İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
    • 261.SAYI
    • 262.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Ayağımıza vurulan iki pranga: Yoksulluk ve cehalet

2019-12-27
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Müslümanlar, bir zamanlar zengin hem de dünyanın en zenginleriydiler. Öyle zenginlerdi ki… Abbasî Halifesi Harun Reşîd, Alman Kralı Şarlman’a Ortodoks Bizans’a karşı hediyeler göndermişti. O hediyeler, Müslümanlar için tarih kayıtlarına geçmeyecek kadar kıymetsizdi. Avrupa’da ise yüzyıllarca konuşuldu. Fransız İmparatoru Napolyon, İslam dünyasını tehdit ettiği gibi Avrupa’yı da tehdit ediyordu. İngiliz Komutan Lord Nelson, onu yenince Avrupa gibi, İslam dünyası da nefes almıştı. Bunun üzerine Padişah III. Selim, ona bazı madalyalarla işlemeli bir sorguç göndermişti. Nelson’un onurla başlığına tıktığı, aslında Osmanlı şartlarında mütevazı sorguç üzerine tek başına bir kitap bile yazıldı. Ne var ki Müslümanların ekonomisi yüzyıllar boyunca tabiata bağımlı kaldı. Dünyaya nam salmış ticaretleri, aslında yük hayvanları ile basit gemiciliğe dayanıyordu. Tarımları ise yağış bol olduğunda verimli olur, yağış birkaç yıl üst üste kesildiğinde ise tükenir; Müslümanlar açlıkla yüz yüze kalırlardı. Tabiata bağımlılık o kadar çok derindi ki yağışın aksi durumu da aynı sonucu doğururdu. Örneğin, Mısır için Nil’in aşırı yağışlardan dolayı taşması demek, açlığa maruz kalmak demekti. Müslümanlar, tabiatı ve tabiattan elde edilenleri beşeri güçle işleme üzerine bir ekonomik sisteme sahiptiler. Vakanın beşeri güç yanının tarım ve maden kısmı, büyük ölçüde köle ve memlûklara; tabiattan elde edilenlerin işletilmesi ise gayri müslimlere dayanıyordu. Tarla ve madenlerde köleler çalışırdı, gayri Müslimler de demircilik yaparlar, marangozhane işletirler; tersanede gemi yaparlardı… Müslümanlar, önceleri emir, asker, âlim ve tüccar idiler… Sonra, düşmanları güçlenip asker olmak daha büyük bir zorunluluk hâline gelince ilim geri kaldı; ticaret ise gayri Müslimlerin eline düştü. Neden çok askere ihtiyaç doğmuştu? Zira Müslümanların düşmanları, buharlı araçları keşfetmişler; önce denizlerde, sonra karalarda ticaretlerini tabiata bağımlılıktan kurtarmışlardı. Dünün yoksul düşmanı, bilim ve teknikte tabiatın klasik imkânlarını aştı, zenginliğine zenginlik kattı. Düşman zenginleştikçe bilim kurumlarına yatırım yaptı; bilim kurumları, düşmanın önünü açtı. Müslümanlar, dün kılıç ve tüfekle karşılaşıp yendikleri düşmanı karşılarında top ve tank, hatta uçakla buldular. Batı’nın tekniğine bedenleriyle karşı koymak zorunda kaldılar. Müslümanlar için dün askerlik, cihadın farz-ı ayn olduğu zor günler dışında belli bir sınıfın işi iken gün geldi eli silah tutan her Müslüman cepheye gönderildi. Bu vaziyet, Müslümanların ilim kurumlarında nitelikli insan sayısını acınacak bir hâlde azalttı. Ama sorun, tek başına askerlik değildi: Müslümanların tabiata bağımlı ticaretleri, düşmanlarının tabiat koşullarını aşmış ticaretleri karşısında geri kalıp ekonomileri batınca ilim kurumlarına yatırım yapacak imkânları kalmadı. Dünün bütün dünyaya göre en iyi koşullarında okuyan Müslüman ilim talebeleri, sadaka ile geçinmek zorunda kaldılar. Müslümanlar, müderrisleri bir yana imam ve hatiplerini dahi geçindiremediler. İlim talebeleri öğünlük yemek için, yoksul köylünün kapısına giderken imam ve hatipler, idarecilerin ve hatta yoksul köylünün himmetine muhtaç oldular. Bu sefalet, ilmin ve alimin, emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker fonksiyonuna zarar verdi. Münkerat, önce idareciler, sonra idare edilenler arasında çoğaldı. Diğer yandan yeni dünyada eski düzen tarım biterken gayri Müslimler, Batılı dindaşlarının katkılarıyla İslam dünyasının ticaretini ellerine geçirdiler. Dünün zimmîleri Müslümanların patronları ve devletleri için para kaynakları hâline geldiler. Bu da Müslümanların boynunu dışarıya karşı olduğu gibi içeriye karşı da büktü. Bugünün İslam dünyasında ise yoksulluktan da öte “yoksulluğun kültürleşmesi” sorunu yaşanıyor. Yoksulluğun kültürleşmesi; yoksulluğu kabullenmeyi, onun varlığına cebri olarak inanmayı, bunun için ondan kurtulma yönünde bir çaba içine girmemeyi ifade eder. Yoksulluk kültürüne kapılan, artık sadece yoksul değildir; yoksulluktan kurtulamayacağına inanan hatta yoksulluktan kurtulmaya çalışmayı kınayan bir biçaredir. Ne yazık ki bazı Afrika ülkeleri ile birlikte Hint kıtası Müslümanlarının bir bölümü de yoksulluk kültürünün boyunduruğuna girmiştir. Yoksulluktan kurtulmayı, dünyevileşme olarak görür; kurtulmaya çalışana kem gözle bakar ama elini kimi zaman misyoner kuruluşlarına dahi açmayı kınamaz. “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Müslim) Hadis-i Şerif’inde en iyisini yüce Allah bilir ama “Veren el alan elden hayırlıdır” kısmını, bazı Türkçe çevirilerde olduğu gibi “üstündür” diye anlamak ve dünya ile ilişkilendirmek mümkündür. Yoksulluk kültürüne duçar olan Müslümanların imkânları onların İslamî bir hareket geliştirip İslam düşmanlarına karşı direnişe geçmelerine yetmiyor. O Müslümanlar, ülkelerinin geleceğinde söz sahibi olamıyorlar. Tam aksine kimi zaman misyonerlik kuruluşlarından bile yardım kabul ederek ezik kalıyorlar. Bundan kurtulmaları için ekonomik kalkınmaya önem vermeleri gerektiği yönünde yapılan uyarıları ise her nasılsa kendilerinin dünyevileşmeye çağrılmaları olarak anlayıp kınıyorlar. Onların hâli, İslam ümmeti için büyük bir yaradır. İslam dünyasının kalkınmış kesimleri, onlara sürekli yardım yetiştiriyor. Bu elbette hayırlıdır ama daha hayırlısı onları yoksulluk kültürü “akide”sinden kurtarmaktır, bu yönde onları nurlandırmaktır. Cehalete gelince; Müslümanların ilim kurumları, henüz Miladi 16. yüzyıl, Hicri 1000. yıldan itibaren bilgi üretmeyince Müslümanların bilgileri yerinde saydı, zamanla dünyanın diğer kesimleri bilgide Müslümanlara yetişti ve nihayetinde Müslümanları geride bıraktı. Bu sebeple iki yüzyıl önce Müslümanların çok büyük bir bilgi sorunu vardı. O günlerde ortalama bir Avrupalı, dünya hakkındaki bilgilerde ortalama bir Müslümandan kat kat bilgiliydi. Sorun, kimi Müslümanların geleneksel sınırları aşarak Avrupai bilgilere ulaşmasıyla daha da büyüdü. Zira Avrupai bilgiye ulaşan Müslümanın dünya hakkındaki bilgisi, Müslümanların ilim kurumlarındaki şahsiyetlerin mühim bir kısmının da bilgisini geçti. Bilgi konusundaki bu değişiklik, Müslümanların önderliğini sarstı; düne kadar sadece âlimlerinden bilgi alan Müslümanlar, Avrupai şahıslardan bilgi alınca onlara tabi oldular, onları kendileri için önder bildiler, onların yolundan gittiler. Âlimlerin, aksi yöndeki hiçbir tavsiyesi toplumun bu vaziyet karşısında âlimleri bırakıp o Avrupai şahısların yoluna girmesini engelleyemedi. Bu vaziyet, Doğu’yu da Batı’yı da iyi bilen tek tük âlim yetişinceye kadar devam etti ve Müslümanlar arasında çok yönlü sorunlara yol açtı. Bugünün dünyasında ise Müslümanların genel anlamda bilgi eksikliği sorunu yoktur. Belki Müslümanların mühim bir kısmı artık dünyevi zevklere dalan Avrupalılardan daha bilgilidir. Ne var ki Müslümanların kirli bilgi, kültür emperyalizmi ve onunla bağlantılı olarak zihin tutsaklığı sorunu vardır. Müslümanların ekonomik imkânları bilgiyi ayrıştıracak; bilgiyi analiz edip yanlış bilgiden ayıracak kurumları açıp büyütmeye yetmiyor. Esasen Müslümanların böyle kurumların varlığına inançları da daha tam oluşmamıştır. Neticede İslam düşmanları, hâlâ İslam dünyasında korkunç bir algı yönetimi operasyonu yürütebiliyorlar. Bu algı operasyonları ile hakkı batıl, batılı hak diye anlatabiliyorlar. Müslümanların bilgiye susamışları, elekten geçirilmemiş bilgilerle yanlışlara yönelebiliyorlar. Cehalet, tek başına bilgisizlik değildir hatta özellikle bu asırda kimi zaman bilgisizlik, bilgilenmekten daha evladır. Ebû Cehil misali, bu asrın nice bilgilisi helak oldu. Bilgiden uzak duran ise kendisini ateşten korudu. Modern bilgiden uzak kalan saf Müslüman, hak üzerinde kalırken onun Batılı kurumlarda okuyan evladı helak oldu. İnsanlar okudukça cahilleşti. O hâlde salt bilgilenme ile Müslümanlar, cehaleti yenemezler. Yüce Allah, “Ve sana yakin gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr 99) buyuruyor. Cehalet, salt ilimle değil, ilmin yanında amelle yenilir. İlim ve amel bir araya gelince, yakin oluşur. İman yakin boyutuna varınca Müslümanların ayağına vurulan iki pranga, yoksulluk ve cehalet son bulur. Onlar, son bulunca hiçbir düşman Müslümanları yenemez.
Dr. Abdulkadir Turan

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS