Cumhuriyetin kuruluşundan sonra şehid edilen alim, şeyh ve müderrislerin katledilme gerekçesini, avam halka anlatabilmek için çeşitli hikayeler uydurulmuş. Bunların en meşhuru, çocukluğumuzda dedelerimiz, babalarımız tarafından bizlere şöyle anlatılırdı: Sözüm ona Atatürk oturduğu odanın tabanına bir Kur’an koyup, üzerine halıyı sermiş. Şeyhleri tek tek huzuruna çağırmış. Gelen şeyh, Kur’an’ı geçip odaya girdiyse, onu idam ettirmiş. Ta ki bir şeyh gelip; “Ben yanınıza varamam Paşam, aramızda bir deniz vardır.” diyene kadar şeyhlerin öldürülmeleri devam etmiş. İşte gerçek şeyh diye bu kişinin hayatı bağışlanmış.
Yukarıdaki olayın aslı şöyledir: Atatürk, laikliğe ses çıkarmayan, batılı yaşam koşullarını kabul eden, ilke ve inkılaplara tepki göstermeyen şeyh, müderris ve alimlere dokunmadığı gibi onlara önem vermiştir. Ama kendi ilkeleri ve dayattığı yaşam koşullarına aykırı hareket edenleri, İstiklal Mahkemeleri aracılığı ile idam ettirmiştir.
Öyle ki Konya gibi yerlerde toplu idamlara varacak uygulamalar olmuş. Hatta elifba veya Kur’an cüzleri yasak sayılmış. Bunları evinde bulunduranlar veya çocuklarına ders verenler, idam dahil çeşitli cezalar ile tecziye edilmişlerdir.
Yakın tarih bilinmezlikler içindedir. Birinin kahraman olarak gördüğü şahsiyetleri bir başkaları hain olarak görmektedir. Kim kahraman, kim hain? Belgeler saklı olduğu ve laikçi tarihçiler uydurmalarla halkı yanıltmak istediklerinden, bu muamma içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Hatta uydurulan tarih ile ilgili bazı tarihçiler hayretlerini gizleyememişlerdir.
Örneğin; ilkokul sıralarında iken, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da kırık dökük, pusulası olmayan bir vapur ile Samsun’a çıktığı, oradan Amasya, Erzurum, Sivas’a geçtiği, bir baştan bir başa memleketi kurtardığı anlatılırdı. Böyle Himenvari bir şahsiyet olarak anlattıkları Mustafa Kemal’i meğerse Padişah Vahdettin Anadolu’ya göndermiş.
Resmi tarihe göre; Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra Padişah Vahdettin, İngilizlere tamamen teslim olmuş. İşleri onların vicdanına bırakmış. Karadeniz civarındaki Türk çetelerin Rumlara saldırmaları sonucu, İngilizler Padişahı ikaz etmiş ve bu ikazları sonucu Mustafa Kemal’i buraya 9. Ordu Müfettişi olarak atamak durumunda kalmış. Bunun için Bandırma Vapuru tahsis edilmiş ve 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkmış. Görevlerini vatanın kurtarılması için kullanan Mustafa Kemal, yavaş yavaş kontrolden çıkmış ve Anadolu’da bir kurtuluş mücadelesi başlatmış.
Resmi tarih bunları söylüyor. Oysa gayri resmi bilgiler bambaşka şeyler söyler: Aslında Padişah, İstanbul’dan işgalcilere karşı bir şey yapamayacağını, varılan anlaşmalarla elinin kolunun bağlandığını anlamış ve Anadolu mücadelesinin organize edilmesi gerektiği kanaatine varmıştı. Bu nedenle Mustafa Kemal’i 9. Ordu Müfettişliği gibi geniş yetkiler vererek, O’nu bizzat kendisi Bandırma vapuru ile Samsun’a göndermiş ve aslında vatanın kurtarılması için milli mücadeleyi başlatmıştır.
Gitmeden önce 15 veya 16 Mayıs 1919’da Padişah ile görüşen Mustafa Kemal, bu görüşmeyi detaylı bir şekilde yazmış: “Yıldız Sarayı’nda Vahdettin ile adeta diz dize denecek kadar yıkın oturduk. Sağına dirseğini dayamış olduğu bir masa üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları. Vahdettin unutamayacağım şu sözleri söyledi: Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne koydu ve ilave etti) tarihe geçmiştir.” (O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnetle dinliyordum). ‘Bunları unutun’ dedi. ‘Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir; Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin.’
