İnsanın dünya üstündeki yaşam serüveni veya başka bir ifadeyle hayat yolculuğu, beşikten mezara kadardır. Haliyle imtihanlar da beşikten mezara kadar devam edecektir.
Bir yandan imtihanlar devam ederken, bir yandan da insan, kulluk vazifesini samimiyet ve gayretle yerine getirmekle mükelleftir.
Yani varacağı menzile varmak için daima sırtındaki bu mukaddes yükle koşmak zorundadır. Üstelik bu koşu düz bir koşu değil, imtihanlar nedeniyle engelli ve çokça meşakkatli bir koşudur.
Bu yolda insan, zaman zaman koşmaya takat getiremez, kimi zaman yürür, kimi zaman topallar, sendeler ve hatta sürünür. Fakat daima hareket halindedir. Zaman akıp giderken, insan da beşikten mezara doğru durmadan ilerlemektedir.
Bu hareket hali bazen bereket üzeredir, bazen de hasaret. Zira hareket merkezine aldığı ilkeler etrafında döner insan ve o minvalde oluşur hareket rotası. Hareket merkezine alıp öncelediği kıymetlileri için çalışır, çabalar, gayret eder..
Elbette Allah’a ve ahiret gününe iman eden her sorumluluk sahibi insandan beklenen, yaşam serüveni boyunca son nefese kadar, hareket sahasının merkezine en kıymetlileri olan kutsallarını almasıdır. Buna mukabil ne hazindir ki, yaşam serüveni boyunca, hayatının merkezine en kıymetlilerim kontenjanından, kutsadığı fanilerini alan, fani kutsanmışlarını baki kutsallarıyla yarıştıran insanlar, daima en büyük çoğunluğu oluşturmaktadır.
Muhakkak ki, her insanın içinde nihai varış gününe kadar, daima bir yarış vardır: Baki kutsallar ve fani kutsananlar arasında...
Elbette bu yarış sadece içinde neşvünema bulan bir yarış da değildir. Önce içinde, sonra yakın çevresinde ve nihayetinde sosyal hayatında fiiliyata geçen, neticede sebep ve sonuçlarıyla bütün bir alemi etkileyen bir yarıştır bu..
İnsan, baki kutsallarının ve fani kutsanmışlarının, ehem ile mühimin yerlerini değiştirmeye görsün.. O vakit hem insana ve hem de aleme ait tüm dengeler alt üst olacaktır.
Tıpkı günümüz dünyasında olduğu gibi...
Kutlu Nebi davetinin muhatabı ve davasına sahip çıkmaya talip olan insanları, bu konuda gelişigüzel bırakmamış, onları terbiye ve ihya ederken, iman ile birlikte bu konuda da bir bilinç inşa etmiştir.
Bu bağlamda ikinci Akabe Biatı’ndan örnek vermek yerinde olacaktır...
Câbir (r.a.) der ki:
“Hz. Peygamber'in ( ﷺ ) kendisini ve Müslümanları himâye edecek bir kabîle arayıp da kimsenin O’na kucak açmadığı günlerde, Allâh Teâlâ bizi Yesrib (Medîne)’den O’na gönderdi de, biz îmân ettik ve kendisini himâye ettik. Bizden biri gidip Allâh Resûlü’ne îmân ederdi, Efendimiz de kendisine Kur’ân okurdu. Evine döndüğü zaman bütün ev halkı ona uyarak Müslüman olurlardı. Ensâr evlerinden, içinde İslâm’ın açıklanmadığı bir ev kalmadı. Sonra da bir araya gelerek konuştuk ve:
«−Resûlullâh’ı daha ne zamâna kadar Mekke dağlarında ezâ ve cefâ içinde bırakacağız?!» dedik.
Bunun üzerine hac mevsiminde bey’at etmek üzere O’nun yanına vardık.” (Ahmed, III, 322; Hâkim, II, 681-682)
Kaynaklarına göre, bu aziz ve samimi insanlar, Peygamber Efendimiz’le ( ﷺ ) teşrik günlerinde Akabe mevkiinde buluşmak üzere sözleştiler. Allâh Resûlü Medînelilere:
“−Uyuyanı uyandırmayın, zamânında buluşma yerine gelmeyeni de beklemeyin!” buyurdu.
