Yağmur usul usul dövüyordu çatısını evlerin. Sokaklar belli etmeden bir tufanı haber verir gibiydi. Âmâ öyle bir sel kabarması, bir su taşması değil. Bir zulüm tufanını haber verir gibiydi. Bu gece korku bile sokakları terk etmişti. Suskunluk
Çıldırtan bir suskunluk vardı Kaldırımlarda.
M. Salih Gönül
Yağmur usul usul dövüyordu çatısını evlerin. Sokaklar belli etmeden bir tufanı haber verir gibiydi. Âmâ öyle bir sel kabarması, bir su taşması değil. Bir zulüm tufanını haber verir gibiydi. Bu gece korku bile sokakları terk etmişti. Suskunluk… Çıldırtan bir suskunluk vardı Kaldırımlarda. Bu suskunluk hangi ocağın yıkımı olacaktı? Hangi annenin gözyaşı, hangi çocuğun yetimliği olacaktı? Bu suskunluk kime kefen olacaktı?
Oysa hiç de alışık değildi suskunluğa bu sokaklar. En güzel şarkılara kurşun sesleri eşlik ederdi. Kaldırımlar Siyonist potinleri altında ezilirken; ebabil misali taş savuran sapanlar, direnişe izzet libası biçiyordu.
Birazdan suskunluk yerini kör bir telaşa bırakmıştı. Yaklaşan sesler birbirine karışmıştı. Gecenin sessizliğini yırtarcasına… Kapı sesi, silah sesi, telsiz sesi… Bu gece nasıl bir gece olacaktı? Onlarca aileye karabasan gibi çöken bu zulüm, bu gece kimin kâbusu olacaktı?
Bir çift minik göz pencerenin dibine sinmiş, perde aralığından izliyordu bu kargaşayı. İçinde tuhaf bir korku vardı. Ve bitmez bir beklenti… Her dakika zamana inat kurşuni bir ağırlığa bürünmüştü. Geçmek bilmiyordu sanki. Minik Ali’nin dayanacak gücü kalmamıştı artık. Önünden bendi kaldırılmış bir sel gibi akmıştı annesinin odasına. Soran, sorgulayan gözlerle baktı annesine. Gözü yaşlı, yüreği yaslı anne anlamıştı oğlunu “baban birazdan gelir” diyebildi ve sustu. Sıkı sıkıya sarıldı ana oğul. Yüzlerinde acıdan bir Kudüs belirdi, kederden bir Beyrut. Gözlerinden bir coğrafyanın gafleti döküldü. Bir yenilginin, bir ezikliğin, bir yalnızlığın hüznü döküldü.
Beklemekten yorgun düşen küçük çocuk uyuya kalmıştı annesinin kollarında. Oğlunu yatırmış başucuna oturmuştu. Yorgundu… Ama beden değil yürek yorgunuydu. Bu topraklar çabuk olgunlaştırırdı insanı. Acıyı her zerresiyle öğretirdi. Yetimliği, öksüzlüğü, kardeşsizliği… O daha sekiz yaşındayken öğrenmişti. Ama oğlu öğrensin istemiyordu. Yetim kalsın istemiyordu. Lakin tam bir tevekkülle yöneldi Rabbine. Rahatlık da, sıkıntı da Sendendir. Rahatlığına şükürler olsun Rabbim, sıkıntına da. Ve sıkıntı anlarında sabırlar ver Rabbim, sabırlar ver.
Karabasan gibi bir uykunun kollarında sağa sola kıvranıyordu Küçük Ali. Terden sırılsıklam olmuştu. Korkuyla uyandı. Tuhaf bir ürperti sardı bedenini. Hızla çıktı odasından. Salon kalabalıktı. Dedesi, nenesi, akrabaları, komşuları… Herkes oradaydı. Bir tek annesi yoktu. Yağmur yüklü bir bulut o an oturdu gözlerine. Annesinin odasına koştu. Sabrın haritasını gördü yüzünde annesinin. Hiçbir şey söyleyemedi. Usulca düşüverdi annesinin kucağına. Başını göğsüne yasladı. Ağlayan bir yüreğin sesini duydu. Matemlerin en karasını yürekte ağlayan yüzlerce annenin feryadını dinledi. Rablerine açtıkları şekvaları…
Rabbim! Bizim çektiğimiz sıkıntılara nispet, zevk süren Müslüman kardeşlerimizi bu uykudan uyandır.
