Şeyh Halid, miladi 1777 (veya 78, 79) yılında doğmuş. Şehrezor çevresinde ilim okumuş, medreselerde Molla Halid olarak tanınmıştır. Hocası Abdülkerim Berzenci vefat ettiğinde onun yerine yedi yıl ders vermiş, İslami ilimlerde yörenin bilinen isimleri arasında yer almıştır.
Şeyh Halid, bir müceddiddir. Bir ihya önderidir. Hicri 12. Asırdan bu yana tasavvufi olsun veya tasavvufa karşı olsun, neredeyse bütün İslami hareketler doğrudan veya dolaylı olarak Şeyh Halid’den ve onun yolundan giden âlimlerden etkilenmişlerdir.
Onu bu kadar etkili biri hayat önderi yapan, kesinlikle ahlaki değerleri hatırlatması değildir. Ya da tek başına, tasavvufla ilmi buluşturması değildir.
Şeyh Halid çağında, özellikle Mekke ve Medine’de yerleşik Berzenci şeyhleri aynı zamanda Mekke ve Medine’ye kadılık yapacak kadar âlimdi.
Şeyh Halid’in;
“(Rabbim) Beni bana engel olmaya çalışan akraba ve vatan bağından kurtardı
Dostlardan ve dünya malından
Annemi düşünmekten, kardeşlerime hasret duymaktan
Amcam ya da dayımı aklıma getirmekten
Büyüklerin ve âlimlerin gitme öğütlerine
Haset edenler ile kınayanların sözlerine kulak vermekten
Kurtardı”
Diyerek toplumumuzun insanı kahreden geleneksel engellerini aşarak Hindistan’a gittiği günlerde Yahudi çağı Amerika’da çoktan başlamış, Kuzey ve Batı Avrupa’da mutlak bir iktidara ulaşmış, Napolyon’un Mısır seferi ve Suriye sahillerinde kurulan misyonerlik kolonileri ile merkezi İslam dünyasını da tehdit etmeye başlamıştı.
Yahudiler ve dostları, masonluk ve uzantıları üzerinden kendilerine bağlananları akıl almaz törenlerle itaate alıştırıyor; aklın tatil edildiği bir itaatle teşkilatlandırıyor, kendileri dışındaki dünyaya ise “Fert olun, özgür olun, sakın birbirinize itaat etmeyin diye sesleniyorlar, insanları özgürlük efsanesiyle aldatıyorlar; “sıkı bir dünya yönetim-gevşek bir dünya toplumu” sihirli formülüyle insanlığı esir alıyorlardı.
Batı, makyavelist bir anlayışla devletin hâkim olduğu coğrafyada bir kazığın yerini boş, bir yaşlı kadının evini dahi denetimsiz bırakmıyor, toplum üzerinde mutlak bir iktidar kuruyor ama Napolyon, Mısır’da hürriyetten söz ediyordu.
Şeyh Halid, sosyal ve fenni ilimlerden haberdar büyük bir âlimdir ve Hindistan’dan Mekke’ye İslam dünyasını bilmektedir. Eğer o, Yahudilerin ve Batı’nın bu “sıkıyönetim-gevşek toplum” oyununu Hindistan Müslümanlarından öğrenmemişse, onun en büyük kerameti bu oyunu fark etmiş olması, “sıkı teşkilatlanmış” bir dünyaya karşı “sıkı teşkilatlanmış bir İslam toplumu” tedbir geliştirmesidir.
Şeyh Halid, devlet teşkilatından uzaktı, belki bundan, belki devletlerden umut kestiğinden gözünü topluma çevirdi ve İslam şeriatının izin verdiği, İslam şeriatında bir ruhsat bulduğu, en sıkı, en ağır denetimli teşkilat yapısını kurdu, İslam dünyasında bugün varlık gösteren neredeyse bütün İslami müteşekkil yapıların temelini attı, tarikat çağından cemaat-cemiyet çağına doğru toplumsal bir devrim yaptı.
Endonezya, Malezya, Sri Lanka, Tataristan, Cezayir, Mısır… İster azınlık, ister hâkim unsur olsun dünya Müslümanları modern çağa karşı direnecek bir yapıya ulaşmakta Şeyh Halid’e çok şey borçlular. İmam Hasan El-Benna veya Üstad Bediüzzaman, Şeyh Şamil, İzzeddin El-Kassam veya Şeyh Abdulkadir-i Cezayiri… Son çağların neredeyse bütün önder şahsiyetlerinin yolu onun dergâhlarından geçti.
