Yaşamın en güzel demlerini çalıp bir kuytuya saklayan zihniyet ey; söylesene kim verdi sana bu izni? Kimler koydu eline mazbatanı? Hangi akla hizmet seninkisi? Olur da bir gün elim uzanırsa gırtlağına; sıkıveririm var gücümle art niyetliğini… Ancak öğrendiğim o ki; sana o hakkı verene inat dimdik durup karşında, hesap sormak gerek. Senden… Seni devşirip gül niyetine yollarımıza ekenlerden… Hesap sormak ve haykırmak olabildiğince:
“Gül niyetine ektiğiniz fidanlarda kaktüsler bitmekte…”
Bu hakikatin farkında oluşumuz bendimizde esen soğuk rüzgârları dindirmeye yeter mi bilinmez ama görünen o ki; dillerin suskunluğu, en büyük zulüm bu noktada! Zulmün doruklarında bedenlerin; gaflet perdesiyle örtülmüş yüzlerine şamarlar indir(e)meyişimiz, kim bilir kaç yaraya daha neşter vuracak! Aslında; yakınlaştıkça uzaklaşmaktayız hakikat güneşinden lakin farkına varamıyoruz… Omuzlarımıza yüklediğimiz yük (maddiyat) öyle bükmekte ki belimizi, doğrulamıyoruz bir türlü! Karşımızda olanca heybetiyle ışıldayan güneşten nasiplenemiyoruz bile! Oysa hakikat güneşine duçar olabilseydik; kâinata meydan okurduk elbet…
İşte bir mevsim daha göz kırpıyor gönül dünyamıza! Tüm heybetiyle… Ölü toprağından sıyrılmakta yeryüzü, çiçekler kıyama durmakta. Güneş alacalığında. Zulmün kol gezdiği ülkemde dolaşmakta yine aç kurtlar! Kış bitti mevsim bahar; yine de kaybolmadılar…
Bir diriliş destanıdır bahar! Haşrin muştusu… Tohumun toprakla buluştuğu yerde filizlenen her fidan; umudun, hasretin ve vuslatın bir nişanesi aslında! Ve en bariz örneği; sabırlı bekleyişin selametle sonuçlandığının… Dem bu demdir dostlar! Dem diriliş demidir…
Bir Halık-ı Zülcelâl diriltmekte işte yine ve yeniden! Ölü toprağa bereket, ıssız çöle rahmet yağdırmakta… Sonsuz kerem ve sonsuz kudret sahibi ya; sonsuz varlıkta ve sonsuz yoklukta bu hep böyle oldu… Böyle de olacak; amenna!
Kâinat döngüsü içerisinde her zerre; kendisine ayrılan yerde görevini ifa etmekte… Karınca buğday tanesiyle hemhâl! İnek otun yemyeşiliyle… Gül mağrur! Kokuların en güzelini yaymakta… Ya aklı başında insan… Sen neresindesin kâinatın? Hangi karesinde… Diyeceksin ki; ‘merkezinde’… Evet, halife olman itibarıyla bulunman gereken yer orası! Ya gerçekten merkezinde misin? Yoksa öyle mi sanıyorsun?
Sen çaresizlik girdabında boğulmaktayken ve aklında hep dünyaya dair beklentiler uçuşuyorken vardığın yer; ‘hüsran ovası’ olmadı mı? Gördün bunu; yaşadığın olumsuzluklar defalarca haykırdı, yanlış yerde olduğunu! Neden hâlâ sürmektesin mecalsiz atını dörtnala? İnadına kulak tıkamaktasın hayata... Bilesin ki buradan öteye geçit yok. Etrafını olanca heybetiyle saran dağlar geçit vermeyeceği gibi kaybolursun da. Sesinin yankısı bile kalmaz seninle. Gel dön geriye! Yolların bir bir açıldığı, engellerin engel oluşturamadığı huzur iklimlerine sal düşüncelerini. Baharı yaşat gönlüne; ömrünün sonbaharı olabilecek bu demde!
Zaman geçiyor… Bize ait olan her şeyi yanına alarak! Kader alıp giderken bizim olduğuna inandığımız her bir şeyi; öylece bakakalıyoruz sadece. Yapabildiğimiz başkaca bir şey var mı sahi? Kaderin bize bırakacağı tek şey; ahiret yolculuğunda sırtlanacağımız heybemiz! Şu halde gelin onu tıka basa doldurmaya niyet edelim! Bu bahar yer gergefiyle birlikte yüreklerimizde de Nakkaş’ın izleri yer edinsin…
“Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki? Onlardan öncekilerin akıbetleri nasıl oldu baksınlar. Ve onların çoğu, kuvvet ve eserler bakımından yeryüzünde kendilerinden daha üstündüler. Fakat kazanmış oldukları şeyler, onlara fayda vermedi.” ( Mü’min / 82)
Evet, bahar en can alıcı haliyle girdi dünyamıza! Kışın ürperti veren soğuğundan sıyrıldı toprak. Toprağın bağrında yeşeren cazibeler yumağı. Hani her nefes alışında ve çekerken kokusunu içine; büyüsüne kapıldığın o cazibe… Çoğu kez ‘ben bu duyguyu bir yerlerden tanıyorum’ dediğin şey işte…
Tomurcuk patlatan güller… Göğüs kafesini dolduran enfes kokular… Kulakları şenlendiren kuş cıvıltıları… Dahası engin hülyalara daldıran böcek sesleri! Çocukluğumuzun en belirgin kalıntıları da onlar olsa gerek. Gece yarısına doğru artan; kimsesizliğin kara perdesini yırtan çekirge sesleri… Kurbağa varaklamaları…
Oysa her şey çok başka şimdilerde! Mutluluk duyduğumuz o ufak güzellikler eskisi gibi haz vermiyor. Sıkıntılar, gerginlikler hayatımızın başköşesini yer edinmiş kendine. Ne de yaman şu zaman! Ağarıp duran güne inat kararıyor insanlık… Ne yapmalı sahi? Nerde; nasıl durmalı? Kardelenler yeşerirken yine; kalbin zümrüt tepelerinde yakuttan gül bitirmenin yöntemi ne ola ki?