Rabbim! Dinini sahipsiz bırakma. Ve bizi yolunda ayaklarını sabit kıldıklarından eyle.
Mehmet Salih Gönül / İnzar Dergisi – Eylül 2012 (96. Sayı)
Oysa hiç de alışık değildi suskunluğa bu sokaklar. En güzel şarkılara kurşun sesleri eşlik ederdi. Kaldırımlar Siyonist potinleri altında ezilirken; ebabil misali taş savuran sapanlar, direnişe izzet libası biçiyordu.
Birazdan suskunluk yerini kör bir telaşa bırakmıştı. Yaklaşan sesler birbirine karışmıştı. Gecenin sessizliğini yırtarcasına… Kapı sesi, silah sesi, telsiz sesi… Bu gece nasıl bir gece olacaktı? Onlarca aileye karabasan gibi çöken bu zulüm, bu gece kimin kâbusu olacaktı?
Bir çift minik göz pencerenin dibine sinmiş, perde aralığından izliyordu bu kargaşayı. İçinde tuhaf bir korku vardı. Ve bitmez bir beklenti… Her dakika zamana inat kurşuni bir ağırlığa bürünmüştü. Geçmek bilmiyordu sanki. Minik Ali’nin dayanacak gücü kalmamıştı artık. Önünden bendi kaldırılmış bir sel gibi akmıştı annesinin odasına. Soran, sorgulayan gözlerle baktı annesine. Gözü yaşlı, yüreği yaslı anne anlamıştı oğlunu “baban birazdan gelir” diyebildi ve sustu. Sıkı sıkıya sarıldı ana oğul. Yüzlerinde acıdan bir Kudüs belirdi, kederden bir Beyrut. Gözlerinden bir coğrafyanın gafleti döküldü. Bir yenilginin, bir ezikliğin, bir yalnızlığın hüznü döküldü.
Beklemekten yorgun düşen küçük çocuk uyuya kalmıştı annesinin kollarında. Oğlunu yatırmış başucuna oturmuştu. Yorgundu… Ama beden değil yürek yorgunuydu. Bu topraklar çabuk olgunlaştırırdı insanı. Acıyı her zerresiyle öğretirdi. Yetimliği, öksüzlüğü, kardeşsizliği… O daha sekiz yaşındayken öğrenmişti. Ama oğlu öğrensin istemiyordu. Yetim kalsın istemiyordu. Lakin tam bir tevekkülle yöneldi Rabbine. Rahatlık da, sıkıntı da Sendendir. Rahatlığına şükürler olsun Rabbim, sıkıntına da. Ve sıkıntı anlarında sabırlar ver Rabbim, sabırlar ver.
Karabasan gibi bir uykunun kollarında sağa sola kıvranıyordu Küçük Ali. Terden sırılsıklam olmuştu. Korkuyla uyandı. Tuhaf bir ürperti sardı bedenini. Hızla çıktı odasından. Salon kalabalıktı. Dedesi, nenesi, akrabaları, komşuları… Herkes oradaydı. Bir tek annesi yoktu. Yağmur yüklü bir bulut o an oturdu gözlerine. Annesinin odasına koştu. Sabrın haritasını gördü yüzünde annesinin. Hiçbir şey söyleyemedi. Usulca düşüverdi annesinin kucağına. Başını göğsüne yasladı. Ağlayan bir yüreğin sesini duydu. Matemlerin en karasını yürekte ağlayan yüzlerce annenin feryadını dinledi. Rablerine açtıkları şekvaları…
Rabbim! Bizim çektiğimiz sıkıntılara nispet, zevk süren Müslüman kardeşlerimizi bu uykudan uyandır.
Rabbim! Dinini sahipsiz bırakma. Ve bizi yolunda ayaklarını sabit kıldıklarından eyle.
Mehmet Salih Gönül / İnzar Dergisi – Eylül 2012 (96. Sayı)
M. Salih Gönül