Gecenin üçte biri geçince Efendimiz ile kararlaştırdıkları gibi Akabe mevkiine giderek O’nu beklemeye başladılar. Hz. Peygamber amcası Abbâs ile birlikte geldi. Amcası, henüz Müslüman olmasa da Ebû Tâlib’den sonra yeğeninin himâyesini üzerine almıştı. Medinelilerin, Allâh Rasûlü’nü kendi beldelerine dâveti üzerine amcası Abbas, onlara şöyle dedi:
“–Ey Medineliler! Bizler O’nu düşmanlardan koruduk. Yine de koruyacağız. O’nun aramızdaki mevkii yüksektir. Fakat siz sevgi ve saygınızdan dolayı daha emniyette olması için Medine’ye dâvet ediyorsunuz. O da bu arzudadır. Ancak O’nu düşmanlardan koruyabilecekseniz memleketinize götürünüz. Ben sizden O’nu yardımsız bırakmayacağınıza, aldatmayacağınıza dâir, kat’î bir söz almak istiyorum. Çünkü komşularınız olan Yahudiler yeğenime düşmandırlar. Onların tuzak kurmayacaklarından emin değilim. Arap kabîlelerinin de düşmanlıklarına göğüs gerebilecek kadar savaş gücüne mâlikseniz bu işe teşebbüs ediniz. Aranızda iyice görüşünüz ki sonra bu hususta ihtilâfa düşmeyesiniz! Şayet yanınıza vardıktan sonra korkup O’na yardım edemeyecek, kendisini muhaliflerinin eline bırakacaksanız, kendinize güveniniz yoksa, şimdiden bu dâvetten vazgeçiniz! Aranızda konuşmak isteyen varsa buyursun konuşsun, fakat konuşmasını fazla uzatmasın. Zira her tarafta müşriklerin gözcü ve casusları vardır! Buradan dağıldığınız zaman da, bu meseleyi gizli tutunuz!”
Es’ad bin Zürâre (r.a.) ayağa kalkarak, Peygamber Efendimiz’in amcası Abbâs’ın dile getirdiği endişelere cevap mâhiyetinde şöyle bir konuşma yaptı:
“−Yâ Resûlallâh! Sen bizi öteden beri inandığımız dinimizi bırakmaya ve kendi dinine tâbî olmaya dâvet ettin. Bu çok zor ve ağır bir şey olduğu hâlde, biz Sen’in bu teklifini kabul ettik. Sen bizi, yakın uzak bütün müşrik akraba ve komşularla alâkalarımızı kesmeye dâvet ettin! Bu da çok zor ve ağır bir şey olduğu hâlde biz Sen’in bu teklifini de kabul ettik! Bizler, kendisini, değil sâdece kavmi, amcalarının bile öldürmek istedikleri bir zatın himâyesini üstlendiğimizin farkındayız. Buna rağmen, biz Sen’in bu husustaki teklifini de kabûl ettik.
Ey Allâh’ın Resûlü! Biz kendimizi, oğullarımızı ve kadınlarımızı müdâfaa ettiğimiz gibi Sen’i de muhâfaza edeceğiz. Eğer biz bu ahdimizi bozarsak, Allâh’ın ahdini bozmuş bedbaht kimseler olalım! Yâ Resûlallâh! Bu, Sana karşı bizim sadâkat yeminimizdir! Yardımına sığınılacak olan ancak Allâh Teâlâ’dır!”
Esat’tan sonra Abdullâh bin Revâha (r.a.) ayağa kalkarak, Resûlullâh’a:
“–Yâ Resûlallâh! Rabbin ve kendin için bize istediğin şartı koşabilirsin.” Dedi.
Efendimiz şöyle buyurdu:
“–Rabbim için şartım, O’na ibâdet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımdaki şartım ise, canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumanızdır.”
Medine’den gelen mübarek ve aziz sahabe topluluğu sordular:
“–Böyle yaparsak karşılığında bize ne vardır?”
Hz. Peygamber cevaben:
“–Cennet vardır!” buyurunca, oradakiler:
“–Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” dediler. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)
Görüldüğü üzere, her ne kadar Hz. Abbas (r.a)’nın bir kan bağı olsa da, diğer sahabelerin Kutlu Nebi ile bağları iman bağıdır. Bu kutsal bağ ve bu bağla hayat bulan değerler sebebiyle, en kıymetlilerini korur gibi kutsallarını korumaya talip oluyorlar. Rızayı İlahi hatırına ve Cennet karşılığında söz veriyorlar.
Hiçbir karşılık beklemeden!
Bugün, iman ehli can ve cananını koruma, kollama derdiyle çırpınırken, candan aziz, canandan kıymetli kutsalların durumu ortadadır!
Kutsalları müdafaa etmekten soyutlanan, bu ulvi vazifeyi hep bir başkasına izafe eden, ailesinin, kendisinin maişet(!) ve istekleri(!) için gece gündüz son hız çalışıp çırpınan insanların, buna mukabil kutsallar ayaklar altına alınıp çiğnenirken parmaklarını dahi oynatmaktan imtina etmelerinden, baki olan kutsallarının yerine fani olan kutsanmışlarını koydukları aşikârdır...
Oysa kutsallarını canları ve malları gibi koruyanlara Rızayı İlahi ve Cennet vardır. Biiznillah iki cihanın izzeti ve selameti vardır.
Peki kutsallarının hürmetini bilmeyip, muhafaza ve müdafaa etmeyene ne vardır!?
Elbette zillet, hasaret ve Ruz-î Mahşerde bitimsiz bir mahcubiyet..
Başımızı iki elimizin arasına alıp, baki kutsallarımızla, fani kutsanmışlarımızı koyduğumuz yerler konusunda, muhasebe ve muhakeme etme zamanımız, geldi de geçiyor...
Rabbimiz bu muhasebe ve muhakemeyi, kâmil bir murakâbe bilinciyle yapanlardan kılsın bizleri!
inzar
inzar