Arap Baharı’nın geçtiği Tunus, Libya ve Mısır’da siyasal belirsizlik hala devam ediyor. Suriye ise, halkın talepleri ile emperyalist emellerin arasında nasıl bir akıbete uğrayacağı bilinmiyor.
Irak, işgal güçlerinin çekilmesi sonrası bir yandan işgal sonrasına ertelenen iç hesaplaşmalar, öbür yandan hâkim olan siyasi duruşunu hazmedemeyen bölge ülkelerinin çomak sokmaya çalıştığı bir yer olmayı sürdürüyor.
İran, geleneksel düşman koalisyonunun tehditleriyle beraber birbirini kovalayan ambargo kararlarıyla mücadele edip duruyor.
Pakistan, bir taraftan iç çatışmalarla, diğer taraftan iç siyasi istikrarsızlığa sürüklenmeyle boğuşup duruyor.
Dikta Arap rejimlerine karşı başladığı belirtilen halk ayaklanmaları, nedense Körfez’deki krallıkları etkilemek bir yana, bu krallıkları daha da güçlendiren bir sürecin kapısını aralıyor.
Diktatörlüğün manifestosunu yazan Suudi krallığı, esen rüzgârdan etkilenmesi gereken ilk krallık olması gerekirken tam tersine Yemen’e, Bahreyn’e, Suriye’ye nizamat verecek kadar eli güçleniyor. Siyonist rejim ile Amerika’nın bölgedeki tehdit algılamaları doğrultusunda tarihinin en büyük silahlanma operasyonuna girişiyor.
Orta düzey bir şehir büyüklüğünde olan Katar, bölgesel diplomasinin, siyasi operasyonların merkezine dönüşerek uluslararası arenada çapıyla hiç de uyumlu olmayan bir itibar görmeye başlıyor.
Bugüne kadar Amerikan icazetli Arap Birliği, kapısının önünü bile süpürmekten aciz iken artık dünyanın cazibe merkezi olmayı sürdüren Ortadoğu hatta Afrika’da kangren haline gelmiş yılların sorunlarının sözde çözümünde “hiperaktif” bir tavırla muhteşem bir dönüş sergileyebiliyor. Bununla da yetinmeyen hiperaktif kimi Arap rejimleri, üstüne üstlük Körfez İşbirliği Örgütü şemsiyesi altında İran karşıtı bir siyonist politikanın öncü gücü rolüne oynuyor.
Toplantı üstüne toplantı yapılıyor. Eskiden Amerika’nın aktif öncülüğünde toplantılar yapılıp kritik kararlar alınırken, bugün Bayan Clinton, sadece onur konuğu ya da talebelerinin geldiği noktayı izleyerek yeni dönem “maşa” politikasının vaat ettiği istikballe gurur duymakla yetiniyor.
Eskiden komplo planları, işgal planları Washington’da hazırlanarak “Gereğinin yapılması” misali emrivaki tavırlarla Arap krallarına dayatılarak mali faturayı karşılamaları emrediliyordu. Bugün ise kime ne şekilde operasyon yapılacağının planları Doha’da, Riyad’da hazırlanarak Washington’un onayına sunuluyor.
Asya’nın derinliklerinden Afrika’nın en ucra köşelerine kadar yeni bir siyasi denklem kurulması için yoğun çabalar sarf ediliyor. Bir taraftan Taliban’la siyasi görüşmelerin yolları denenerek “Şii İran”ın arkadan da kuşatılmasının mümkün olup olamayacağı hayalleri kurulurken öbür taraftan artık Afganistan’da tutunması imkânsız hale gelen beynelmilel işgal gücünün “yüz akı” ile buralardan ayrılmasının hesapları yapılıyor.
Eskiden tüm zamanların kötülük kaynağı olarak tescil belgesi almış siyonist rejim olgusunun İslam dünyasında mahkûm edilmesi, bölgesel tüm müdahaleler karşısında “Kahrolsun Siyonizm” ortak şiarıyla hareket edilmesi ilkesi Batı politikalarının akamete uğramasının kilidi iken bugün yapay diktatörlüklere tutulan aynalar, siyonizmi perdeleme işlevine dönüştürülmek isteniyor.
“Kahrolsun Siyonizm!” demeyeli aylar oldu, yılları buldu. Bölge hareketli, bölge hararetli… Bir büyük resim, resmin merkezinde iki küçük kare: Biri siyonist rejim, öbürü Filistin meselesi. Merkezdeki bu iki kareye dikkat etmeden olayların mahiyetini anlamak, sağlıklı değerlendirmek oldukça zor… Siyonizm’in karakterinde kötülük varken, oluşturulan imaj, kötülüğün sadece şimdiki siyonist şeflerle sınırlı olduğu yönündedir. Mübarek diktatörlüğü devrilince bunun Filistin İslami mücadelesine olası müspet yansıması düşünülürken Gazze’ye ilaç dahi sokulamamanın izahatı nasıl yapılabilir?
Son süreçte İslam dünyasının öz kaynakları seferber edilerek tüm dikkatler gayrı meşru rejimlerin yıkılmasına yoğunlaştırıldı. Bin Ali, Kaddafi, Mübarek derken hayli zor geçeceği öngörülen Esad rejimi etrafında koparılan fırtına, aslında ters işleyen bir denklemin yeniden ve yeni aktörlerle inşası olarak göze çarpıyor.
Öyle ki, Esad yönetimi de dâhil devrilen diktatörlerin varlık nedenleri ortak bir paydada birleşiyor. O da siyonist rejimin varlığı. Kimisi diktatörlük serüvenini siyonist rejimin hizmetkârlığına borçlu iken Esad gibilerin varlık nedeni de yine siyonist rejim olmuştur. Kimisi halkından alamadığı meşruiyeti siyonizmden alarak ayakta dururken, kimisi de yine halktan alamadığı meşruiyeti siyonist karşıtlığından almakla ayakta durmayı başarmaktadır.
Siyonizm denen kötülük kaynağı olmasaydı, Esat gibi yöneticilerin varlık gerekçesi de olmayacaktı. Bugün için Esad’ın kanlı uygulamalarını kanlı gömleğe dönüştürüp halkçı takılan diğer Arap diktatörlerin varlık nedeni de kalmayacaktı.
Gerçekten de tadı damağımızda kaldı, özledik “Kahrolsun Siyonizm” demeyi. Bölgenin yeniden çizilmek istenen büyük siyasal fotoğrafı içerisinde artık siyonizm’i göremez olduk. Bir gün “Kahrolsun Mübarek”, öbür gün “Kahrolsun Kaddafi” dedirttiler, bugün de “Kahrolsun Esad”la, şekillenecek büyük resmin tam göbeğindeki israil’i bizden gizlemeye çalışıyorlar. Tam da siyonizm’i kayırma planları sorgulanacak iken görünmez bir el, “yanılıyorsunuz, en büyük bela Şiiler” diyerek dikkatimizi başka taraflara çevirmeyi başarabiliyor.
Üstelik siyonizm’i dikkatimizden gizleyen yerel/bölgesel/küresel güçler, bununla da yetinmiyor. Bizim için asıl önemli kareyi teşkil eden Filistin meselesinde de sağ gösterip sol vurmanın hesaplarını yapıyorlar. Siyonizm’i Gazze’nin üstüne salmak için ricacı olanlar, Abbas’ı siyonist tanklarının üzerinde Gazze’ye taşımak için son Gazze operasyonunda israil’i candan destekleyip finanse edenler, bugün Hamas-Fetih anlaşması yoluyla Arapların geleneksel teslimiyetçi ajandasını Hamas’a dayatmanın planlarını kuruyorlar.
Bir yandan Filistin davası üzerinden yönetimlerine meşruiyet kazandırma peşinde olanlar, öbür yandan Hamas’ı anlaşma yoluyla büyük bir tuzağın içerisine çekmenin hesaplarını yapıyorlar. Hamas’ın oynanan oyunların karşısında ne düşündüğü, ne tür alternatiflerinin olduğu ayrı bir konu, ama Fetih çatısı altında birlik hayallerinin gerçekleşmeyeceğini geçmiş tecrübeler ispat etmiştir.
Oysa tüm çabalar siyonizmin tasfiyesine adanmış olsaydı, ne dikta yöneticilerin varlık gerekçesi ortada kalırdı, ne bunca karışıklıklara, ölümlere mahal bırakılırdı.
Düşünebiliyor musunuz, ilerde Esad yönetimi de dâhil istenmeyen yönetimlerin tümü devrildikten sonra israil’de oluşacak bir kabine değişikliği ile siyonist rejimin maruz kaldığı izolasyondan kurtulup normal bir devletmiş gibi muamele görmeye başlaması ihtimalini.
Aslında hedeflenen büyük resmin alacağı seyir bunu gerektirmektedir. Bölgeyle entegre olmuş, varlığını meşrulaştırmış bir israil gerçeği, yeni dönem planlamanın tam merkezinde yer almaktadır. Bu durumda işgalci diye israil’den bahsetmek, başta Hamas olmak üzere tüm kesimler için oyunbozanlık olarak değerlendirilecektir.
Şimdilik Hamas’ın Abbas başkanlığında oluşturulması öngörülen yeni hükümet için razı edilmesi, Hamas’ı oyunbozanlar sınıfından çıkarmıştır. Oyunbozan olarak artık israil yerine tüm trafik işaretleri İran ve Hizbullah’ı göstermeye başlamıştır. Hatta İran faktöründen dolayı fitne politikası işletilerek mezhepsel ihtilaflara yatırım yapılması, bunun öncülüğünün de kral hazretlerinin sofrasından beslenen kelli felli ulema tayfasına verilmesi, israil’e rağmen “oyun bozanlık”ta ısrar etmenin “Sünni” lehçesiyle karşılığı olmaya başlamıştır.
Elbette bu bir hesaptır. Sarayların dehlizlerinde hazırlanmış, temelde israil’in güvenliğini esas alan şeytani hesapların ta kendisidir. Ancak “Büyük Şeytan”ın doğrudan kanlı müdahaleleriyle tutturulamayan hesapların ucuz ayak oyunlarıyla tutturulması, büyük hesapları daha ucuza kapatmayı hedefleyen siyasal tefecilik denemelerini andırmaktadır.
Büyük Şeytanların tuzaklarını, hilelerini boşa çıkarmaya Kadir olan sonsuz güç, elbette şeytana naiblik yapan kral bozuntularını da, demokratik kalpazanlık çetelerini de zelil etmeye Kadir’dir.
Ali Özgür / İnzar Dergisi - Mart 2012 - 90. Sayı
Ali Özgür