borç verecek olursa Allah onun verdiği borcu kat kat arttırır. Borç veren kimseye ahiret gününde onur verici ödüller de vardır.''[7]
Gönül hoşnutluğu ile ve sevabını Allah’tan bekleyerek vermek anlamına gelen karz-ı hasende en temel nokta, hiçbir çıkar beklemeden din kardeşinin sıkıntısını gidermek ve sadece Allah rızası için yapmaktır. Mülkün asıl sahibi olmasına rağmen Rabbimiz kendisini mecazen borç isteyenin konumuna koymuş ve borcu kat kat arttırarak vereceğini taahhüt etmiştir.
Bakara suresi 245. âyet nâzil olur olmaz, gönlü imanla dolu olan Ebü’d-Dahdâh isimli sahabi Peygamber’in yanına giderek, “Yâ Resûlallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca Hz. Peygamber’in elini tuttu ve ‘sevabını sadece Allah’tan bekleyerek içindeki 600 hurma ağacı ile birlikte bahçesini Allah’a borç olarak verdiğini’ bildirdi. Ardından da bahçesine giderek orada bulunan ailesine ‘bahçeyi Allah’a borç olarak verdiğini’ söyledi ve ‘bahçeden çıkmalarını’ istedi. Bu hadise üzerine Hz. Peygamber,“Ebü’d-Dahdâh için cennette nice hurma ağaçları saçak atıyor.” dedi.
Daha ilk dakikalarda mü’min gönüllerde karşılık bulan bu ekonomik yardımlaşma uygulaması, kademeli olarak inen ayetler Müslümanların yürek ve zihin dünyalarında iyice yer edinmeye başlamış oldu.
Rabbimiz “Namazı hakkıyla edâ edin, zekâtı verin ve Allah'a karzı hasen (güzel bir borç) ile borç verin!”[8] ayeti ile karz-ı haseni namaz gibi, zekat gibi ibadetlerle birlikte zikrederek onu ibadet hükmüne çıkarmış ve Müslümanları bu muhteşem eyleme teşvik etmiştir.
Birey ve toplumda karz-ı hasen şuuru yerleşirse asgari olarak şu 6 şey oluşur:
inzar
- Mülkün asıl sahibinin Allah olduğu hatırlanır.
- Emanet ve söz bilinci oluşur.
- İslam’ın hedeflediği güven toplumu inşa edilir.
- Cimrilik putuna darbe vurulup kalpler dünya ve mal sevgisinden arındırılır.
- Kişiyi maddiyatın bağlarından kurtarıp ufkunu ahirete diker.
- İman kardeşlerimizin faiz bataklığına bulaşmasını engeller.
inzar