Dinî terminoloji şehadet ve gayb âlemleri olmak üzere iki varlık sahasından söz eder. Şehadet âlemi, görünür nesnelerin müşahedesini çeşitli şekillerde konu olan oluş ve bozuluşun meydana geldiği varlık sahası şeklinde telakki edilmektedir.
Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
Siracettin Aslan
Dinî terminoloji şehadet ve gayb âlemleri olmak üzere iki varlık sahasından söz eder. Şehadet âlemi, görünür nesnelerin müşahedesini çeşitli şekillerde konu olan oluş ve bozuluşun meydana geldiği varlık sahası şeklinde telakki edilmektedir. Gayb âlemi ise duyusal tecrübelere konu olmayan, fakat duygusal tarik yoluyla erişilebilen manevî âlem şeklinde sınırları belirlenmektedir.
Varlığa ilişkin bu tasnif, vahyi referans alan dinî tefekkür tarafından sürekli birbiriyle bağlantılı tarzda vurgulanmaktadır. Zira vahiy, insanın şehadet âleminin bilgisini elde etmek üzere araştırma, inceleme ve düşünmeye teşvik ederken gaybı kendisine rehber tayin etmesini istemektedir. Beşeri bilme, şehadet âlemi için mümkün ve lazım iken gayb âleminin bilgisi Allah’ın indindedir. Buna göre varlık, sadece duyusal tecrübelerimizle algıladığımız şehadet âlemindeki görüngüler yekûnu değildir. Şehadet âlemi nicelikler diyarı olup bu nicelikler deneyin konusu ve matematiksel, mantıksal çıkarımlarımızın malzemesi olabilmekte ve bunlardan yasalar çıkarılabilmektedir. Bu yasalar, her ne kadar zaman ve mekânın duygusal bilincine bağlı olarak görecelik arz etse de bilimsel araştırmaların çıktılarını teşkil eder. Burada yasalar fenomenoloji açısından mekânik ve aynı zaman ve mekânda nesnel bir muhtevaya sahiptir. Dolayısıyla olgusal içerikli yasalar genel kaideler gereğince nesneldir. Ancak nesnelliğin sınırları olgusal âlemin belirlenmiş sınırlarıyla ölçülüdür. Duyusal âlemin sınırları, aşkın/gayb/metafizik âlemin sınırının başladığı yerdir. Burada sınır ile kast edilen şey, şehadet ile gayb âlemlerinin ontolojik kesişim noktasıdır. Fakat bu kesişim noktasının zahirde belirlenmesi, şimdiye kadar elde edilen bilgi birikiminin mahiyeti bakımından mümkün değildir. Ve öyle ki bu mümkün olmayacaktır da. Çünkü bu sınır hattın ontolojik olarak belirlenimi bizim bilme sınırlarımızı aşmaktadır. Bu çıkarım, vahye dayanmakla(En’am/59) birlikte nazari aklın/düşünmenin bize sağladığı idrak ve odak ile ilişkilidir. Demek istiyoruz ki olgusal evrenin niceliğinin anlaşılması ve bundan yasalar keşf edilmesi, bilim felsefesiyle ilişkilendirilmiş fizik, astro-kuantum fiziği, astronomi, kimya, biyoloji gibi tabii bilimlerin ilgi alanlarıdır. Bu gibi disiplinlerle evrene ilişkin yapılacak epistemolojik soruşturma, deneysel, tümevarımsal, matematiksel ve mantıksal çıkarım gibi yöntemlerle ilmî zemin bulabilir. Ancak gayb âlemine geçiş için başka araç ve yöntemler geçerlidir ki bu konu duyusal algı yetilerimizin dışındadır. Gayba dair bilgimiz vahiyle, yani “bilgisi her şeyi kuşatan” (Talak/12) ilahi epistemolojiyle sınırlıdır.
