Kars’taki ‘Ucube’nin neyi temsil ettiği, yönelen şaşkın bakışlara hangi mesajı verdiği doğrusu çözülemiyor. Bunun üzerinden süren tartışmalar her ne kadar ‘Ucube’ bağlantılı olsa da aslında farklı kesimlerin hesaplaşmasının sembolü haline getirilmiş görünüyor.
Daha sarih bir ifadeyle, Ankara merkezli, iktidar odaklı hesaplaşma atakları bir anda ‘Ucube’nin başında patlayıveriyor. Bu durumda dikine duran taş kütlesine Ankara’dan yüklenen siyasi hesaplaşma içerikli restleşmeler, belki de daha bir ‘Ucube’leşmeye doğru gidiyor.
Aslında bir ‘Ucube’ faktörü olarak sadece o taş kütlesi bulunmuyor. Son haftalarda CMK 102. maddesi kapsamında gerçekleşen tahliyeler karşısında iktidarıyla muhalefetiyle, birbirleriyle kanlı bıçaklı olan farklı kesimleriyle takınılan ortak tutum, Türkiye’nin aslında komple bir ‘Ucube’ler ülkesi olduğunun altını çiziyor.
Aktörlerin birisi kanun çıkardı, öbürü uygulamaya koydu. Sonuçta tahliyeler arasında Hizbullah sanıklarının da olması, karşılıklı suçlamalara dönüştü. Suçlamalar önce ortak bir saldırı diline, ardından da Hizbullah sanıklarının linç edilmesi kampanyasına dönüştü. Kuvvetle muhtemeldir ki Hizbullah sanıkları bu durumun giderek ucubeleşmeye doğru gittiğini erken fark etmiş olmalılar ki ortadan kayboldular. Nitekim düzenli imzaya gittikleri halde tahliye edilenlerin yeniden tutuklanması için geliştirilen “yeniden örgüt kurdular” suçlamasına maruz kalmaları, belki de ortadan kaybolanların, pozisyonlarında ne kadar haklı olduklarının teyidi oldu.
Mesele yasal düzenlemeydi, bu düzenlemeden yararlanarak tahliye edilen Hizbullah sanıklarıydı. Oysa sanıklar üzerinden geliştirilen linç kampanyasının bir anda yasal zeminde faaliyet yürüten İslami hassasiyetlere sahip Sivil Toplum Kuruluşları’na yönelmesi, aslında birilerinin amacının hiç de üzüm yemek olmadığını, bağa dadanmışken bağcıyı da dövmek olduğunu ortaya koyuyordu.
Ankara merkezli siyasi restleşme ve hesaplaşmaların, içerisine girilen seçim sürecinin bir sonucu olduğu kuşkusuzdur. Dolayısıyla Hizbullah tahliyeleri bahane edilerek kopartılan bunca gürültü, AKP hükümetinin Hizbullah’ı gözettiği yorumlarıyla sulandırılmaya devam edilmektedir. İmralı patentli bu söylem, anlaşılan kabul görmüş bir komplo teorisi olacak ki,
PKK uzantılarının söyleminden sonra “Kamera arkası”nın talihlisi olarak siyaset sahnesine çıkan Kılıçdaroğlu’nun da sarıldığı bir söylem haline geldi. Kılıçdaroğlu, çıktığı Denizli gezisinde millete vereceği inandırıcı vaadlerden yoksunluk duygusunun da etkisiyle gazetecilere açıklamalarda bulunarak şunları söyledi:
“AKP’nin Hizbullah’la işbirliği yaptığını bölgede herkes biliyor. Gidin sorun. Bütün seçimlerde bunu yaptılar. Yurttaşlar bunu söylüyor. Somut belirtisi şu: Serbest bırakıldıktan sonra imzaya gelmeyen kişiler dahi takip edilmedi, kaçtılar. Sorumlusu kim? Başbakan hesap vermeli. Başbakan, İçişleri Bakanı’na sormalı, imzaya gelmeyen insanı niye takip etmedin diye. Sormuyorsa işbirliğinin doğru olduğunu gösteriyor.”
Aynı gün Başbakan Erdoğan’ın Batman’da “terörist-müslüman” ikilemi etrafında sarfettiği sözlere bakılırsa, tamamen Öcalan’ın içerisine düştüğü parayonanın ürünü olan bu söylemin etkisinde kalarak içine düştüğü mahcubiyet duygusunu ortaya çıkarmaktaydı.
Tahliyeler ve siyasi alana yansıyan polemikler süredursun, tahliyeler sonrası başlayan operasyonlar süreci, aslında hükümetin kendini temize çıkarma çabası olarak değerlendirilebilir. Önce Adana ve Antep merkezli, bilahare Mersin ve ilçelerine sarkan operasyonlar silsilesi basın organlarında her ne kadar tahliyeler sonrası “Hizbullah operasyonları” olarak değerlendirilse de bu isimlendirmenin tamamen kamuoyunu yanıltmaya dönük bir aldatmaca olduğu aşikardır. Operasyonlar, Hizbullah adı altında düzenlenen STK operasyonlarıdır.
Tahliye sonrası ortadan kaybolan Hizbullah sanıklarını yakalama bahanesiyle düzenlenen operasyonlar çığırından çıkmış, operasyonların tamamen sivil toplum kuruluşlarına yöneldiği gerçeği gün yüzüne çıkmıştır. Operasyonların gerekçesi, STK temsilci ve gönüllülerinin ilgili resmi mercilerden izin alarak düzenledikleri etkinlikler olması, sivilleşme olgusunu savunan siyasi iradenin bariz çelişkisi olarak ortada kalmıştır.
PKK’ye silah bıraktırmak için olmadık manevralar sergileyen, Öcalan’la görüşme dahil her türlü yolu mubah gören ve bu stratejisinde statükocu güçlerin yıkıcı eleştirilerini dikkate almayan siyasi iktidarın aynı statükocu güçleri memnun etmek adına her türlü şiddetten imtina eden sivil kurumları hedef alarak silahlı örgüt muamelesine tabi tutması, bugüne kadar aynı hükümetçe oluşturulan sivilleşme portresine en büyük darbeyi indirmiştir.
Başbakan’ın Batman mesajları, “Açılım”ın tüm hızıyla devam ettiği yönündeydi. Yine Batman mesajları arasında yer alan “Müslüman-terörist” ikilemine yaptığı atıf biliniyor. Kur’an-ı Kerim’in bir ayetine de atıf yaparak “Kim bir insanı öldürürse Müslüman değildir” diyerek İslam dininin hedefinin öldürmek değil, yaşatmak olduğunu ısrarla vurguluyordu. Bu mesajların Başbakan tarafından verildiği gün, Mersin ve Antep’i içine alan yerlerde İslami duyarlıklı derneklere, dernek müdavimlerinin ev ve işyerlerine terör baskınları bir birini izliyordu, kartel medyasının alkışları eşliğinde.
O halde başta Başbakan olmak üzere siyasi iktidarın tüm ileri gelenlerine şunu sormak gerekmez mi?
Eline silah almamış, şiddeti her defasında mahkum eden STK’lara terör yuvalarını basar gibi baskınlar gerçekleştirmek hangi dini inanışın ürünüdür?
Hükümetiniz sivilleşmeyi ve özgürlükleri esas alan bir stratejiyle toplumun teveccühüne mazhar olmuşken hiçbir kanunsuz eyleme katılmamış ilgili derneklere yönelik gerçekleştirilen sindirme operasyonları İslam’ın hangi ilkesine binaendir? Bu tür baskıcı ve dışlayıcı tavırlar, siyaset vizyonunuzla ne derece bağdaşmaktadır?
Dindar insanları, hiçbir şiddet unsuru taşımayan İslami ve insani faaliyetlerinden dolayı mağdur etmek, töhmet altında bırakmak, sorgusuz sualsiz cezaevlerinde süründürmek hangi dini anlayışın ürünüdür?
“Açılım” ve referandum vaadleri orta yerde dururken oluşacak olumlu havadan belli dindar kesimlerin yararlanamayacağına dair bazı odaklarla imzalanmış bir gizli protokol mü söz konusudur?
Bu tür operasyonlar gerçekleştirerek İmralı’nın sizden razı olacağını mı bekliyorsunuz?
Topyekün kıyımınızı hedefleyen darbeci-statükocu güçlerin, bu operasyonlardan sonra sizleri takdir etmesini mi bekliyorsunuz?
Hepsinden daha önemlisi, tamamen komplolar eşliğinde gerçekleştirdiğiniz bu operasyonlarla somut hiçbir suç unsuru olmadan içeriye tıktığınız veya bundan sonra tıkayacağınız dindar insanların durumundan dolayı gerçekten vicdanınız rahata erişiyor mu? Sırf statükoyu rahatlatmak adına yapılan bu kanunsuz girişimlerden dolayı vicdanınız rahata eriyorsa o zaman sorun yok! Ya değilse…
Ve tüm bunlardan sonra hala “Açılım” denen olgunun sürdüğüne insanları nasıl inandırabileceksiniz? Bir taraftan bazılarına silah bıraktırma peşinde koşarken öbür taraftan şiddetten uzak duran sivil kurumları terörize etme gayesi güden operasyonların İslami ve insani bir izahatı olabilir mi?
Eğer tüm bu operasyon ve linç furyası hala “Açılım devam ediyor” eşliğinde yapıyorsanız, o halde “AÇILIM” en büyük “UCUBE”ye dönüşmüş demektir. Daha doğrusu gelinen noktada “AÇILIM”, “UCUBE” doğurmuştur. Hayırlı olsun!!!
Ali Özgür
Ali Özgür