Şeyh Halid, “her şeyi ayıplayan” eleştiri hastası, herkesin kendisini bilen sanıp konuşma hakkını kendinde gördüğü, malının ve çocuklarının çokluğuyla övünen, aileyi bir kraliyet gibi gören manen hasta bir toplumu, pek çok sosyal bilimcinin tespitiyle emre hazır askerler haline getirdi.
Şeyh Halid, Hindistan dönüşünde öğretimden çok eğitime öncelik verdi, kendisini topluma yol gösterecek (mürşid olacak) disiplinli bir önder kesimi, nitelikli bir insan sınıfı yetiştirmeye adadı. Programını, ilahi rızayı amaç edinen, ilahi gözetime yakinen inanan, bununla birlikte mürşide güven ve “insanın insan tarafından denetlenmesi” esasına dayanan bir yapı kurma doğrultusunda oluşturdu.
Mürşide güvenin yanında “insanın insan tarafından denetlenmesi” mevcut toplumsal ve idari yapının dışına çıkmak, yeni bir sosyal ve idari yapı kurmak anlamına geliyordu ki bu, günümüzdeki anlamıyla devlet ötesi bir teşkilat oluşturmak, dolayısıyla bir sivil toplum tesis etmek anlamına geliyordu.
Günümüz idari anlayışında bir yerde,
1. İtaat makamı (lider, şef, amir) varsa 2. O itaat makamı atama yapabiliyor ve yapıyorsa 3. Atadıklarını denetleyebiliyorsa 4. Atadıklarına başarıları için ödül, kural ihlalleri için ceza verebiliyorsa 5. Gerekli gördüğünde görev değişikliği yapabiliyor veya tamamen görevden alabiliyorsa
Orada bir teşkilat vardır.
Şeyh Halid’in “arzularına muhalefet, haramlardan sakınmak ve takvaya riayet”le manevi disiplin altına alınmış üst kadrosunun-nitelikli insan sınıfının (mürşid sıfatlı halifelerinin) ilişkilerinde bunların bütünü vardır.
Şeyh Halid, yaklaşık 116 mürşid atamış. Bu mürşidlere “rabıta” üzerinden manevi bir denetim; sohbet ve mektup üzerinden cismani bir denetim sağlamıştır. Onların hizmetleriyle ilgili işlerinin yanında insani işlerine de kesin olarak müdahale etmiştir. Bu, onun kurduğu yapının “ruhani” denen “tersinden seküler” bir yapıya dönüşmesinin önüne geçmiş.
Şeyh Halid, Bağdat’taki halifeler için şu emirnameyi yazmış:
“Sizlere, Sünnet-i Seniye’ye yapışmayı, cahiliye adetlerinden ve çirkin bid’atlardan yüz çevirmenizi, sofilerin şatahatlarına aldanmamanızı, avam tabakasından karışık kişilerden uzaklaşmayı, vezir, emir veya paşalarla sohbeti terk etmenizi, kuvvetli ve sıkı bir şekilde emir ve tavsiye ederim.(12. Mektup)
İstanbul halifelerine yönelik emirnamesi ise daha da sıkıdır:
1. İstanbul’a irşad görevine gidecek kimse, devlet ricali, vezir ve hâkimlerin yanına gidip gelmeyecek, onlarla oturup kalkmayacak…
2. Onlardan kendisi veya tekke için yardım istemeyecek.
3. Hanımı üzerine hanımla evlenmeyecek, nefsi evlenmek istese İstanbul hanımlarıyla evlenmeyecek.
4. Halkın işlerini devlet nezdinde görmeyecek, tevbe parası almayacak.
5. Kadınların tekkeye gidip gelmelerine izin vermeyecek. Genç ve tesettüre uymayan kadınlar tarikata gelirse onlara karşı dikkatli olunacak. Çünkü şeriatın adabına riayet ve tarikatı aliyenin şartlarına yapışmak, şeytanın hile ve tuzaklarına düşmemek için bu şarttır.
6. Hiçbir zaman ve hiçbir işte Mevlana Halid’le irtibatını kesmeyecek, bütün meselelerini ona danışarak halledecek.
7. Dünya ehli ve idareciler gibi dünya malı toplamaya dalmayacak. (Mektubat, Seytac Yay. S. 166)
Şeyh Halid, atama ve cezalandırmada “patroniyal” denen “kayırmacı-duygu bağlı” idare tarzını kesin olarak reddediyor. İdarede liyakatı esas alıyor, kişilerin ilmi düzeylerini ve devletteki konumlarını tarikatın içinde “makam” olarak kullanmalarına asla izin vermiyor.
Basra Kadısı Allame Seyyid Abdulkadir Haydari gibi büyük âlimlerin Hacca gitmelerine bile kendi iznine bağlıyor. Bağdat Müftüsü Seyyid Ubeydullah el Haydari el Mervani’ye uyarılarına rağmen bazı itaatsizliklerinden dolayı Bağdat sokaklarında “su satma” cezası veriyor.
Bütün Kafkasya’da büyük hizmet yürüten Şeyh İsmail Şirvani’yi de (ki oğlu Mehmet Rüstü Paşa Osmanlı sadrazamıdır. (başbakanıdır) “ … Uzakta, daha çok zorluklar içinde bulunan, sohbeti daha eski ve daha fazla olan kimseler bizim işaretimiz olmadan hareket edemezler. (45. Mektup)” deyip yanına çağırmış, şeyhin istişaresiz iş yapma konusunda kesin özrüyle onu affetmiştir.
“Halkla meşgul olmak, mürşidi Hakk’tan ayırmaz; Hakk ile baş başa iken de mürşid, halktan gafil olmaz” diyen Şeyh Halid’in amacı, entelektüel ve aristokrat bir kesimle sınırlı, gizemli bir yapı oluşturmak değildir.
Avamdan müritleri için yazdığı Risale-i Halidiye’sinde sıradan bir müridin uyması gereken kuralları değişik sayfalarda şöyle beyan etmiştir.
1. Amaç, sadece Allah rızası olacaktır. (S. 15)
2. Bir an için bile mürşidinden gafil olmayacaktır. (S. 14)
3. Mürşidin karşısında kaçmış da yakalanmış bir köle gibi duracak
- Emredilmedikçe oturmayacak
- İhtiyaç olmadıkça mürşidle konuşmayacak, mürşidin huzurunda bulunanlarla da konuşmayacak. (s.15)
- Mürşidin karşısında oturmayı uzatmayacak. Mürşidin yanındayken aklı başka yerde olmayacak. (s.18)
- Mürşidle konuşurken izin isteyecek ve konuşurken sesini yükseltmeyecektir. (s.32)
4. Mürşidin karşısına çıkma nedeni, onu imtihan ve ona itiraz olmayacak. (s.17)
5. Sorun durumunda mürşidin mürşidine gitmeyi amaç haline getirmeyecek. (s.19)
6. Mürşidinin yüzüne gülmesini istemeyecek, mürşidinin azarlamasının terbiye amaçlı olduğunu bilecek. (Bundan rahatsız olmayacak.) (s.20)
7. Mürşidinin hata yapabileceğinin farkında olacak. (s.23) hatayı mürşidden yüz çevirmek için bahane yapmayacak. (s.25) mürşidin her hareketini taklid etmeye kalkışmayacak. (s. 27)
8. Bid’at ehlinden, gafillerden, inkârcılardan ve yabancılardan (mensup olmayanlardan) uzak duracak. (s. 29)
9. Yolculuğa çıkmak için mürşidinden izin isteyip yolculuk dönüşünde önce mürşidine uğrayıp sonra evine gitmelidir. (s. 34)
Bu kurallar çok katı bulunabilir. Ancak bedevileşme sürecine giren bir toplumu yeniden düzenlemek için, onun Hz. Resulullah (s.a.v)’ın hayatının Medine günlerinde bulduğu yol buydu.
Not: ayrıntılı bilgi için Doğruhaber Gazetesi’nde yayımlanan “Bize İrademizi Hatırlatan Dört Adam” yazı dizisini okuyabilirsiniz.
Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi - Aralık 2012
Dr. Abdulkadir Turan