Kur'an-ı Kerim, birçok yerde "Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar Müminlerden Allah yolunda cihad etmelerini emir siğasıyla istiyor. Ancak bu ilahi emri gerçekleştirmek ve bu erdemli gayeyi zaferle taçlandırmak için, Müslümanların mutlaka kuvvet hazırlamaları, zafer için sefere hazırlık yapmalarının kaçınılmaz olduğunu bildiriyor:
"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, kendi düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz." (Enfal: 60)
Hazırlanması istenen bu kuvvetin amacı İslam'ın yayılması için davet çalışmalarının önünü açmaktır. Davet yolu açık olduğu sürece bu kuvvet kullanıma sokulmaz. Ama davet yolu kapanınca bunun önünün açılması için kaçınılmaz olarak kuvvet devreye girer. Daha açık bir ifadeyle tebliğ ve irşad faaliyetleri, bu gücün gölgesinde ancak yürüyebilir.
Ayet-i kerimede belirtilen bu kuvvetin üç asıl görevi vardır:
Birincisi: İslam'ın yeryüzünde hâkim olup toplum hayatında yaşanır hale gelmesini sağlamaktır. Yani İslam'ı din olarak benimseyip yaşamak isteyenlerin hiçbir engelle karşılaşmadan, dini vecibelerini yerine getirmek ve bu inancı benimsedikten sonra dinlerinden döndürme girişimlerine uğratılmadan özgürce yaşayabilmelerini garanti etmektir.
İkincisi: İslam yurduna saldırmayı düşünen düşmanı caydırmaktır. Çünkü onlar sadece kuvvetten anlar. Gücün varsa hesabın vardır, gücün yoksa hiçbir hesabın, değer ve itibarın yoktur. Onların yanında dostluğun, müttefikliğin stratejik ortaklığın, sözleşme ve anlaşmaların değeri çıkarların olduğu noktaya kadardır. Kurt gibi zayıf olacağın günü bekler. Bir fırsatını bulunca ne yaman düşman olduğunu o zaman göreceksin.
Üçüncüsü: yeryüzünde zulüm gören mustazaf halkları korumak ve özgürlüklerine kavuşturmak için azgın tağutların, diktatörlerin karşısına dikilip korkmalarını sağlamaktır. Eğer yeryüzünde bunların kötü ihtiraslarını durduracak bir güç bulunmazsa, tüm mustazaf halkları ezip sömürecek, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını talan edecek ve kendilerini de köle gibi kullanacaklardır.
İşte Allah'u Teala, onların bu kötü ihtiraslarını durdurmak için Müslümanlara şöyle bir görev veriyor: "Onlara karşı cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, kendi düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmeyip de Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korku-tursunuz."
Burada "At" sözcüğünden kast olunan mana, gerçekten bildiğimiz o dört ayaklı hayvan değil, düşmanı korkutan güçtür. Bugün onu korkutan ne ise at odur. Çünkü ayeti kerime bu atın özelliğini düşmanı korkutan olarak anlatıyor.
Evet bu ayetin nazil olduğu sıralarda At, gerçekten önemli bir savaş aracıydı. -ki ganimet malından piyadeye bir, atlıya üç pay verilirdi. Yani at iki askerin işini gördüğü için iki pay alıyordu- Ama şimdi o at, yük aracı olmaktan bile çıkmıştır. Öyleyse o at şimdi tanktır, toptur, füzedir, uçaktır insansız hava aracıdır, deniz filosudur, basın-yayın kuruluşları ve organlarıdır...
Kuvvet hazırlamanın sınırı, insan gücünün yettiği en son noktasıdır. Böylece Müslüman kitle gücü dahilinde olan kuvvet sebeplerini devreye sokmak için gerek maddi ve gerek manevi tüm hazırlıkları yapmakla sorumlu tutulmaktadır. Böylelikle ancak düşmanın kalbine korku salabilir, hain emellerinden caydırıp yıldırabilirler.
Bazı düşmanlar açıktan açığa düşmanlıklarını ilan ettiği için, Müslümanlar da onları tanır ve tedbirini alırlar. Ama bunların ötesinde tanımadıkları bazı düşmanlar vardır ki dost görünümlü fırsat bekleyen düşmanlardır. İşte böylesi düşmanları inlerinde tutmak için güçlü olmak gerekir. Müslümanlar bu sinsi düşmanların kalbine korku salmak için ellerinden geldiği kadar savaş gücü bulundurmak, kuvvet kaynaklarını hazırlamak zorundadır.
Yeryüzünde Allah'ın sözünün yücelmesi, egemenliğin tamamen Allah'ın dinine özgü olması için bu güç kaçınılmazdır. Savaşın araç ve gereçlerini bulundurmaktan öte imalatını yapmak, bunun tanıtım ve reklamını yapacak medya gücüne sahip olmak gerekir. Medya gücü bazen silah gücünden daha etkili ve caydırıcıdır. Bir televizyon kanalı bir ordu kadar iş görebilir. Bu bağlamda günümüzün en etkin silahı olan sosyal medyayı güzel kullanmak da önemlidir.
Bütün bunların hazırlanması ve donanımı için mal ve finans kaynaklarına ihtiyaç vardır. İslam düzeni tamamen dayanışma esasına dayandığından Allah yolunda fiili cihad çağrısı ile Allah yolunda mali yardımda bulunma çağrısı birlikte ve yan yana yapılmıştır. Hatta bu mali cihadın nefsi cihattan önce zikredilmesi çok daha ilginçtir:
"(Ey iman edenler!) Gerek hafif ve gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır." (Tevbe: 41)
Ayeti kerimede ifade edilen hafiflik ve ağırlıktan maksat; şartlar ne olursa olsun, savaş kolay da olsa, zor da olsa, binekli de olsanız, yaya da olsanız; zayıf da olsanız, kuvvetli de olsanız; zengin de olsanız, fakir de olsanız; ihtiyar da olsanız, genç de olsanız savaşa çağrıldığınız zaman mutlaka bir şekilde katılın. Elbette sizin de görebileceğiniz bir iş olur. Bedensel gücünüz yoksa malınız olabilir. Sözünüz ve vizyonunuz olabilir.
Bütün bu hazırlıklarla birlikte askeri zaferden sonra siyasi ve diplomasi alanında zaferi kazanmaya hazırlık gerekir. Daha açık bir ifadeyle cephede kazanılan zaferi masada da pekiştirmek gerekir. Böyle bir hazırlığı olmayanlar cephede kazandığını masada kaybedebilir. Bazen diplomatik güç askeri güçten çok daha etkili ve önemli rol oynayabilir. İşte şu ayeti kerime bizi bu konuda uyarıyor:
"Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde (dini ilimlerde) geniş bilgi (ve teknik) elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır ki, korunup sakınırlar." (Tevbe: 122)
Demek ki, bir milletin topyekûn savaşa çıkması doğru değildir. Savaş durumunda toplumun silah kullanabilen bir kısmı silah altına alınırken, bir kısmı da ilmi faaliyetleri devam ettirmelidir. Toplumun dini, içtimai, siyasi ve diplomatik alanlarda ihtiyaçlarını karşılayacak seviyede ilim ve hikmet adamları yetiştirilmelidir ki, toplumu aydınlatıp yönetebilsinler.
Nitekim Hz. Ömer (ra), bu tarzdan Hz. Ali ve Abdullah İbni Abbas gibi ashabın önemli şahsiyetlerini hep yanında tutmuş, fiili cihada göndermemiştir. Bazıları cihada çıkmak istemişler ise de O: "hayır, benim size ihtiyacım var, siz Medine'de benim yanımda kalın" demiştir. Çünkü Hz. Ömer'in bunların ilim, tecrübe ve siyasi birikimlerine gerçekten ihtiyacı vardı.
Savaş uzun süreli olabilir. Toplumun ayakta durabilmesi için din ve ilim adamlarının iman, fıkıh ve teknik bakımdan savaşan zümreyi beslemeleri ve desteklemeleri gerekir. Bir millet, ilim ve teknik alanında geri kalmışsa, askeri alanda kuvvetli olsa da çabuk çöker. Ama ilim ve teknikte ileri gitmiş milletler, askeri alanda zayıf olsalar bile noksanlıklarını çabuk telafi edebilirler.
Şüphesiz cephede savaşı kazanmak ne kadar zor ise, savaştan sonra durumu muhafaza etmek de bir o kadar zordur. Bu sebepledir ki, çoğu alimler, cephedeki cihadı bilim ve teknoloji ile destekleyen ve tamamlayan bilim cihadını daha önemli görmüşlerdir. Zira eğer bu ilim ve tecrübe yoksa kısa sürede nefsi hesaplar ve dünyevi ihtiraslar devreye girecek, iç kargaşalar başgösterecek ve çıkan bir fitne ile her şey hercümerç olacaktır.
Bunun önünün alınması ise, kıvrak bir zekâ, ilim ve hikmetle mücahitleri cihadın bir safhasından bir başka safhasına geçirebilmektir. O da Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellemin "büyük cihad" diye tavsif ettiği nefisle mücadele etmektir. Nitekim O, çok zorlu bir seferden dönerken ashabına şöyle ferman buyurmuştu:
"Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" Ashaptan bazıları: "ya Resulellah bundan daha büyük cihad da mı var? Diye sorunca: "Evet nefislerimizle mücadele edeceğiz" buyurdu." (Camiussağir: c, 2. S, 90)
Sonuç olarak; sefer ve zafer kelimeleri heceleri aynı olan iki mefhumdur. Bu iki kelime veya mefhum, birbirinin lazım ve melzumları gibidir. Biri olmayınca diğeri anlamsız kalır. Ama önce sefer sonra zafer... ne var ki, günümüzde insanların çoğu, birincisini değil, ikincisini hep arzuluyorlar. Oysa erdemli insanlar hep birincisine talip olmuşlar.
Doktor Ali Şeriatinin "Dua" diye yazdığı eserin kapağında yazdığı şöyle bir duası vardır: "Allahım! Bana öyle bir bilinç, öyle bir şecaat, öyle bir kabiliyet ve imkân ver ki, senin dininin zafere kavuşması için en nihai gücümü kullanayım, ama ben zaferi görmeden şehid olayım. Çünkü zaferin nimetini görünce değişebilir, hakkettiğim mükâfatımı zayi edebilirim."
Allah (cc), onun tam istediğini verdi. Nitekim İran İslam İnkılabından kısa bir süre önce şehid oldu. Rabbim bizleri de zaferin emektarı ve müjdecisi olan şehidlerden eylesin.
Mehmet Şenlik
Mehmet Şenlik