Acı dolu günlerin âhıyla inlerken bedenlerimiz bir kere olsun kulak verdik mi gönlümüzün haykırışlarına? Duyabildik mi o derin yakarışları… Ah-u figan eder ve ettirirken dilimize nefsimiz; varamadığı her bir dünyalık uğruna, kalbimizin lâhuti nağmelerini hep bastırmadık mı? Hangisiydi ki güzel olanı isteyen… En güzele yönlendiren? Hep ardı sıra gittik nefsimizin ve sonu hüsran oldu…
Şimdi artık yırtmalı o perdeleri! Zifiri karanlıkları kovmalı gönülden, aydınlığı buyur etmeli can evinin başköşesine; iman meş’alesiyle… Tasavvur bile edemeyeceğimiz kadar kudret ve izzet sahibi yaratanın hizmetimize sunduğu milyarlarca çeşitteki her bir esere gönül gözüyle bakmalı… Bilmeli; hikmete binaen var olmayan hiçbir zerrenin olmadığını.
Evet, şimdi diriliş vakti! Her şeyde bir neş’e… Coşkun akan dereler… Suya kanan toprak… Mekke çöllerine rahmet indiren bulutlar bu bahar da tepemizde! El açıp imdat dilenmemizi beklemekteler… Can acıtan hâllerin; ardı arkasının kesilmediği bu demde ‘dua eden rahibin gözlerinin içine bakan’ Nur Yüzlü (sav) yok içimizde... Bu doğru. Ancak açan her gül Onun kokusunu sunmakta sinelere! Duyabilene… Ve unutulmamalıdır ki; her dönemde, müjdelediği ‘yeryüzünün vârisleri’ safiyet iksirleri hazırlamakta bulanmış zihinlere! Taliplisine…
Her şey ama her şey şehadet parmağını dikip sonsuzluğa; “yaratanı an” diye haykırıyor adeta! Ve ilkbahar bu çalkantının en güzide ânı… Belki zirvesi… Tabiatın insanı kucakladığı mevsim… Çiçeklerin ve bereketli toprağın birleşimi bir misk kokusu… Hayatın ve dirilmenin raksı! Kederin ve üzüntünün zerresine yer yok bu tabloda… Yüce Rabbimizin biz aciz kullarına lütfettiği tüm güzelliklerin bir nev’i doruk noktasına ulaştığı ân!
“Ve semadan suyu indiren O’dur. Böylece her şeyin nebatını onunla (su ile) çıkarttık. Ve de ondan yeşillikler çıkarttık. Ondan da üst üste taneler ve hurma ağacının tomurcuklarından, sarkan hurma salkımları ve birbirine benzeyen ve benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nardan oluşan bahçeler çıkartırız. Onun ürününe, meyve verdiği zaman ve olgunlaştığı zaman bak. Mü’min olan kavim için bunlarda elbette ayetler (deliller) vardır.” (En’am / 99)
‘Ne yapmalı?’ diye sorduk ya hani; toprağı kavrayan kök misali sarılmalı Hakkın ipine! Kardelen timsali… Sımsıkı… Öyle ki karda da boranda da ayrılmamalı! Olur da bir fırtına tutarsa bizi; ardında mutlaka bir hayır olduğunu düşünüp hikmeti gözlemeli! Bilmeli; yağışlı geçen her kışın ardından gözleri ve gönülleri ‘yeşil’in bin bir tonuyla buluşturan bir baharın geldiğini… Bu bilinçle Hakkın indinde; yalnızca Hakka kulluk eden bir bedence/mü’mince durmalı… O’nun adıyla başlayıp her bir meşgaleye yine O’nun adıyla noktalamalı hayata dair tüm cümleleri…
Ve güneş olanca heybetiyle nur saçarken arza ve semaya; onun balçıkla sıvanamayacağı hakikati doğrultusunda Kâinatın Güneşi(sav)’ne döndürerek her bir zerremizi, Onun ahlâkıyla yeniden yapılanmalıyız! Bozmalıyız nefsin tuzaklarını; peygamber sünnetiyle… Bir an beri kılmayarak rabbin ismini dilimizden, gönlümüzden… Ve vermeliyiz! Bir el verirken öteki el haberdar olmadan vermesini bilmeliyiz… Rızayı İlahi uğruna; kimsesizlere, yetimlere, düşkünlere el ayak olmalı kol kanat gerebilmeliyiz!
“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz adet dane (tohum) olmak üzere; yedi başak veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat arttırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.” (Bakara / 261)
Bu bahar ve her bahar, bu Nisan ve her Nisan, bu mevsim ve dahi her mevsim; bir başka iştiyak, bir başka nur, bir başka sürur ve bambaşka bir güzellik katmalı dünyamıza! Katmalı ki; dost ağyar herkes tatsın/görsün mü’minin şuurunu… Ve kabul etmese bile idrak etsin İslam’ın onurunu…
Nur Kılıç / İnzar Dergisi – Nisan 2014 (115. Sayı)
Nur Kılıç