Allah için gayb söz konusu değildir, gaybın tek muhatabı insandır. Gayb ve maddi dünyanın bütün bilgileri Allah (Mâʾide/109,116; Sebe/48; الغيو علام) katında bulunduğundan dolayı gayba ilişkin epistemolojik ve ontolojik alan belirlenimleri/sorunsalları insan odaklı yapılabilir. Din, insan yaratılışından bahsederken insanın nereden geldiği ve şuan nerede olduğu ve nereye gideceğine ilişkin bir dizi soruları sıralar. Burada konumuzla ilgili dikkat etmemiz gereken kısım, insan yaratılışının ilk ve çıkış evresinde kozmik bir kudretin varlığıdır. Zira bu kudret, insanı yoktan var ederek onun yaratılışına ilişkin öncelik sıralamasında manevi/gaybi mevziiye işaret eder. Sonra şehadet âlemine bir özne olarak insanın göndermesiyle maddi veçhesinin varlığına, yani şimdiki ana ve bu anı sarmalayan maddi dünyanın fizik yasallarına dikkat çeker (Bakara/164; Ra’d/4; Nahl/12, 67)). Bu iki evreyi ve evreni tasarlayan ve bunlara kanunlar veren Allah, evrenin öznesi olarak nereye gideceğine ilişkin tekrardan gayb âlemine vurgular yapar (A’raf 169). Bu bağlamda insanın gaybden fiziğe ve fizikten gaybe doğru bir hayat ve düşünme serüveninin olduğu şeklinde okunabilir.
Fizik-gayb diyalektiğinde gaybın, olgusal alanın veya olgunun zıttı şeklinde kavramsallaştırmanın doğru olmadığına dikkat çekmek gerekir. Zira olgu ile gaybın birbirinin karşıtı şeklinde ele alınması gayb âleminin gerçekliğine halel getirmektedir. Burada eğer bir karşıtlıktan söz edilecek ise ele alanların yöntemlerinde ve bilme araçlarında aramak gerekir. Örneğin olgusal alanın araştırılmasında duyusal edinimler yoluyla rasyonel ilkeler temel basamak iken bu ilkeler ile gaybın bilgisinin elde edilmesinin güçlülüğü ortadadır. Fakat aynı şekilde rasyonalite ile gayb hakkında akıl yürütmeler sürdürülmeden bunun anlaşılabilirliğinin güçlülüğü de malumu ilamdır. Bizce burada aklın sınırlarını zorlamadan idrak yetilerimizden duyu ve aklın ötesinde duygusal yetimiz vasıtasıyla gayb hakkında sınırlı mütalaalarda bulunulabilir. Burada her bir yetinin işlevi, kaynağı ve sınırları farklı olup anlamlı bilgi birliğini teşkil eden her üç yetinin zihni vetirede bütünleştirilerek bulgularının terkip edilmesidir. Bu terkip, aklın duyusal ve duygusal algı yetilerimizden edinilen bilgi birikimini bir potada/tevhitte adlandırmasıyla ortaya çıkar.
Bilginin birliğine vurgu yapan Iraklı mütefekkir El-Alusi(ö.1854), insanın pür epistemolojik hakikati öğrenmesinin gayb ve şehadet galaksilerinin kesişim noktasını dikkatlere çekerek bu kesişim noktasını/terkibini, “(varlığı) anlama ve ifade etme meş`alelerinin doğuş yeri ve (bütün hakikatleri) kendinde taşıyan bir nüshadır (nüsha-i cami`a)"1 şeklinde tasvir eder. Beşeri bilme, zihin ile obje arasındaki ilişki neticesinde gerçekleşirken gayba dair yönelim, bilme ile değil ancak inanma ile olabilir. Başka bir ifadeyle gayb, akli olmadığından duyusal verilerle bilinemez, ancak anlaşılabilir, akledilebilir. O zaman beşeri bilme ekseninde gaybı bilme, mutlak veçhesiyle Kur’an ve Sünnet anlatımında ancak sınırlı vahyi bildirim ile gerçekleşebilir.
Sonuç yerine; gayb ile ilgili ayetler (Lokman/34-konuyla ilgili başka ayetler de olup vakit sorunundan ötürü şimdilik bu ayetle yetindik-) mutlak ve itibarî olmak üzere iki başlık etrafında toplanabilir. Burada mutlak gayb ile; inanma aktı başta olmak üzere fenomenal âlemin ilkesini teşkil etmesi bakımından metafizik ve ruhu olması bakımından platonik arketipi, varoluş genini kast ediyoruz. Allah’ın ontik mahiyeti, kozmik yıkım(kıyamet) ve bireyin ölüm vakti gibi konular mutlak gaybın meseleleri olup bunların bilgisi, "Gayb`ın anahtarları/hazineleri O`nun yanındadır ancak. Onları Kendisi`nden başkası bilemez!."(En’am/59) ve “Göklerde ve yerde gayb `ı Allah `tan başka kimse bilmez"(Neml/65) ayetlerinde de görüleceği üzere Allah’ın katındadır.
