İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
    • 261.SAYI
    • 262.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Bir Seher Vakti, Gözyaşıyla Uyanmak…

2013-01-19
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Her şeye rağmen ağlamalıyız; ağlamaya çalışmalıyız… Ağlamazsak, aramayız; aramazsak bulamayız. Ağlamak gafletten uyanmak, yol aramak, hakikati anlamaya doğru esaslı bir adım atmaktır… Ağlamak, her şeyden önce kaybın farkına varmaktır; aramak ve bulmak için yola çıkmaktır…
“Şimdi siz bu söze mi şaşıyorsunuz? (Gaflet ve cehaletle eğlenerek) gülüyorsunuz da (günahlarınız için) ağlamıyorsunuz.” (Necm 59-60)

Enes bin Malik (r.a) şöyle dedi: “Hz. Resulullah (s.a.v) bir benzeri daha önce asla duymadığım fevkalade tesirli bir hitabette bulundu ve şöyle buyurdu: “Cennet ve cehennem gözlerimin önüne serilip bana gösterildi. Hayır ve şer açısından bugün gibisini görmedim. Eğer sizler benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.” Hz. Resulullah (s.a.v)’ın ashabına bundan daha ağır gelen bir gün olmamıştı. Başlarını örterek hıçkıra hıçkıra ağladılar.” (Müslim, Fezail, 134)

Her şeye rağmen ağlamalıyız; ağlamaya çalışmalıyız… Ağlamazsak, aramayız; aramazsak bulamayız. Ağlamak gafletten uyanmak, yol aramak, hakikati anlamaya doğru esaslı bir adım atmaktır… Ağlamak, her şeyden önce kaybın farkına varmaktır; aramak ve bulmak için yola çıkmaktır… Ağlayış, fıtri bir arayış ve çırpınıştır… Ağlamayan aramaz, aramayan da bulamaz… Ağlamak, içten gelen bir ürperiş, bir silkiniş, bir depreniş ve kendine geliştir. Bir uyanış ve fark ediştir. Ağlamak, kalbi dirilişin işareti ve hayatiyetin göstergesidir. Ağlamak, ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla gaflet uykusundan uyanıp akıbeti görmenin ve silkinip kendine gelmenin ifadesi; maverai şuurun da en muşahhas remz-i nişanesidir… dirilişin ta kendisidir!..

Ağlayabiliyorsan, canlı ve dirisin, demektir. Eğer ağlamıyorsan, ölüsün, hatta ölüden de beter. Canlı bir cenazesin! Kaybettiğini fark edemeyen şuursuz ölüler ağlamazlar; zaten isteseler bile ağlayamazlar! Kalbi ölmüş, cisim ve maddenin kesif karanlığına gömülmüş, sokakta yürüyen canlı cenazeler de ağlayamazlar ki!.. Şu üç günlük yalan dünyanın geçici, fani zevklerine ve hayali mevkilerine aldanıp, ölümü ve akıbeti unutan gafiller, ağlasalar bile, sadece dünyalık bir takım maddi kayıpları için ağlarlar; ama asıl kaybın ve akıbetteki acı hüsranın farkına varamazlar. Dünya rüyasına dalmış gafil adam nasıl ağlasın!..

Ağlamak için önce uyanmak, silkinip ayılmak ve kaybın farkına varmak lazım… Ancak canı yanan ve ne kaybettiğini anlayan insanlar ağlarlar; canı yanmayanlar ve uyuyanlar ağlamazlar. Ağlamak, ölülerin işi değildir; kalbi dirilerin işidir. Ağlamak, kalbi dirilişin işaretidir!

Biz bugün ağlamayı bile kaybetmişiz ama ne kaybettiğimizin farkında ve şuurunda değiliz.. Ağlanacak haline gülen deliler gibiyiz. Akıl nimetini kaybetmiş deliler, artık ne kaybettiklerini bilmezler ve etkilenmezler; duygusuz ve şuursuz bir şekilde, yarı ölü vaziyette caddelerde gezerler; ağlanacak şeylere gülerler… İnsanı insan kılan ruh, şuur ve mana’dır. İnsan, şuuruyla ve şuuru kadar insandır! Şuurunu kaybeden, ruhunu da kaybeder ve ortalıkta gayesizce deli gibi gezer… Ne yaptığını ve niçin yaptığını da bilmez; kazancını ve zararını da göremez… Kapıldığı akıntının girdabında şuursuz kütük misali, sürüklenip gider…

Dünya denilen şu fani sürgün diyarında, insana yakışan gülmek değil, içli ve köz gibi yana yana ağlalamak ve aramaktır… Uyanmak, farkına varmak, işi anlamak ve kaybettiği manayı bulmak için, daha fazla geç kalmadan, bir an önce yola çıkmaktır… Ömür kısa, yol uzun, menzile kadar alınacak nice mesafeler vardır… bugün yola çıkamayan, acaba yarın nasıl çıkacaktır!? Hâlbuki her nefesin ardında bir ölüm ihtimali vardır ve ölüm her yerde herkese yakındır… Haddizatında yaşadığımız her an, insana verilmiş bir kazanma, anlama, ağlama ve kurtulma fırsatıdır.