Padişahın “Muvaffak ol” duaları ile oradan ayrılan Mustafa Kemal’e, Osmanlının en iyi vapurlarından biri tahsis edildi. Yanına askeri erkân verilip, gemi mürettebatı da görevlendirildi. Ayrıca rakamı üzerinde hala anlaşılamayan ödenek de tahsis edildi. Tüm hazırlıkları Osmanlı tarafından yapılan vapur, 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a vardı.
Mustafa Kemal, Padişahın kendisini İstanbul’dan uzaklaştırmak istediğini belirtir. Ama uzaklaştırılmak istenene bu kadar yetki verilmez ki. Eğer sürgün söz konusu olsa terfi ettirilmezdi. Geniş yetki ve sorumluluk alanı verilmezdi. Samsun yöresindeki asayişsizliğin Diyarbakır, Elazığ gibi yerlerle ne ilgisi vardı ki, kendisinin görev alanları içinde buralar da mevcuttu.
Bunun gibi yüzlerce konu veya binlerce kafa karıştırıcı soru var. Tarih saklandığı zaman veya yeterince şeffaf olmayınca, ortalıkta efsaneler dolaşır. Örneğin bizlere Mustafa Kemal’in ailesini hiç tanıtmadılar. Mesela dedesinin veya ninesinin ismi pek bilinmez. Kimdi, hangi aileden geliyordu. Belki de yeni bir hanedana yer açmamak için böyle yapıldı ama insan soyunu sopunu sormadan da edemiyor. Mesela bir amcası var mıydı? Varsa kimdi? Bu aileye ne deniyordu? Türklerin hangi boyundandılar? Böyle tonlarca soru işte.
Yukarıdaki paragraftan şu sonuç çıkarılmasın. İnsanın soyu önemli olmasına rağmen, bu durum herhangi birini yadırgayacak bir konu teşkil etmez. Çünkü hiçbirimiz soyunu sopunu seçmedik. Bizim derdimiz tarihe mal olmuş kişiliklerin soylarının merak konusu olduğu hususunu ifade etmektir.
Ya da bu Kemal ismini gerçekten matematik öğretmeni Mustafa Efendi mi vermişti? Çünkü sınıfta Mustafa isimli iki öğrenci olsa, bunların karıştırılması olasılığı vardır. Ama öğretmen Mustafa ile öğrenci Mustafa’nın karıştırılması pek olası değildir. Eğer sonradan Kemal ismi verildiyse o zaman neden Selanik nüfus kayıtlarına göre ismi Mustafa Kemal’dir? Bir yangın sonucu yanan Nüfus idaresinin tekraren tutulan kayıtları, yeni isimlerle yapıldı deniliyor. Yani bu kadar kolay mı isim değiştirmek? Hepimizin lakapları var. Ama bunlar resmi kayıtlara girmiyor.
Ortada şöyle bir gerçek var. Atatürk 1881’de doğup 10 Kasım 1938’de öldü. Kısa sayılabilecek 57 yıllık ömrüne bir imparatorluğu lağvedip, yerine batılı bir yön tutan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştu. Örneğin Arapça harflerini kaldırıp yerine batılı latin harfleri getirdi. Şapka Kanunu çıkarttı. Tesettür yerine batının örtüsüzlüğünü taşıdı. Müslümanları halifesiz bıraktı. Şer’i kanunları bir bir kaldırıp, yerlerine batılı ülkelerden kanunlar devşirdi. Eğitim sistemini laikleştirdi. Ve daha birçok uygulamayı hayata geçirdi.
Kısacası yeri ve zamanı geldiğinde, Batı âlemine yaklaşmak için her türlü icraatı gerçekleştirdi. Anadolu halkının hayal kırıklığı pahasına olsa da bütün bunları yaptı. Her türlü imkândan faydalandı. Halk Osmanlının ihyasını beklerken, o bu devleti çöp sepetine atmaktan beter etti.
Cemal Kutay’ın deyimiyle; “Makyavelli mezardan çıksa Mustafa Kemal’i alnından öperdi.”
Mehmet Emin Özmen
Mehmet Emin Özmen