Öte yandan gaybın itibari yönüyle bilinmesi, bazen Allah ile derinleşenlerce (evliyalar, salihler) mümkündür. Yalnız bu kimseler, kullukta, muamelatta önemli mevziler ve mesafeler almışlardır. Zira kul ile Allah arasında sağlıklı rabıtaların sağlanmasıyla Allah, kulun gözü, kulağı, ayağı şeklinde sembolik vecizlerde bulunabilir. Ancak bunun anlaşılmasının beşeri bilme metotları açısından mümkün olmadığını yukarıda belirtmiştik. Hatta bu iletişimden erişilen mevkide elde ettiği bilginin(ilmî ledünni) kamusal alanda paylaşılması ve bunun nesnel boyut alması, erişimin tabiatı itibariyle itibaridir, görecelidir, özneldir, umum için bağlayıcı değildir. Burada rabıtaya ilişkin belki ilhama değinmekten fayda var. İlham ve keşf, iman, amel ve ibadet konusunda derinleşen evliya veya salih kulların gaybî bilginin sadece küçük bir şuasının kalpte parıldaması şeklinde ele alınabilir. İmam Rabbânî ve Şârânî’nin dediği gibi “ilham ahkâmda mesnet olmaz”, bu durum bütünüyle özneldir. Ancak ve ancak “gizlilik”, “görünmezlik” ve “bilinmezliğe (agnostik anlamda değil)” delalet eden gaybî bilginin nesnelliği, vahyin esaslarına aykırı olmamak sûretiyle peygamberlerce mümkün olabilir. Bu cihetle bizlerin gayb hakkındaki bilgisi “doğru haberin” veri birikimiyle sınırlıdır.
Makaleyi, gaybî bilginin tikel düzeyde de olsa bilinebilirliğini tasvir etmek için bir analoji ile sonlandırmak istiyoruz. Bilim insanları gözlerin görmediği gök cisimleri, bakteri ve atom altı parçacıklar/kuarklar gibi çok küçücük ya da çok uzak şeyleri algılamak için teleskop ve mikroskop gibi aletler icat etmiş; kulağın işitmediği ve işittiremediği sesleri algılamak için uzay istasyonları kurmuş ise sınırlı düzeyde ve itibarî gaybın bilgisine erişmek için iman, amel ve ibadet birleşiminde bir nefis tezkiyesi ile ilmî ledünniye sahip olabilir. Ayrıca bu analojiden şu sonuç da çıkarılabilir ki gayb âlemi, duyusal tecrübenin tesciliyle ilgili olmayıp kendi başına müstakil ontolojik bir hakikattir.
Varlığa ilişkin bu tasnif, vahyi referans alan dinî tefekkür tarafından sürekli birbiriyle bağlantılı tarzda vurgulanmaktadır. Zira vahiy, insanın şehadet âleminin bilgisini elde etmek üzere araştırma, inceleme ve düşünmeye teşvik ederken gaybı kendisine rehber tayin etmesini istemektedir. Beşeri bilme, şehadet âlemi için mümkün ve lazım iken gayb âleminin bilgisi Allah’ın indindedir. Buna göre varlık, sadece duyusal tecrübelerimizle algıladığımız şehadet âlemindeki görüngüler yekûnu değildir. Şehadet âlemi nicelikler diyarı olup bu nicelikler deneyin konusu ve matematiksel, mantıksal çıkarımlarımızın malzemesi olabilmekte ve bunlardan yasalar çıkarılabilmektedir. Bu yasalar, her ne kadar zaman ve mekânın duygusal bilincine bağlı olarak görecelik arz etse de bilimsel araştırmaların çıktılarını teşkil eder. Burada yasalar fenomenoloji açısından mekânik ve aynı zaman ve mekânda nesnel bir muhtevaya sahiptir. Dolayısıyla olgusal içerikli yasalar genel kaideler gereğince nesneldir. Ancak nesnelliğin sınırları olgusal âlemin belirlenmiş sınırlarıyla ölçülüdür. Duyusal âlemin sınırları, aşkın/gayb/metafizik âlemin sınırının başladığı yerdir. Burada sınır ile kast edilen şey, şehadet ile gayb âlemlerinin ontolojik kesişim noktasıdır. Fakat bu kesişim noktasının zahirde belirlenmesi, şimdiye kadar elde edilen bilgi birikiminin mahiyeti bakımından mümkün değildir. Ve öyle ki bu mümkün olmayacaktır da. Çünkü bu sınır hattın ontolojik olarak belirlenimi bizim bilme sınırlarımızı aşmaktadır. Bu çıkarım, vahye dayanmakla(En’am/59) birlikte nazari aklın/düşünmenin bize sağladığı idrak ve odak ile ilişkilidir. Demek istiyoruz ki olgusal evrenin niceliğinin anlaşılması ve bundan yasalar keşf edilmesi, bilim felsefesiyle ilişkilendirilmiş fizik, astro-kuantum fiziği, astronomi, kimya, biyoloji gibi tabii bilimlerin ilgi alanlarıdır. Bu gibi disiplinlerle evrene ilişkin yapılacak epistemolojik soruşturma, deneysel, tümevarımsal, matematiksel ve mantıksal çıkarım gibi yöntemlerle ilmî zemin bulabilir. Ancak gayb âlemine geçiş için başka araç ve yöntemler geçerlidir ki bu konu duyusal algı yetilerimizin dışındadır. Gayba dair bilgimiz vahiyle, yani “bilgisi her şeyi kuşatan” (Talak/12) ilahi epistemolojiyle sınırlıdır.
Allah için gayb söz konusu değildir, gaybın tek muhatabı insandır. Gayb ve maddi dünyanın bütün bilgileri Allah (Mâʾide/109,116; Sebe/48; الغيو علام) katında bulunduğundan dolayı gayba ilişkin epistemolojik ve ontolojik alan belirlenimleri/sorunsalları insan odaklı yapılabilir. Din, insan yaratılışından bahsederken insanın nereden geldiği ve şuan nerede olduğu ve nereye gideceğine ilişkin bir dizi soruları sıralar. Burada konumuzla ilgili dikkat etmemiz gereken kısım, insan yaratılışının ilk ve çıkış evresinde kozmik bir kudretin varlığıdır. Zira bu kudret, insanı yoktan var ederek onun yaratılışına ilişkin öncelik sıralamasında manevi/gaybi mevziiye işaret eder. Sonra şehadet âlemine bir özne olarak insanın göndermesiyle maddi veçhesinin varlığına, yani şimdiki ana ve bu anı sarmalayan maddi dünyanın fizik yasallarına dikkat çeker (Bakara/164; Ra’d/4; Nahl/12, 67)). Bu iki evreyi ve evreni tasarlayan ve bunlara kanunlar veren Allah, evrenin öznesi olarak nereye gideceğine ilişkin tekrardan gayb âlemine vurgular yapar (A’raf 169). Bu bağlamda insanın gaybden fiziğe ve fizikten gaybe doğru bir hayat ve düşünme serüveninin olduğu şeklinde okunabilir.
Fizik-gayb diyalektiğinde gaybın, olgusal alanın veya olgunun zıttı şeklinde kavramsallaştırmanın doğru olmadığına dikkat çekmek gerekir. Zira olgu ile gaybın birbirinin karşıtı şeklinde ele alınması gayb âleminin gerçekliğine halel getirmektedir. Burada eğer bir karşıtlıktan söz edilecek ise ele alanların yöntemlerinde ve bilme araçlarında aramak gerekir. Örneğin olgusal alanın araştırılmasında duyusal edinimler yoluyla rasyonel ilkeler temel basamak iken bu ilkeler ile gaybın bilgisinin elde edilmesinin güçlülüğü ortadadır. Fakat aynı şekilde rasyonalite ile gayb hakkında akıl yürütmeler sürdürülmeden bunun anlaşılabilirliğinin güçlülüğü de malumu ilamdır. Bizce burada aklın sınırlarını zorlamadan idrak yetilerimizden duyu ve aklın ötesinde duygusal yetimiz vasıtasıyla gayb hakkında sınırlı mütalaalarda bulunulabilir. Burada her bir yetinin işlevi, kaynağı ve sınırları farklı olup anlamlı bilgi birliğini teşkil eden her üç yetinin zihni vetirede bütünleştirilerek bulgularının terkip edilmesidir. Bu terkip, aklın duyusal ve duygusal algı yetilerimizden edinilen bilgi birikimini bir potada/tevhitte adlandırmasıyla ortaya çıkar.
Bilginin birliğine vurgu yapan Iraklı mütefekkir El-Alusi(ö.1854), insanın pür epistemolojik hakikati öğrenmesinin gayb ve şehadet galaksilerinin kesişim noktasını dikkatlere çekerek bu kesişim noktasını/terkibini, “(varlığı) anlama ve ifade etme meş`alelerinin doğuş yeri ve (bütün hakikatleri) kendinde taşıyan bir nüshadır (nüsha-i cami`a)"1 şeklinde tasvir eder. Beşeri bilme, zihin ile obje arasındaki ilişki neticesinde gerçekleşirken gayba dair yönelim, bilme ile değil ancak inanma ile olabilir. Başka bir ifadeyle gayb, akli olmadığından duyusal verilerle bilinemez, ancak anlaşılabilir, akledilebilir. O zaman beşeri bilme ekseninde gaybı bilme, mutlak veçhesiyle Kur’an ve Sünnet anlatımında ancak sınırlı vahyi bildirim ile gerçekleşebilir.
Sonuç yerine; gayb ile ilgili ayetler (Lokman/34-konuyla ilgili başka ayetler de olup vakit sorunundan ötürü şimdilik bu ayetle yetindik-) mutlak ve itibarî olmak üzere iki başlık etrafında toplanabilir. Burada mutlak gayb ile; inanma aktı başta olmak üzere fenomenal âlemin ilkesini teşkil etmesi bakımından metafizik ve ruhu olması bakımından platonik arketipi, varoluş genini kast ediyoruz. Allah’ın ontik mahiyeti, kozmik yıkım(kıyamet) ve bireyin ölüm vakti gibi konular mutlak gaybın meseleleri olup bunların bilgisi, "Gayb`ın anahtarları/hazineleri O`nun yanındadır ancak. Onları Kendisi`nden başkası bilemez!."(En’am/59) ve “Göklerde ve yerde gayb `ı Allah `tan başka kimse bilmez"(Neml/65) ayetlerinde de görüleceği üzere Allah’ın katındadır.
Öte yandan gaybın itibari yönüyle bilinmesi, bazen Allah ile derinleşenlerce (evliyalar, salihler) mümkündür. Yalnız bu kimseler, kullukta, muamelatta önemli mevziler ve mesafeler almışlardır. Zira kul ile Allah arasında sağlıklı rabıtaların sağlanmasıyla Allah, kulun gözü, kulağı, ayağı şeklinde sembolik vecizlerde bulunabilir. Ancak bunun anlaşılmasının beşeri bilme metotları açısından mümkün olmadığını yukarıda belirtmiştik. Hatta bu iletişimden erişilen mevkide elde ettiği bilginin(ilmî ledünni) kamusal alanda paylaşılması ve bunun nesnel boyut alması, erişimin tabiatı itibariyle itibaridir, görecelidir, özneldir, umum için bağlayıcı değildir. Burada rabıtaya ilişkin belki ilhama değinmekten fayda var. İlham ve keşf, iman, amel ve ibadet konusunda derinleşen evliya veya salih kulların gaybî bilginin sadece küçük bir şuasının kalpte parıldaması şeklinde ele alınabilir. İmam Rabbânî ve Şârânî’nin dediği gibi “ilham ahkâmda mesnet olmaz”, bu durum bütünüyle özneldir. Ancak ve ancak “gizlilik”, “görünmezlik” ve “bilinmezliğe (agnostik anlamda değil)” delalet eden gaybî bilginin nesnelliği, vahyin esaslarına aykırı olmamak sûretiyle peygamberlerce mümkün olabilir. Bu cihetle bizlerin gayb hakkındaki bilgisi “doğru haberin” veri birikimiyle sınırlıdır.
Makaleyi, gaybî bilginin tikel düzeyde de olsa bilinebilirliğini tasvir etmek için bir analoji ile sonlandırmak istiyoruz. Bilim insanları gözlerin görmediği gök cisimleri, bakteri ve atom altı parçacıklar/kuarklar gibi çok küçücük ya da çok uzak şeyleri algılamak için teleskop ve mikroskop gibi aletler icat etmiş; kulağın işitmediği ve işittiremediği sesleri algılamak için uzay istasyonları kurmuş ise sınırlı düzeyde ve itibarî gaybın bilgisine erişmek için iman, amel ve ibadet birleşiminde bir nefis tezkiyesi ile ilmî ledünniye sahip olabilir. Ayrıca bu analojiden şu sonuç da çıkarılabilir ki gayb âlemi, duyusal tecrübenin tesciliyle ilgili olmayıp kendi başına müstakil ontolojik bir hakikattir.
(1) Sadık Kılıç, Kur’an’da Gayb Âlemi, İslam Düşüncesinde Gayb Problemi I içinden (39-53), ed. Bedrettin Çetiner, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2003:53.
Siracettin Aslan / İnzar Dergisi – Kasım 2016 (146. Sayı)
Siracettin Aslan