İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Zalim sultan

2020-05-10
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Bir zamanlar halkı tarafından çok sevilen, sayılan, mübarek bir âlim vardı. Beyaz uzun saçları, yine beyaz uzun sakallarıyla heybetli bir görünüme sahip bu bilge, arif âlimin adı Hüdadost idi. Dağların başında, ıssız ve karanlık bir mağarada inzivaya çekilen Hüdadost, gündüzlerini oruçla, gecelerini de namaz, dua ve zikirle geçiriyor, sürekli Allah’ın büyüklüğünü tefekkür ediyordu. Doğru dürüst yemek yemiyordu Hüdadost. Bazen kırlara, ormanın içine çıkıp dolaşıyor, bulduğu yaban yemişlerinden, yenilebilen bitkilerden bir şeyler alıp getiriyordu. Yine mağaranın önündeki düzlükte ektiği sebzelerden de faydalanıyordu. Melek gibi bir ahlakı vardı Hüdadost’un. Bilgeliği, takvası, kanaatkârlığı, iman ve cesareti sayesinde yaşadığı ülkede büyük bir şöhrete kavuşmuştu. İnsanlar onu ziyaret etmek için çok uzak yerlerden geliyorlar, yolculuğun her türlü çilesini, sıkıntısını göze alıp mağaraya varıyorlar, Hüdadost’un ellerini öpüp duasını alıyorlar, nasihatlerini dinliyorlardı. Ziyaretçilerin arasında her kesimden insan vardı. Zenginler, fakirler, ileri gelenler, devlet yetkilileri, âlimler… Hüdadost’un yaşadığı ülkenin başında ne yazık ki zalim bir sultan vardı. Bu sultan halkına yapmadığı zulmü bırakmıyor, onları haksız yere ezip hayatlarını zindana çeviriyordu. Zalim sultanın öfkesinden kurtulan yok gibiydi. İnsanları keyfi olarak ağır vergilere bağlıyor, mallarını ellerinden alıyor, sesini çıkaranları gözyaşlarına bakmadan zindana atıyordu. İmkân bulanlar o ülkeden kaçıp gidiyor, başka yerlere sığınıyorlardı. Zalim sultanın şöhreti ülkesinin sınırlarını aşmış, uzak şehirlere, kasabalara kadar yayılmıştı. Birçok insan gibi işte bu zalim sultan da bazen maiyeti, askerleri ile birlikte mağaraya geliyor, Hüdadost’u ziyaret ediyordu. Zalim sultan Hüdadost’u ziyaret etmekle hem vicdanını rahatlatmak hem de halkının gözlerini boyayıp iyi biri olduğunu göstermek istiyordu. Ama her defasında Hüdadost ondan yüz çeviriyordu. Sırtını ona dönüp gidiyor, selamını almıyor, ona olan kızgınlık ve nefretini gizlemiyordu. Zalim sultanın öfkelenip ona bir zarar verebileceğini hiç düşünmüyor, zalim sultandan zerre kadar korkmuyordu. Dünyaya sırtını dönmüş, Allah’tan başkasını önemsemeyen bu veli adam ne ölümden korkuyordu ve ne de zindandan… Yine bir gün bu ziyaretlerin birinde zalim sultan dayanamadı. Sitem dolu bir sesle: - Efendim! Diye konuştu. Ben ki bu ülkenin sultanıyım. Emrimde ordular var. Saraylara, hazinelere sahibim. Buna rağmen dağları, ovaları aşıp bu ıssız mağaraya seni ziyarete geliyorum. Ama her defasında benden yüz çeviriyorsun. Yüzüme bile bakmıyorsun. Neden bunu bana yapıyorsun? Hüdadost zalim sultanın sitem dolu sözleri üzerine birden bire ona döndü. Hiddet ve nefret dolu bakışlarını zalim sultanın üzerine dikti. Sonra hiç konuşmadan gitmek istedi. Lakin zalim sultan onun yolunu kesti. Uzun cübbesinin ucundan tutarak adeta yalvardı. - Ey mübarek adam! Bana olan bu nefretin, öfkenin, düşmanlığın niçin? Ne yaptım ben sana? Makama, mevkie, dünya malına değer vermediğini biliyorum. Senin gözünde bir sultanla bir çobanın farkı yok. Ben senden… Hüdadost, cübbesinin ucunu sultanın ellerinden sertçe çekerek: - Ne istiyorsun benden? Dedi küçümser bir tavırla. Zalim sultan: - Herkese davrandığın gibi bana davranmanı istiyorum, dedi. Bana özel bir muamele yapma. Sonra sesini yumuşatarak: - Farz etki ben bu ülkenin sultanı değilim! Diye konuştu. Benim de bir insan olarak senin kapına gelen bir yoksul kadar da şerefim yok mu? Neden bana yüzünü ekşitiyorsun? Herkese davrandığın gibi bana da davran… Hüdadost hoşnutsuzlukla mırıldandı. - Seni sevmiyorum! Beni ziyaret etmeni de istemiyorum. Zalim sultan hemen atıldı. - Ama ben seni seviyorum! Sevmesem bunca meşakkate, sıkıntıya katlanıp ormanları, sarp yamaçları aşıp ayağına gelir miydim? Hüdadost başını üzüntüyle salladı. - Sen benim şöhretimden yararlanmak istiyorsun! Dedi. Beni sevebileceğine inanmıyorum. Beni sevseydin, benim dostlarımı da, kardeşlerimi de severdin! Zalim sultan: - Senin sevdiklerin kim? Diye sordu. - Fakirler, mazlumlar, bu ülkenin Müslüman halkı… Sen hem beni sevdiğini söylüyorsun hem de benim dostlarıma, ülkemin halkına zulmediyorsun. Senin yüzünden on binlerce insan perişan oldu. Zindanlara düştü. Buralardan kaçıp hicret etmek zorunda kaldı. Bu tokat gibi sözler karşısında ne cevap vereceğini bilemeyen zalim sultan bir müddet bocaladı. Sonra kekeleyerek: - Ama ben gerçekten seni seviyorum! Diye bağırdı. Hüdadost ikiyüzlü, arsız sultana öfke içinde: - Bense seni hiç sevmiyorum! Diye cevap verdi. Benim gibi bir Allah taraftarının, Allah’a âşık birinin halkına eziyet eden bir zalimi sevmesi mümkün değildir. Allah da seni sevmez! Çünkü Allah zalimlerin düşmanıdır! Eğer gerçekten samimiysen tövbe et, zulümden vazgeç! Adaletli, dindar bir yönetici ol! Dağları aşıp benim elimi öpemeye geleceğine git halkını sev. Onlara iyi davran. Eğer halkın seni severse ben de seni severim. Her şeyden önemlisi Allah da seni sever! Zalim sultan bilge âlimin cesur sözleri, kafasına tokmak gibi inen nasihatleri karşısında boynunu büktü. Derin düşünceler arasında geri dönüp sarayının yolunu tuttu.
Sadullah Aydın

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS