Evet! Üzerinden iki yıl geçti ama iki bin yıl da geçse 6-8 Ekimin ne hesabı biter ne de kelamı
Ne kabuk tutar bu yara ne de yaratılmış zaman yeter unutmaya. Ne deryalar söndürür bu öfkeyi ne de helaklar teskin eder bu yüreği.
Züntikamın eliyle ancak teskin olur bu yürek.
Mehmet Gülsever
Olaylar vardır unutulmazlar.
Fedakârlıklar vardır eşsizdirler.
Felaketler vardır tarihtirler.
Yaşanmışlıklar vardır ibret vericidirler.
Acılar vardır dinmezler.
Yaralar vardır hiç kabuk tutmazlar, içerdendirler.
İhanetler vardır hiç af edilmezler.
Kayıplar vardır kazançtırlar; hazinedirler.
Dersler vardır Kitap’ın tamamıdırlar.
Bitişler vardır başlangıçtırlar.
Düşmanlıklar vardır ebedidirler.
Düşmanlar vardır cehennemidirler.
Kahramanlar var çocukturlar.
Çocuklar var ordudurlar.
Ordular var yeniktirler.
Yürekler var evrendirler.
Ameller var hesapsızdırlar.
“Hesaplar” var bitimsizdirler.
Ölümler var biçimsizdirler.
Çocuklar var “Yasin”dirler.
Yasinler var “biz”dirler bizdendirler, bizimdirler.
Evet! Üzerinden iki yıl geçti ama iki bin yıl da geçse 6-8 Ekim’in ne hesabı biter ne de kelamı… Ne kabuk tutar bu yara ne de yaratılmış zaman yeter unutmaya. Ne deryalar söndürür bu öfkeyi ne de “helak”lar teskin eder bu yüreği.
Züntikam’ın eliyle ancak teskin olur bu yürek.
Ancak cehennem kapatır bu hesabı.
Ancak cehennem soğutur bu yüreği.
Evet dostlar cezası Mushaf’ta yazılmayan cinayetler yaşandı coğrafyamda.
Kadı kaç kalem kırmalı ki;
Kaç kırılmış kalem karşılar kederimi
Kitaplar eskittim,
Ansiklopediler devirdim,
Dinlemediğim hikâye kalmadı büyüklerden,
Acıya dair…
Bulamadım tarifini.
Yok Yasin’im yok! Ölümlerden ölüm beğenmiş nice kardeşin vardı Endülüs’ten Buhara’ya. Ama bir bedende bin ölümü denememişlerdi; bilememişlerdi Yezid’ler, Karun’lar.
Sakın zalimin hesabını analara bırakmayın! Olur ki analar merhamet eder af ederler. Bize sorsunlar bize…
Yeni bir tarih yazmalı; tarihi yeniden yazmalı Yasin! Adını sen koy bu Zalim’in. Biz bilemedik, bulamadık… Ne söylesem olmuyor. Hangi tarifi yapsam karşılamıyor zalimlerini. Ne “Yezid” yetiyor bu zulmü tarife ne de “Nemrut”. Sen bul Yasin sen bul zalimine bir isim. Olmadı Hasan’a sor, Hüseyin’e sor, Riyad’a sor, Cumali’ye sor, Turan Hoca’ya sor. Belki onlar zalimlerinize bir isim bulur Yasin.
Ölümünüzü tarif edemedim ki katilinize bir isim bulayım. Yakarak mı öldürdüler, yüksekten atarak mı, ateş ederek mi, delerek mi, keserek mi, linç ederek mi, yerden sürükleyerek mi, kalleşçe ve topluca mı, yamyam ve tamtam dansları eşliğinde mi, üzerinizden araçlarla geçerek mi, çatılardan üzerinize kızgın yağlar dökerek mi? Sizin “ölümünüz” hangisi Yasin? Hepsi Yasin hepsi! İşte o yüzden ne “ölümünüzün” tarifi var ne de bir isim koyabiliyorum katilinize.“Demir”den “taş”tan katran karası heykellerdi biliyorum ama bir isim bulamıyorum işte.
Siz söyleyin dostlar! Siz söyleyin! Ne olsun bu zalimlerin adı? Eminim bulduğunuz hiçbir isim içinizdekini tarife yetmiyor. Kesmiyor dostlar kesmiyor! İşte tam da kelimelerin kifayetsiz olduğu yerdeyiz. Dedik ya! Ancak cehennem yakınca katili, diner acımız bir nebze.
Biçimsiz ölümlerdir ezberledik
Yasin’den önce
Bitimsiz sûreler vardır bir defada bitmeyen
Fatihalar, Yasinler
Güvercinler konar
Dumansız uzayan bacalara
Şehirlerin mateminde
Taş kesilmiş çiçekler toplandı
Kara başlı gövdeler üstünde
Tuz kokmuş beldeler yeşerdi
Çürümüş ruhlar üstünde.
Yapraklar sarı dökülmüyor artık
Taşları gömen asfalt sokaklara
Körebe oynayan çocuklar sokağında
Mendiller gözümü kapatmıyor artık
Gözüm mendilleri ıslatmıyor artık
Bir baykuşun nefesinden türemiş tüneğe
Konmuş Zümrüdüanka kanatlanır
Bir “süzülüş” estirir dumanlı dumanlı;
Zamana sonsuzluk biçen…
Ölüme diriliş muştulayan…
Anlatın dostlar anlatın! Yasin ve arkadaşlarını memleket memleket, şehir şehir dolaşarak anlatın. İşitmeyen kulak kalmasın yeryüzünde ki; ürpermeyen, titremeyen yürekte kalmamış olsun. Kelamınızın başı da sonu da “Yasin” olsun. Her besmeleden sonraya onu koyun. Kunut duamız olsun seherlerde gözyaşlarımıza karışan. Yasin’i anlatalım ki “Yasin” yaşasın ve bir daha “Yasinler” yaşanmasın.
Dağı, bayırı, denizi, ovayı dolaşın! Ağlamayan hayvanat ve nebatat kalmasın. Gündüz “yerler”e anlatın gece “gökler”e… Ama sakın sırtlana çakala anlatmayın dostlar Yasin’leri. Utanırlar. Avlanmazlar bir daha. Aç kalırlar. Hayvanlıklarından utanırlar.
Analara anlatın Yasin’leri dostlar. Bize çokça Yasin’ler doğursunlar diye… Biz ölecek çocuklar istemiyoruz anne. Biz yaşayacak ve yaşatacak çocuklar istiyoruz. Yüreği, Kurban’da yetime kurban dağıtma titrekliğinde olan “on altılık” kurbanlıklar isteriz anne.
Olmuyor dostlar olmuyor! Aktaramıyorum duygumu; acımı, öfkemi, sevgimi… huzura saygısızlık olmasaydı yırtardım şu okuduğunuz müsveddeyi. Haber salın “sözün efendileri”ne. Sadi Şirazi’yi çağırın. Yunus’u, Mevlana’yı çağırın. Melayê Cezeri’yi, Feqiyê Teyran’ı çağırın. Toplansınlar yüreğimde geceden. Toplasınlar en yakıcı kelimeleri. Yazsınlar içimdeki “şiiri” en coşkun mısralarda. Ta ki dinsin sızısı sazlığımın.
Çizdirin en mahir ressamlara zihnimde dolaşan resimleri gökyüzüne, siyahın en koyusundan.
Yoksa bu tıkanmışlık kahreder beni dostlar.
Bu tutukluk bitirir beni.
Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Ekim 2016 (145. Sayı)
Fedakârlıklar vardır eşsizdirler.
Felaketler vardır tarihtirler.
Yaşanmışlıklar vardır ibret vericidirler.
Acılar vardır dinmezler.
Yaralar vardır hiç kabuk tutmazlar, içerdendirler.
İhanetler vardır hiç af edilmezler.
Kayıplar vardır kazançtırlar; hazinedirler.
Dersler vardır Kitap’ın tamamıdırlar.
Bitişler vardır başlangıçtırlar.
Düşmanlıklar vardır ebedidirler.
Düşmanlar vardır cehennemidirler.
Kahramanlar var çocukturlar.
Çocuklar var ordudurlar.
Ordular var yeniktirler.
Yürekler var evrendirler.
Ameller var hesapsızdırlar.
“Hesaplar” var bitimsizdirler.
Ölümler var biçimsizdirler.
Çocuklar var “Yasin”dirler.
Yasinler var “biz”dirler bizdendirler, bizimdirler.
Evet! Üzerinden iki yıl geçti ama iki bin yıl da geçse 6-8 Ekim’in ne hesabı biter ne de kelamı… Ne kabuk tutar bu yara ne de yaratılmış zaman yeter unutmaya. Ne deryalar söndürür bu öfkeyi ne de “helak”lar teskin eder bu yüreği.
Züntikam’ın eliyle ancak teskin olur bu yürek.
Ancak cehennem kapatır bu hesabı.
Ancak cehennem soğutur bu yüreği.
Evet dostlar cezası Mushaf’ta yazılmayan cinayetler yaşandı coğrafyamda.
Kadı kaç kalem kırmalı ki;
Kaç kırılmış kalem karşılar kederimi
Kitaplar eskittim,
Ansiklopediler devirdim,
Dinlemediğim hikâye kalmadı büyüklerden,
Acıya dair…
Bulamadım tarifini.
Yok Yasin’im yok! Ölümlerden ölüm beğenmiş nice kardeşin vardı Endülüs’ten Buhara’ya. Ama bir bedende bin ölümü denememişlerdi; bilememişlerdi Yezid’ler, Karun’lar.
Sakın zalimin hesabını analara bırakmayın! Olur ki analar merhamet eder af ederler. Bize sorsunlar bize…
Yeni bir tarih yazmalı; tarihi yeniden yazmalı Yasin! Adını sen koy bu Zalim’in. Biz bilemedik, bulamadık… Ne söylesem olmuyor. Hangi tarifi yapsam karşılamıyor zalimlerini. Ne “Yezid” yetiyor bu zulmü tarife ne de “Nemrut”. Sen bul Yasin sen bul zalimine bir isim. Olmadı Hasan’a sor, Hüseyin’e sor, Riyad’a sor, Cumali’ye sor, Turan Hoca’ya sor. Belki onlar zalimlerinize bir isim bulur Yasin.
Ölümünüzü tarif edemedim ki katilinize bir isim bulayım. Yakarak mı öldürdüler, yüksekten atarak mı, ateş ederek mi, delerek mi, keserek mi, linç ederek mi, yerden sürükleyerek mi, kalleşçe ve topluca mı, yamyam ve tamtam dansları eşliğinde mi, üzerinizden araçlarla geçerek mi, çatılardan üzerinize kızgın yağlar dökerek mi? Sizin “ölümünüz” hangisi Yasin? Hepsi Yasin hepsi! İşte o yüzden ne “ölümünüzün” tarifi var ne de bir isim koyabiliyorum katilinize.“Demir”den “taş”tan katran karası heykellerdi biliyorum ama bir isim bulamıyorum işte.
Siz söyleyin dostlar! Siz söyleyin! Ne olsun bu zalimlerin adı? Eminim bulduğunuz hiçbir isim içinizdekini tarife yetmiyor. Kesmiyor dostlar kesmiyor! İşte tam da kelimelerin kifayetsiz olduğu yerdeyiz. Dedik ya! Ancak cehennem yakınca katili, diner acımız bir nebze.
Biçimsiz ölümlerdir ezberledik
Yasin’den önce
Bitimsiz sûreler vardır bir defada bitmeyen
Fatihalar, Yasinler
Güvercinler konar
Dumansız uzayan bacalara
Şehirlerin mateminde
Taş kesilmiş çiçekler toplandı
Kara başlı gövdeler üstünde
Tuz kokmuş beldeler yeşerdi
Çürümüş ruhlar üstünde.
Yapraklar sarı dökülmüyor artık
Taşları gömen asfalt sokaklara
Körebe oynayan çocuklar sokağında
Mendiller gözümü kapatmıyor artık
Gözüm mendilleri ıslatmıyor artık
Bir baykuşun nefesinden türemiş tüneğe
Konmuş Zümrüdüanka kanatlanır
Bir “süzülüş” estirir dumanlı dumanlı;
Zamana sonsuzluk biçen…
Ölüme diriliş muştulayan…
Anlatın dostlar anlatın! Yasin ve arkadaşlarını memleket memleket, şehir şehir dolaşarak anlatın. İşitmeyen kulak kalmasın yeryüzünde ki; ürpermeyen, titremeyen yürekte kalmamış olsun. Kelamınızın başı da sonu da “Yasin” olsun. Her besmeleden sonraya onu koyun. Kunut duamız olsun seherlerde gözyaşlarımıza karışan. Yasin’i anlatalım ki “Yasin” yaşasın ve bir daha “Yasinler” yaşanmasın.
Dağı, bayırı, denizi, ovayı dolaşın! Ağlamayan hayvanat ve nebatat kalmasın. Gündüz “yerler”e anlatın gece “gökler”e… Ama sakın sırtlana çakala anlatmayın dostlar Yasin’leri. Utanırlar. Avlanmazlar bir daha. Aç kalırlar. Hayvanlıklarından utanırlar.
Analara anlatın Yasin’leri dostlar. Bize çokça Yasin’ler doğursunlar diye… Biz ölecek çocuklar istemiyoruz anne. Biz yaşayacak ve yaşatacak çocuklar istiyoruz. Yüreği, Kurban’da yetime kurban dağıtma titrekliğinde olan “on altılık” kurbanlıklar isteriz anne.
Olmuyor dostlar olmuyor! Aktaramıyorum duygumu; acımı, öfkemi, sevgimi… huzura saygısızlık olmasaydı yırtardım şu okuduğunuz müsveddeyi. Haber salın “sözün efendileri”ne. Sadi Şirazi’yi çağırın. Yunus’u, Mevlana’yı çağırın. Melayê Cezeri’yi, Feqiyê Teyran’ı çağırın. Toplansınlar yüreğimde geceden. Toplasınlar en yakıcı kelimeleri. Yazsınlar içimdeki “şiiri” en coşkun mısralarda. Ta ki dinsin sızısı sazlığımın.
Çizdirin en mahir ressamlara zihnimde dolaşan resimleri gökyüzüne, siyahın en koyusundan.
Yoksa bu tıkanmışlık kahreder beni dostlar.
Bu tutukluk bitirir beni.
Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Ekim 2016 (145. Sayı)
Mehmet Gülsever