Bu toplumun, bu halkın idaresi için yasalar ve yönetmelikler hazırlanırken halkın inancı ve kutsalları hiçbir şekilde kale alınmaz, adeta yok sayılır. Bu halkın parasıyla inşa edilmiş ve güya bu halkın hizmeti için var olan kurum ve kuruluşlarda, bu halkın inanç değerlerini yansıtacak hiçbir nişana, hiçbir sembole rastlayamazsınız. Söz gelimi, İslam’ın en temel rüknü olan namazın ikamesi için mevcut kurum ve kuruluşların birçoğunda değil bir mescit, bir namaz tahtası dahi bulabilmek neredeyse imkânsızdır.
Bu halkın vergileriyle iş gören ve bütün çalışanlarının ücreti yine bu halkın emeğinden kesilen eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, kültür, sanat, turizm ve akla gelebilecek diğer bütün kurum ve sektörlerde, bu halkın dini ve inancının şiarı ve temel vecibesi olan tesettür yasaklanacak, halkın inancı ve örfünün esası olan mahremiyet olgusu çiğnenecek. Hizmet ve işleyişte, mahremiyet gözetilmeyecek. Bu memleketin asli unsurları, bu toplumun insanları, çalıştığı kurumlarda (ki bu kurumlarda kendi amcası, teyzesi, komşusu veya köylüsüyle muhatap olacak, onların işini görecek) inancının gerektirdiği şekilde giyinemeyecek, inancının değer verdiği kisveye bürünemeyecek. Örneğin, bayan tesettüre giremeyecek; erkek külahlı, sakallı olamayacak.
Bu memleketin en kenar mahallesine, dinine ve örfüne bağlı en ücra beldesine veya köyüne dahi öğretmen, hemşire diye giyim ve kuşamına dikkat etmeyecek açık saçık bayanlar göndereceksiniz. Bu hususta halkın tercihini, seçimini ise hiç gündeme getirmeyeceksiniz.
Etnik kimliği belli olan bir halka/halkın çocuklarına cebren başka bir kimlik dayatacaksınız. Aslen Kürt, Zaza veya Arap olan bir halkın çocuklarına zorla Türklüğü dayatacaksınız. Onlara bir eğitim ve öğretim süreci boyunca her sabah ibadet edasıyla, “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” dedirteceksiniz. Beyinlerine zorla bunu kazıtmaya çalışacaksınız. Bu yalanı, eğitimin vazgeçilmez düsturu-sloganı haline getireceksiniz.
Bu halkın, bu bölge insanının yıllarca çobanlık yaptığı, koyun ve keçilerini güttüğü, karış karış gezip ter döktüğü dağına, taşına, toprağına aynı şekilde ırkçılık-milliyetçilik kokan ve modası çoktan geçmiş, “Ne mutlu Türküm diyene! Türk öğün çalış güven!...” gibi sloganlar yazacaksınız.
Bu halkın çocuklarını, gençlerini; dinini ve dilini bilmeyen, inancından ve değerlerinden kopuk, örfüne ve kültürüne düşman bireyler haline getireceksiniz.
Bu yaman bir çelişki değil de nedir?
Maalesef içerisinde yaşadığımız toplum, tam bir çelişkiler ve zıtlıklar toplumudur. Toplumsal görüntümüz, büyük zıtlıklar arz etmektedir. Doğudan batıya doğru gidildikçe bu zıtlıklar daha bir belirginleşmektedir. Yaşadığımız şehirlerde ve beldelerde, içtimai hayatın neredeyse her alanında bu zıtlıkları, bu çelişkileri görmekte ve yaşamaktayız.
Bir taraftan İslam’ın şiarları olan kubbeli, minareli görkemli camiler, öte taraftan cami inancıyla çelişen, cami inancının kesinlikle kabul etmediği, dinimizin haram sayıp yasakladığı işletmeler. Misalen; faiz ile özdeşleşmiş, faiz müessesesi haline gelmiş bankalar; İslam’ın açık bir şekilde yasakladığı, bireysel ve toplumsal zararları herkesçe bilinen içki satış yerleri, birahaneler; yine İslam inancının haram kıldığı kumarhaneler, oyun salonları, pavyonlar…vs.
Bir taraftan inancının gereği olarak sıkı sıkıya örtünmüş, edep ve hayâ timsali tesettürlü bayanlar; öte taraftan açıklık-saçıklıkta ölçü tanımayan, İslam’dan ve imandan eser taşımayan, tamamen batı ahlaksızlığı ve hayâsızlığı standartlarında oraya buraya koşuşturan, neredeyse bütün kurum ve kuruluşları istila etmiş, küçük veya büyük işletmelerin ucuz elemanı haline gelmiş bayan taifesi… Bir taraftan inancı ve örfünün gerektirdiği şekilde giyinmiş, burnunu dahi göstermekten hayâ ve içtinap eden bir anne veya nine; hemen yanında ise müstehcen bir tarzda giyinmiş, öz annesi, ninesi veya kayınvalidesiyle taban tabana zıt/muhalif bir kız veya bir gelin…
Son zamanlarda yeni bir proje kapsamında başta başkent Ankara olmak üzere bazı merkezlerde hayata geçirilmeye çalışılan cami ve cem evi kompleksi ise, toplum olarak yaşamakta olduğumuz çelişkilerin devasa boyutlarını göstermesi açısından pek manidardır. Şimdi bu projenin fikir babalarına, mimar ve mühendislerine sormak gerekmez mi: Siz bu uygulamayı batıl bir dinin veya düşüncenin bir yerine koyabilirsiniz, peki bunu İslam’ın neresine koyacaksınız? Cem evi bir ibadethane ise, bu ibadethanenin İslam dini ve tarihindeki yeri nedir? Bu dinin Peygamberi (SAV) bizlere camilerden haber verdi, ama böyle bir müesseseden hiç haber vermedi. Cem evi bir ibadethane değil de başka bir şey ise, İslam inancı ve ibadet şekliyle kesinlikle bağdaşmayan bir müessesenin caminin yanında ne işi olur? Yine bu uygulama, ileride benzer başka uygulamaların da önünü açabilmesi bakımından düşündürücüdür. Cami-Kilise, Cami-Sinagog kompleksi gibi…
Aslına bakılırsa bu toplumun/bu halkın ne televizyonu kendi televizyonu, ne sineması kendi sineması, ne müziği kendi müziği, ne gazeteleri kendi gazeteleri… Bilakis mevcut kitle iletişim araçlarının neredeyse tümü alternatifsiz olarak kendisine dayatılmış ve zamanla kendi kültürü, kendi ihtiyacı, kendi tercihi haline getirilmiştir. Tıpkı bu halkın giyinmek için mağazalardan almak zorunda kaldığı giysiler, marketlerden almak zorunda kaldığı çoğu hormonlu ve sağlığa zararlı ürünler, çocuklarına almak zorunda kaldığı oyuncaklar gibi kendi tabii veya ideal tercihleri değildir. Şu an karşı karşıya bulunduğumuz ve yaşamımızın alternatifsiz ihtiyacı haline gelen birçok şey, çağdaş sömürü mantığı ile yaygınlık gösteren küresel batı kültüründen devşirme ile hayatımıza mal edilmiştir. Toplum olarak karşı karşıya bulunduğumuz bu tablo, laik/seküler ve demokrat dayatmacıların sebebiyet verdiği tablodur. Bir asra yakın bir zamandır bunun mücadelesini vermektedirler. Aslında onların arzuladığı ve görmek istedikleri tablo, İslam’dan ve İslami değerlerden hiçbir eserin olmadığı devlet ve toplum yapısıdır. Ancak Müslüman toplumda bunu tam olarak beceremediklerinden şu an gelinen nokta, zıtlıklar ve çelişkiler toplumudur. Yani bir taraftan laik ve demokratların eseri olan yozlaşmış toplum, diğer taraftan yozlaşmaya karşı direnen ve yer yer mağdur ve gariban duruma düşen inançlı kesim.
Müslüman toplumun bu şekilde kutuplaşmasına, çelişkiler yaşamasına; Müslüman bireylerin ve Müslüman ailelerin ise kendi öz vatanlarında mağdur ve garip bir hale düşmesine sebebiyet verenler! Bunun vebalini elbette ki kaldıramazsınız. Siz; dini değerlerini, önceliklerini ve hassasiyetlerini iyice bildiğiniz bir halkı inanç ve değerlerine tamamen zıt ve aksi bir anlayış ile idare etmeye çalışacaksınız; koca bir halkın asri değerlerini, kadim geleneklerini hiçe sayacaksınız; koca bir nehrin-akarsuyun akış yönünü tam tersine çevirme gayretinde olacaksınız; Müslüman mahallesinde salyangoz satacaksınız sonra da her şeyin güllük gülistanlık olmasını bekleyeceksiniz.
Soruyoruz şimdi sizlere: Siz, kurt ile kuzuyu ne zamana dek bir arada güdeceğinizi sanıyorsunuz? Ateş ile barutu ne zamana kadar bir arada tutacaksınız? İslam ile laikliği, İslam ile demokrasiyi başka bir tabirle laik İslam’ı(!) veya demokratik İslam’ı(!) ne zamana kadar bu halka yutturacaksınız? Maskenizin düştüğünü, sisteminizin iflas ettiğini, hazan mevsimine girdiğinizi görüyorsunuz değil mi? Görüyorsunuz ki bu halk uyanıyor. Yüz yıla yakındır içerisinde yüzdüğü, yüzmek zorunda bırakıldığı çelişkiler girdabından artık kurtulmaya çalışıyor. Görüyorsunuz ki bu halk aslına dönüyor ve inancıyla yeniden kucaklaşıyor. Hal böyle iken artık demode olmuş yalan ve palavraların tedavülden kalkması gerekmiyor mu?
Cihan Bozaba / İnzar Dergisi – Ekim 2013 (109. Sayı)
Cihan Bozaba