Yarın kabir âleminde ve mahşerde kanlı gözyaşlarıyla ağlayan bedbahtlardan olmamak için, şu anda, bu dünyada çokça ağlamalıyız…

Evet, cehenneme doğru kahkaha atarak giden ve akıbeti bir türlü görmek istemeyen, dünya delisi olmuş canlı cenazelere inad, çokça ağlamalı ve her fırsatta ağlamaya çalışmalıyız… Ağlamaktan değil, ağlayamadığımız için utanmalıyız! Varsın dünya delileri ağladığımız için alay etsinler… Elbette yakında akıbeti onlar da görecekler; bir müddet zamana kadar fani zevklerle avunup eğlensinler… nadide ömür sermayesi an be an elden giderken, dünya delileri gülmeye devam etsinler… Gaflet ve cehaletle yaşayan, hasret ve nedametle ölür. Ancak ağlayan gözler hakikatti görür…

Ağlamak için sebebimiz çok; ama gülmek için hiçbir gerekçemiz yok! “Hasan Basri (r.a), gülen bir kimseye yaklaşıp; ‘Kardeşim, sen sıratı geçtin mi?’ diye sorar. Adam, ‘Hayır!’ deyince; ‘Peki cennete gireceğin garantileşti mi?’ diye sorar. Adam, ‘Hayır!’ deyince; ‘O halde nasıl oluyor da öyle rahatça gülüyorsun! Bilesin ki hesap çok çetindir!” der. Acaba günümüzde gece gündüz demeden, sanki cenneti garantilemiş gibi gülenleri görseydi, ne derdi? Nasıl bir şuur kaybına uğramışız ki, kaybettiğimiz şuurun farkında bile değiliz!..

Hasan-ı Basri (r.a) yine aynı minvalde şöyle der: “Ben, Hz. Resulullah (s.a.v)’ın ashabından yetmiş sahabe gördüm. Eğer siz onları görseydiniz. “Acaba bunlar deli midir?” derdiniz. Eğer onlar da sizin bugünkü halinizi ve yaşam tarzınızı görselerdi, “Acaba bunlar Müslüman mı?” derlerdi. Hz. Ebu Bekir (r.a)’e; “Sen yaşlandın, hala ağlıyorsun!” dediler. O da şöyle mukabele eder; “Ağlamadığım zamanlara ağlıyorum!” İşte akıbeti, kabri, mahşeri, cenneti ve cehennemi görür gibi inanan ve inandığı gibi de yaşayan, hak yolunda hiç kimsenin kınamasından korkmayan ve Allahu Teâlâ’nın rızasını her şeyden üstün tutan ve sadece Ondan korkan Ashab-ı Kiramın (r.anhüm) hali ve bizim pür melalimiz….

Hz. Osman (r.a) bir kabrin yanında durduğunda, sakalları ıslanıncaya kadar ağlardı… Ona, “Sen cenneti ve cehennemi anınca ağlamıyorsun da kabirlerden dolayı niçin ağlıyorsun?” diye sorulduğunda şöyle cevap verir; “Hz. Resulullah (s.a.v)’tan işittim ki; “muhakkak ki kabir, ahiret konaklarının ilkidir. Eğer kişi oradan kurtulursa, ondan sonrakilerden de kolayca kurtulur. Eğer kişi oradan kurtulamazsa, ondan sonrakiler daha şiddetli olur. Kabir kadar dehşetli hiçbir manzara görmedim!” buyurdu.

Ashab-ı Kiramın ve onlara uyanların hayatı hep gözyaşlarıyla doludur. Ağlamak bu ümmetin yoludur. Onlar yarın mahşerde ağlamamak için bu dünyada, gece gündüz her vesileyle sıkça ve çokça ağladılar. Onlar, Resul-i Zişan (s.a.v)’ın; “iki göze cehennem ateşi dokunmaz; Allah korkusuyla ağlayan göz ve Allah yolunda uyanık kalan göz.” Müjdesine mazhar olmak için gülmeyi bıraktılar ve her fırsatta içli gözyaşlarıyla ağladılar; bedenleriyle dünyada olsalar da kalpleriyle ahireti yaşadılar, bir zaman dünyada kaldılar ama asla dünyalık olmadılar. Dünyada bir garip ve geçip giden bir yolcu gibi yaşadılar; vakarla dünyadan ayrıldılar; dünya için değil, daima Allah korkusuyla ağladılar.

Ebu Zerr (r.a)’den rivayetle, Hz. Resulullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdu; “Şüphesiz ki Ben sizin görmediklerinizi görüyor ve biliyorum. Gökyüzünde alnını Allah’a secde için koymuş bir meleğin bulunmadığı dört parmaklık bile boş yer yoktur. Vallahi, eğer benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız. Yataklarda kadınlardan da zevk alamazdınız. Yüksek sesle Allahu Teâlâ’ya yalvararak yollara ve kırlara çıkardınız.” (Tirmizi Zühd 9 İbn-i Mace Zühd 19 R.S 407)

“Korkan kimse geceleyin yola çıkar, gece yol alan kimse de varacağı yere ulaşır. İyi biliniz ki Allahu Teâlâ’nın metaı çok pahalıdır. İyi biliniz ki Allahu Teâlâ’nın metaı (hakiki ve ebedi nimeti) cennettir.” (Ebu Hureyre (r.a)’den rivayetle, Tirmizi, kıyamet, 18)

Biz bugün ağlamaya her zamankinden daha fazla muhtacız; katılaşan kalplerimizi gözyaşlarıyla ıslatıp yumuşatmaya; unuttuğumuz hakikatleri hatırlamaya, kaybettiğimiz ulvi değerlerin farkına varıp yeniden kazanmaya çalışmalı ve gece yarısı herkes uyurken biz yola çıkmalı ve yolda olmalıyız… Yıldızlar geceleyin çıkarlar… Ümmetin yıldızları olan o seçkin sahabeler de hep geceleyin erkenden yola çıkmışlar, geceleri yol almışlar ve selametle menzile varmışlar ve gece yola çıkanların kılavuzu olmuşlardır. Bugün biz de onların vardığı yere ulaşmak istiyorsak, onları izlemek ve onların gittiği yoldan gitmek zorundayız.

Ağlamak bu ümmetin şiarı ve nebevi mirasıdır; şiarına ve mirasına sahip çıkıp korumak ve yaşatmak her Müslüman’ın boyun borcudur. Bu ümmetin öncüleri i’layı kelimetullah için cepheden cepheye koşup ter ve kan dökerken bile geceleri secdelere varıp gözyaşı dökmeyi unutmadılar… Bugün ise bize ağlamayı, gözyaşlarıyla duayı unutturdular. Unutmuşuz ve unutturulmuşuz! Dünya narkozuyla uyuşturulmuşuz; kim olduğumuzu, nerede ve ne halde olduğumuzu bile unutmuşuz… Vakit varken uyanmalı, seherlerde yola çıkmalı ve kaybettiğimiz değerleri aramalıyız…

Her şeye ve herkese rağmen ağlamalı; ağlamaya çalışmalıyız; dost, aşina ve yakınlarımızı da ağlamaya çağırmalıyız. Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi, biz de bugün ağlamadığımız zamanlara ağlamalıyız!

Bugün katılaşan kalplerimiz, ağlamayan gözlerimiz, doymayan tamahkâr nefislerimiz, kabul olmayan niyazlarımız, huşusuz ve duygusuz namazlarımız, bozulan ahlakımız ve takvadan uzak yaşayışımız bize hep aynı alarmı veriyor ve aynı hastalığa işaret ediyor. Hastayız; hastalanmışız ama çaresiz de değiliz… Nerede bir derd varsa derman da oradadır. Hastalığımız kalp katılığı; ilacı da gözyaşıdır. Bir kıvılcım, bir adım… Her yolculuk bir adımla başlar… Bir tek ferd yola çıkar, cemiyete yol açar. Bir tek ferd maya tutar, cemiyeti mayalar…

“Allah’ım! Ağlamayan gözden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, faydası olmayan ilimden ve kabul olmayan duadan Sana sığınırız!” (Tirmizi ve Nesei’den) Nebevi münacatıyla, bir seher vakti gözyaşıyla uyanmak ve yola çıkmak, belki bir gün nasibimiz olur inşaAllah.

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Ocak 2013
 

 


Yusuf Akyüz

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS