Ailene namazı emret ve sen de ona sabırla devam et!” (Taha: 132)
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim: 6)
“Çocuklarımız, bizden bir parçadırlar” sözü bile belki ebeveynle çocuk arasındaki ilişkiyi açıklamaz. Zira insan, kendisi açlığa dayanır ama çocuğunun aç kalmasına tahammül edemez. İnsan, eziyete katlanır ama çocuğunun eziyet görmesine katlanamaz.
Hz. İbrahim (as)’in Hz. İsmail (as) ile imtihanında büyük dersler vardır. Hz. İbrahim (as), üst anlamda, yani baba hususunda imtihanı kazanmış, ona rağmen mü’mince duruşunu sürdürmüş; bedenî yönden imtihanı kazanmış, ateşe atılmaya razı olmuş, selametle ateşten çıkınca mü’mince duruşunu sürdürmüş, en son evlatla imtihan olmuş; ondan evladını kurban etmesi istenmiş.
Baba-oğul pek çok kişi birlikte idama mahkûm edildiğinde babaların son isteği, genellikle “Önce beni idam edin ki evladımın acısını görmeyeyim!” olmuş. Düşman, çoğu zaman, o babaya bin kat daha eziyet etmek için bu isteği karşılamamış ve bu durum tarihe “En büyük zulümlerden…” diye geçmiştir.
Hayal, fotoğraf bile değildir. Hiçbir hayal, gerçeğin yerini tutamaz. Hayalle gerçek arasındaki farkı anlamak için parmağımızı ateşe soktuğumuzu hayal edelim; sadece biraz sarsılırız. Ya parmağımızı gerçekten ateş yığınına daldırsak…
Bu hakikati hatırladıktan sonra şimdi, çocuğumuzun ateşe girdiğini hayal edelim; bunun hayali bile zordur. Hakikati anlamak için kendimizi zorlayalım ve çocuklarımızı isimlendirerek kendi kendimize “Ayşe, ateşe atılıyor. Ahmet, ateşe atılıyor” diyelim. Bir yandan hayal edelim, bir yandan söyleyelim. Kaçımız, bunu yapabilir. Bir de bunun gerçeğini düşünelim…
Yüce Rabbimizin affı sonsuzdur, Peygamberlerin şefaati haktır. Ama hakikat şudur ki İlahî emirlere itaat hususunda bir neden-sonuç ilgisi vardır. İsyan üzerine ölen, cehennem ateşine girer. Çocuğumuz, isyan üzerinde büyürse, isyan üzerinde ömür tamamlarsa cehennem ateşinde yanar.
*******
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim 6)
Ayetin tefsiri konusunda neredeyse ittifak vardır:
“Hz. Ali (r.a.) demiştir ki: “Kişinin, aile efradını cehennem ateşinden koruması onları eğitmesi ve yetiştirmesiyle olur.”
Abdullah b. Abbas ise “Kişi Allaha itaat ederek, ona karşı gelmekten kaçınarak ve aile efradına Allah’ı anmalarını emrederek kendisini ve ailesini cehennem azabından korumuş olur” demiştir.
Mücahid, bu âyetin manasının: “Siz Allahtan korkun, aile efradınıza da Allahtan korkmalarını emredin. Böylece cehennem azabından korunmuş olursunuz” demek olduğunu söylemiştir.
Katade diyor ki: “Kişinin, aile efradını cehennem azabından koruması, onlara, Alah’a itaat etmelerini emretmesi ve karşı gelmelerini yasaklamasıyla olur. Kişi, aile efradını Allah’ın emirlerine göre sevk ve idare eder ve onların, Allahın emirlerini yerine getirmelerine yardımcı olur. Onlarda, Allah’a karşı gelen bir durum görürse onları azarlar ve durumlarını düzeltir. Böylece de onları azaptan kurtarmış olur.” (Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/357-358.)
Küfrün bozuk akide, inançsızlık ve ahlaksızlık havasının sokaklarda hücum vaziyetinde olduğu, evlerimizin kapısını zorladığı, içeri girip çocuklarımızın beynine, kalbine bir virüs gibi girdiği bir çağda yaşıyoruz. Mü’min olarak bunun şuurundayız. Önümüzde ise iki yol vardır: Ya çocuklarımızı korumayı birbirimize bırakacağız ya da omuz omuza verip onları ateşten koruyacağız. (Üçüncü ihtimali, yani tümden ihmali şuurlu mü’min için söz konusu bile etmiyoruz; o hâl mü’minden uzaktır.)
İslam’da çocukların geçimi babaya aittir. Hayat şartlarımız doğrultusunda şekil bulan örfte ise, ebeveyn arasında iç- dış alanlarda bir paylaşma söz konusudur: Baba, dışarıda çalışır; aileye geçimlik sağlar; anne de çocuğun temizlik, yemek işlerine bakar, ayrıca onu baba evde yokken gözetler, iç ve dış tehlikelerden korur.
Bu toplumsal bir sözleşme gibidir. Toplumsal sözleşmeler, Allah’ın hükümleriyle açıkça çelişmedikçe ve bireyler arasında onlara uymamaya dair bir sözleşme yapılmadıkça bireyleri bağlar.
Bu sözleşmeye çoğumuzun itirazı yoktur. Tartışmanın başladığı yer, çocuğun bütün terbiyesi veya genel eğitimidir.
Bundan kim sorumlu? Aslında yine bir toplumsal sözleşme vardır: Yemek yeme usulü, babasına saygı, elbisesini temiz tutma gibi temel insanî hususları anne öğretir; ondan ötesini yani köklü bir İslamî eğitimi ise baba verir.
Sorun, bugün için bu sözleşmededir. Çünkü günümüz gerçeğinde,
Dr. Abdulkadir Turan
- Şehir mekânlarının kendine özgü yapısı
- Çalışma koşullarının zorluğu
- İmansızlık-ahlaksızlık tehdidinin büyüklüğü
- yüzyılın çoğu Yahudi ırkçı Batılı psikologları, mutlak karakter çekim yasalarından söz etmişler; o günlere ait pek çok gerçekçi Batı roman ve hikâyesinde kişilerin karakteri hep ebeveynin ve soyun karakteriyle açıklanmış. Bu, birçok yönden yersizdir:
- Bu bilgi, “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” Hadis-i Şerifine aykırıdır.
- Çocuğun inanç ve amelinin doğuştan ebeveynden birine ya da ikisine göre mutlak olarak şekillenmesi “cüz’i iradeyi” yok saymak anlamına gelir. Bu da kişileri inanç ve amellerinden sorumlu tutan ilahi adalete aykırıdır. (Allah’ın Kitabı ve Resulünün hadisiyle çatışan iddialar ileri sürmekten Allah’a sığınmalıyız.)
- Karakterin kısmen etkilenmesi ne annenin ne de babanın elindedir. Bu, aile kurumunu ve akrabalık bağını inşa eden Yüce Rabbimizin bir takdiridir; bunda bir kusur aramak cahilliktir ve Yahudilere özgü ırkçılığın ilk adımıdır. Farkında olmadan Yahudiler gibi düşünüp konuşmaktan, şeytanın oyununa gelmekten Allah’a sığınalım. Kim şeytana uyarsa o, şüphesiz hüsrandadır; kendini yıkar, ailesini haksız yere tahrip eder.
Dr. Abdulkadir Turan